SAATİ Saati soruyorsanız Saat: 8:45’dir Zaman da aslında büyük bir boşluk gibidir Biz bir vakitler mavi gökyüzüne şöyle bir bakıyor, bu bir rüya mı...
BİR ROMAN ÜLKESİ
YAŞAR KEMAL’İN ÇUKUROVA’SI
Çukurova, Yaşar Kemal’in romanlarının ilk evresinin ana temasını oluşturmuştur, denilebilir. Ağa baskısı karşısında dağa çıkan eşkıya İnce Memed’in kişiliğinde yazar, bir destan kahramanını anlatırken aynı zamanda toplumsal yapıdaki aksaklıkların da eleştirisini yapar. Roman, ağalara karşı Çukurova’nın yoksul halkına arka çıkan İnce Memed’in halkı için savaşımını konu alır. Roman kahramanının Toroslarda beş köyün bütün topraklarına sahip bir ağaya karşı direnişi ve çekişmeleri uzun bir serüveni kapsar.1 Sonunda İnce Memed toprakları gerçek sahipleri olan köylülere dağıtır. Ağayı öldürür, dağa çekilip kayıplara karışır ve bir efsane kişi haline gelir. Yazarın kendi deyimiyle “mecbur adamın” öyküsüdür İnce Memed.2 Yayımlandığı dönemde büyük yankı yaratmış olan İnce Memed’de yazarın geleneksel masal, efsane tema ve motiflerinden yararlanarak çağdaş düzeyde romantik bir öykü kurduğu gözlenir.3
Yaşar Kemal’in Çukurova’yı anlattığı İnce Memed isimli eserinde, bu bölge, ikliminden tutun da halkın yaşayışına kadar kesitler içeren detaylarla doludur. Tasvirler bu coğrafyayı oldukça güzel tanımlar. İnce Memed isimli eserin bir paragrafında Yaşar Kemal Çukurova’dan şu sözlerle bahseder:
Baharda zayıf, açık yeşildir. Hafif bir yel esse, toprağa değecekmiş gibi yatar. Yaz ortalarında, dikende, önce mavi damarlar peyda olur. Sonra yavaş yavaş dikenin dalları, gövdesi mavileşir. Açıkça bir mavidir bu… Sonra mavi gittikçe koyulaşır. Bu en güzel bir mavidir. Bir tarla, uçsuz bucaksız bir ova tüm maviye keser. Gün batarken eğer bir yel eserse mavi dalgalanır, hışırdar, aynen deniz gibi. Gün batarken sular nasıl kızarır, çakırdikeni tarlası da öyle kızarır. Güze doğru dikenler kurur. Mavilik beyaza döner. Çatırtılar gelir çakırdikeninden. Düğme büyüklüğünde sütbeyaz sümüklü böcekler vardır hani. Bunlardan yüzlercesi, binlercesi dikenlerin gövdelerine sıvanır. Diken gövdeleri boncuk boncuk sütbeyaz olur. Değirmenoluk köyü çakır dikenlik… Tarla yok, bağ, bahçe yok. Safi çakır dikenlik. (…)4
Akdeniz bölgesinde yer alan Çukurova düz bir ovadır. Çukurova; Adana, Mersin, Osmaniye ve Hatay illerini içine almaktadır. Akdeniz ikliminin hüküm sürdüğü ovanın toprakları bereketlidir. Ovada Akdeniz ikliminde yetişen bütün ürünler yetiştirilebilir. Pamuk bu bereketli toprakların geçim kaynağıdır. Ancak oldukça nemli bir bölgedir. Denizden gelen nemli hava, barajlardaki buharlaşmayı artırır. Sulanan ovanın da ısınmasıyla havada oluşan buharlaşma üst seviyelere çıkar böylece bölge üzerindeki nem dayanılmaz derecelere gelir. Yazın çoğu zaman havadaki nem oranı yüzde doksanın üzerine çıkar. Sıcak bir yerdir Çukurova. Neme bürünmüş sıcak hava Çukurova’da yaşamı zorlaştırır, halkı canından bezdirir. Yaşar Kemal bu bereketli coğrafya ile ilgili olarak şunları söylemektedir:
Çukurova sıcaktı. Sıtmalanmayan kimse yoktu. Sivrisinekler bulut gibi geliyor, insanları, hayvanları bile kan içinde bırakıyorlardı. Biz kamıştan, ottan kulübelerimizde hayvanlarımızla birlikte, koyun koyuna yaşıyorduk. Ceyhan ırmağı çoğu zaman kahverengi akıyordu. Suyu küplerde birkaç saat durulttuktan sonra içiyorduk. Yoksa çamur gibi oluyordu su. Yoksulluk diz boyuydu. Yediğimiz, her gün buğday, bir de süt, yoğurt oluyordu. Eti yıldan yıla, o da kurban bayramlarında buluyorduk. Ve bu durumda o Anadolu dedikleri, şu Toros dağlarının arkasındaydı orası, bizim düşlerimizin cenneti olmuştu.5
İşte bu düş cennetinden beslendi Yaşar Kemal. Yaşadığı coğrafya pek çok romanının ana vatanını oluştururdu. Hayranı olduğu ağıtları köy köy gezerek derler. Romanlarının ana vatanı için yazar şöyle demektedir:
