0

Güneş gurup ederken, akşamın hazin karanlığı yavaş yavaş kendini göstermeye başlıyordu köyde. Garip Çavuş hâlâ bahçe kapısının önünde bekliyor ve sürüden gelecek koyunlarını tek tek sayarak ağıldan içeri almayı hesap ediyordu. Akşamüzeri gelen koyunların hepsini içeri aldıktan sonra, dört tanesinin eksik olduğunu tespit etti.

Tekrar kapı önüne çıkarak, kimse var mı yok mu diye etrafı kolaçan etti. Kendinden biraz uzakta olan, siluetini gördüğü kişiyi beklemeye koyuldu. Bunun çoban olabileceği ihtimalini değerlendirerek, kapı önündeki büyük çingi taşın üstüne oturup beklemeye durdu. Gümüş işlemeli tütün tabakasını çıkardı, bol miktarda tütünü incecik sigara kâğıdına itinalı bir şekilde yayarak sigarasını sardı ve sonrasında da muhtar çakmağı ile sigarasını yaktı. Sigarasından efkârlı ve derin bir nefes çekti. İçine çektiği duman ta ciğerine kadar gitti, döndü ve sonra da onu akşam yeline savurdu.

Evin cümle kapısında karısı Fatma belirdi.

“Garip, ne oldu da eve girmedin hâlâ?” dedi.

Garip Çavuş da koyunlarının durumunu özetledi eşine, devamında çobanı beklediğini ifade etti. Karısı durumu öğrenince o da telaşlanmaya başladı. Köyde aşağı yukarı herkesin tek geçim kaynağı, sahip oldukları koyunları ve kuzularıydı. Başka bir gelirleri, kazançları ise mevcut değildi. Her ev, ellerinde bulunan bu imkânların hesabını çok iyi tutar, ona göre yaşamlarını idame ederlerdi.

Ancak Garip Çavuş’un bunlara ilaveten birçok tarlası tapanı, bağı bostanı, kendine yeter sayıda hayvanları, yemyeşil cennet misali bir mekân olan Sıçanlı Mevkii’ndeki kavak ağaçları, bir de güzel bahçesi vardı. Köyün resmiyette -gayriresmî- olmasa da bütün gönüllerin ağasıydı âdeta. Bu sebeple her Kömarmut köyü sakini, ona olan saygı ve sevgisinde asla ve asla kusur etmezdi. Tabii ki bu hisler her zaman karşılıklı olarak yaşanır, köyün bütün büyükleri arasında yerleşmiş olan bu güzel âdetler nesiller boyunca hayata yansıtılmıştı.

Garip Çavuş, çobanın bir an önce yanına kadar gelmesini büyük bir sabırsızlıkla bekledi ama yerinde duramadı. Çobanın köyün yukarı mahallesinden aşağıya doğru geldiğine emin olunca, kendisi de çobana doğru yürümeye başladı. Çobanla buluşunca durumu anlattı. Çoban da bunun farkında olduğunu, gelir gelmez bu durumu kendisine açıklamayı düşündüğünü söyledi. Bu hadiseye üzüldüğünü ancak çok geç fark ettiğini söyledi. Durumu anladığında da iş işten geçmiş ve onca aramaya rağmen koyunları bulamamıştı.

Tam bahçe kapısından evine doğru yönelmişti ki Hüseyin dede ile Behçet dayıyı gördü. Onların yanına gelmesini bekledi. Behçet dayı, Garip Çavuş’u böyle üzgün görünce “Ne oldu Garip dayı, düşünceli görünüyorsun?” dedi. Garip Çavuş da olanı biteni bütünüyle anlatmaya başladı. O sohbetle birlikte her üçü de ev istikametine doğru yöneldiler.

Garip Çavuş; gayet inançlı, misafirperver, hoşgörülü ve hoşsohbet, tertemiz kıyafet giyen, dirayetli ve ağzı dualı bilge bir adamdı. Köye her kim gelse, misafir olarak doğrudan onun evine gider, yer, içer, yatar, sabah olunca da herkes yoluna devam ederdi. Öylesine gözü gönlü tok bir adamdı, sofrasından konuk eksik olmazdı. Evinin odaları dolar boşalır, boşalır tekrar ve tekrar yine dolardı, öyle bereketli ve güzel bir haneydi Garip Çavuş’un konutu.

Köşeye geçerek her zamanki yerine oturdu, genellikle her vakit aynı yere kurulur, orasını âdeta kendisiyle özdeşleştirirdi. Behçet dayıya dönerek, “Ula Behçet, bu konuda senin görüşün nedir?” diye sordu. Behçet dayı da, “Vallahi Garip dayı, bu işi yine en iyi sen bilirsin.” diyerek, Hüseyin dedeye döndü, senin fikrin ne der gibi. O da herhangi bir şey demedi, sadece Garip Çavuş’a baktı ve kafasını önüne eğerek onun konuşmasını bekledi her ikisi de.

Sekinin kenarındaki yeşil tahta sandığın içinden Kur’an-ı Kerim’i çıkardı. Kenar boşluklarına bazı notlar alındığı, sayfaya konulan işaretlerden belli oluyordu. Koyunlarına kurtların saldırma ihtimali üzerinde duran ve bundan emin olan Garip Çavuş, yeleğinin cebinde taşıdığı çakısını çıkardı. Belli bir uzunlukta da bir ip aldı eline. Koyunlara musallat olan kurtlara, eline aldığı o ip parçasına bazı ayetler okuyarak düğüm atıyor, çakısını da açıp açıp kapatıyordu. Aynı işlemi defalarca yaptı durdu. Sonrasında da kendinden emin bir biçimde tekrar yerine oturdu.

Bu dua merasimini çoğu kimseler bilmezdi köylerde. Az çok bilgi sahibi insanların, bazı şeylerin farkında olan kişilerin eliyle ve diliyle yapılırdı ki, o zamanlarda her evde kitap da olmaz, olsa dahi çok az bulunurdu. Kutsal kitap dahi belli hanelerde olur, o da duvardaki çiviye asılı bir şekilde öylece dururdu. Okuyan, okuduğunu anlayan insan sayısı sınırlıydı. O yüzden, Garip Çavuş misali insanlar herkesin gözdesiydi. En çok da hoş sohbeti ve evine gelen kim olursa olsun misafir olarak kabul etmesiydi. Yüreği geniş mi geniş diğerkâm bir adamdı.

Nihayetinde bu dua ritüelini bitirince konuklarına dönerek, “Ne içersiniz ağalar, çay mı kahve mi?” diye sordu.

Zaten kuzinesinin üzerinde sıcak su hiç eksik olmazdı. Hemen çaydanlığa su ilave ederek, çayın dem alması için tekrar yerine bıraktı. Çay yavaş yavaş demini alırken, samimi bir sohbet havası da odayı âdeta güzelleştiriyordu. Eski günlerden, yaşantılardan, dedelerden, babalardan, mazide kalan güzel hatıralardan bahisler birbirini takip ediyordu. Dili tatlı olduğu gibi sohbeti de çok hoş idi Garip Çavuş’un. O konuşurken herkes onu izler, onun ağzına bakardı.

İdare lambasının kısık alevinde aydınlanan odanın içi güzel bir sohbet ile ışıldıyordu. Bu sohbet havası böyle devam ederken, İsken emmi, Veysel dayı ve eşi Sultan bibi, Hasan emmi ve eşi Nayma teyze de içeriye girdiler. Kadınlar, odanın tenhada kalan yerine bağdaş kurarak kendi aralarında derin bir muhabbete koyuldular.

Garip Çavuş ayağa kalkarak nar gibi kızaran sobanın yanına gitti, çaydanlıktan bardaklara sıcak su doldurarak çalkaladı ve sonrasında da demlenmiş olan tavşankanı çayı tek tek ince belli bardaklara doldurdu. Herkese teker teker çaylarını ikram etti. Fatma nine de diğer kadınlara çaylarını servis yaptı.

Gecenin geç saatlerine kadar sohbet ve muhabbet havası çay tadında demlendi durdu. Gecenin sonuna doğru herkes elindeki idare lambasını yakarak, zifiri karanlıkta evlerinin yoluna revan oldular. Haftanın çoğu günü yaşanan bu muhabbet meclisleri eksik olmaz, artarak devam ederdi. İnsanlar, yemeyi içmeyi asla dert etmezlerdi. Herkes elindeki imkânlar ölçüsünde yaşamayı karakterleri haline getirmişlerdi. Herkes zengin değildi, keza köyün fakiri de çoktu. Ama gönlü zengin insan sayısı da az değildi ona nispetle. İşte masmavi günler böyle güzel şekilde akar geçerdi.

Yeni bir günün başladığını ve yeni bir sabahın geldiğini öten horozların sesi haber veriyordu. Horoz sesleri eşliğinde günün ışımasını beklemek, bir gelenek gibiydi köylerde. Garip Çavuş da eşiyle birlikte sabah erkenden kalkmış ve sabah namazını eda etmiş, Kur’an’ı Kerim’ini okumuştu. İçindeki ümidi de geceden beri taptaze bir halde ve sımsıcaktı. Dört koyununun da geleceğinden hiç şüphesi yoktu. İçi huzur doluydu.

Nihayetinde sabah çorbasını içer içmez dışarıya, bahçe kapısının önüne çıktı. Sabah vakti, ibadet dâhil diğer vazifelerini de yapmasının şevkiyle, içindeki huşu hissi zirve yapmıştı. Her zaman olduğu gibi kapı önündeki çingi taşın üzerine oturdu ve bir sigara yaktı. Sigarasını bitirmeye yakın, karşıdan gelen koyunları gördü. Neşe içinde ayağa kalkarak, gelen koyunlara doğru yürümeye başladı. Hakikaten de gelen koyunlar, kendi koyunlarıydı, biraz uzakta da olsa üzerindeki renklerinden hemencecik tanıdı. İki elini havaya açtı ve bir şükür ifadesi olarak ellerini yüzüne sürdü.

Faik Kumru

Leave a Comment

İlgili İçerikler