Çukurova benim yalnız kendi doğduğum büyüdüğüm yer değil, bir çeşit romanımın vatanıdır. Örneğin İstanbul’da Ankara’da, dünyanın herhangi bir yerinde rastladığım bir olayı, bir insani davranışı, bir roman kişisini roman yazarken Çukurova’ya, Çukurova’nın koşullarına, iklimine taşıyorum. Romanlarımda faydalandığım birçok kişiler, davranışlar, psikolojik durumlar, yaratışlar yalnız Çukurova’da öğrendiklerim değildir. Ben Çukurova’yı yeniden romanlarımda yaratıyorum. Yine tekrar edeyim, benim doğduğum büyüdüğüm yer değil; benim romanımın vatanıdır. Orada bir roman ülkesi kurmama karşın günü gününe Çukurova’nın her şeyiyle, ekonomik, psikolojik, sosyolojik, coğrafya Çukurova tarihi ve coğrafyasıdır. Çukurova’da köy köy dolaşarak, hem de yaya, folklor derlemeleri yaptım. Hem de beş yıl. Ağıtlar, tekerlemeler, türkülü hikâyeler, bilmeceler derledim. İlk kitabım 1943 yılında yayınladığım, Çukurova’dan derlenmiş ‘Ağıtlar’ adlı kitaptır. Köylülük durumu benim için, doğa karşısında bin yıllardan bu yana davranışını belirlemiş insanlıktır. Köklü psikolojik, sosyolojik durumlardır.6
Bir roman dünyası yaratmak ve o dünyayı gerçeğinden ayırıp, bir mikrokozmoz olarak kendi evreni haline getirip bu yolla bütün insanlığı anlatmak çok zor bir iştir. Bunu başarmış bazı yazarlar tanıyoruz elbette: Mesela William Faulkner, Yoknapatawpha diye bir ülke yarattı; o ülkedeki insanları, pamuk işçilerini, iklimi, tozu, güneşi anlattı. Onun romanlarında pamuk işçilerinin terini, tozlu yolları, sarı sıcağı, nemi hissedersiniz.
Faulkner güneyli bir yazar, Yaşar Kemal de öyle. Bu yüzden ikisi arasında edebi bir akrabalık var. Faulkner’da da psikoloji çok önemli, Yaşar Kemal’de de. Yaşar Kemal de aynen Yoknapatawpha gibi Çukurova’yı anlatırken yeniden yaratır. Artık o hem bildiğimiz Çukurova’dır hem değil. Çukurova bin türlü anlatılabilir; çünkü bin türlü gerçeklik katmanı var. Turistik gerçeklik, onun altında gazetecilik gerçekliği, onun altında siyasi-ekonomik-sosyolojik gerçeklik ama en derin gerçek, roman gerçekliği.7
Bir roman ülkesi Yaşar Kemal’in ellerinden yitip gitmektedir. Ova zamanla değişmeye başlar. Tarım makineleşmiştir. Her şey çok hızlı değişiyordur. Zengin daha zengin fakir daha fakirleşiyordur. İnsan içinde yaşadığı mekâna yabancılaşmaya başlar. Sadece mekân da değildir değişen. Makineleşmeyle birlikte insan her anlamda yabancılaşmaya başlar. Kendine, değerlerine, kültürüne, tabiata, toprağa, hayvanlara yabancılaşır. Bir tüketim hastalığına tutulur. Teknolojiyle gelen değişim bu süreci kaçınılmaz kılsa da Çukurova için geri dönüşü olmayan yola girilmiştir. Yaşar Kemal bu değişim ve dönüşümleri bizzat gözlemlediğinden eserlerine yansıtmıştır, aynı zamanda bu kıyımı farklı platformlarda sık sık gündeme getirir. Sanatçının yaşadığı çevreden bağımsız hareket edemeyeceğini düşünen yazar “…ben çalışan işçinin yoksulluğunu kendi ülkemde yaşarken doğanın öldürüldüğünü her gün görüp dururken, insan değerlerinin çürüdüğüne tanıklık ederken, insanlığımız gibi yeni mit dünyaları, düş dünyaları kurmaya çalışırken, yaşadığım günlere, koşullara bu kadar bağımlıyken nasıl başka dünyayla ilişiğim olabilir?” sözleriyle bu konudaki sosyal sorumluluğunu yerine getirdiğini vurgular.”8
Tarımda makineleşmeye bizzat tanık olan Yaşar Kemal Çukurova’yı ele geçiren traktörlerle ilgili şunları söyler:
1950’lerde benim romanımın ülkesi Çukurova büyük bir traktör istilasına uğradı. Ben daha önce birkaç yaz da traktör şoförlüğü yapmıştım. Makineyle toprak beni büyülemişti. En az söz kadar. O yıllarda ne şiir yazdım ne hikâye düşündüm. Ne de köy köy dolaşarak hikâye anlatmak geldi aklıma. Yeni, başka, büyülü bir dünyanın içindeydim. Yazın çok sıcak olur benim ülkem. İkindi vakitleri Akdeniz’in üstünde, tam toprağa değerek, ak bulutlar, ağır ağır yükselir. Bu ak bulutlar gittikçe büyürler, şişerler, içlerinden aydınlıklar fışkırır. O bulutlarla birlikte Akdeniz’den bir rüzgâr çıkar, buna garbi yeli deriz biz. Bu olay, her gün saat on altı sıralarında gerçekleşir. İşte biz bu saatte traktörlere biner ve toprağı sürmeye başlardık. Traktörlerin arkasında toprağı derin kazan pulluklar bulunurdu. Derken gün batar, karanlık kavuşur, yıldızlar çıkar, traktör ışıkları ovada yürürdü. Yürüyen yüzlerce ışık, karanlığın içinde ve düz ovanın üstünde. Toprak sürülürken bir koku alırdı geceyi. Taze toprak kokusu kokuların belki de en güzeliydi. Sabah kuşluk vaktine kadar toprağı sürerdik. Bu, saat on sularıydı. Sonra yemek yer, ikindiye kadar uyurduk ağaçların altında, başka gölgeliklerde. Gene Akdeniz üstünden bulutlar kalkınca, gene serin yel esince… Bu arada, sıcakta çalışmak olağan dışıydı. O kadar sıcak olurdu ki, insan traktörlerin demirine dokunamazdı.9
Tarımda makineleşme Çukurova’yı sadece sosyal, ekonomik ve kültürel olarak değiştirmiyordu. Coğrafyanın kendisini yeniden şekillendiriyor var olan yıkılıyor, yerine de bir benzerini koyamıyordu. Değişim öylesine hızlıydı ki insan buna ayak uyduramıyor kendi yarattığı teknolojinin oluşturduğu tahribattan üzerine düşen payı alıyordu. Dağlar, taşlar, dereler, ovalar her şey başkalaşıyordu.
Yaşar Kemal bu değişimi şöyle anlatır:
“Marshall Planı’nı izleyen yıllarda üretim araçlarındaki değişme birdenbire oldu. Büyük fabrikalar kurulmaya başladı. Çukurova 1950’lerden önce baştan aşağıya kamışlıktı. 1850’lerde Akdeniz’e kadar kırk kilometre ormanlıktı. Bir tek ağaç yok şimdi. Bizim Kadirli tarafları meşelikti. Anavarza’da insan gövdesi kalınlığında meşeler vardı. Üçüncü ciltte (İnce Memed’in devamında) anlatacağım bunları. Traktörler bir girdi, iki sene içinde Çukurova’da ne ağaç kaldı ne bataklık.”10
Yaşar Kemal’e göre teknik ilerleme mutlaka insana mutluluk getirmez. Çukurova özelinde bu ilerleme tam tersine, çoğu zaman dürüstlüğün kaybolması, ailenin çözülmesi ve doğanın yok olması anlamına geliyor. Çözülme, yazara göre, eski bir dünyanın doğmasına neden oluyor.11
19. Yüzyılda gelişen Sanayi Devrimine atıfta bulunarak şunları söylüyordu:
“Bu yüzyılın olağanüstü olaylarından birini yaşadım. Çukurova’nın geçirdiği büyük değişimleri yaşamak, daha sonra da bunları gözlemlemek ve yazmak fırsatını buldum. Kendimi seve seve, beraberinde getirdiği tüm sorunlarıyla eski ile yeninin bir arada var olduğu bir geçiş döneminin tanığı olarak nitelendirebilirim.”12
Çukurova gelişmekte yenilenmekte ve büyümektedir ama bütün bunlar olurken de Çukurova’ya ait masallar, mitler, efsaneler birer birer yitmektedir. İnsandaki değişim doğayı, doğadaki değişim de insanı etkilemektedir. Doğa ölmekte ve sessiz çığlığını kimse duymamaktadır. Çukurova artık Yaşar Kemal’in çocukluğundaki Çukurova değildir. Le Monde gazetesinde yayımlanan bir konuşmada, kartallarla cerenlerin ölümüne tanık olduğunu söyleyen yazar, bu duygusunu şöyle dile getirir:
“1949’da ovayı yerle bir eden yüzlerce traktör getirdiler. Ne bataklık ne de tarihi harabeler kaldı. Ovanın doğal örtüsünden hiçbir şey kalmadı. Eskiden ovada sayısız kelebek, böcek, kartal ve turna sürüleri insanlarla iç içe yaşıyordu. 1957’de, bizim oradaki kayaları kara bir bulut gibi örten kartallardan bir tane bile kalmamıştı. Baş gösteren bir veba salgınından sonra önemli sayıda at da öldü. Kartallar at ölülerini yediklerinden onlar da zehirlenip yok oldular. Bugün ovanın doğal çevresi o kadar değişti ki, pirinç tarlalarında haşarat ilaçlarının baş edemediği yeni bir sinek cinsi türedi.13
Benim için en büyük tehlike insanlığın tarih boyunca yarattığı değerlerin gelişmeyip yok olması, yerine de yeni değerlerin getirilemeyişi. Elbette, evrendeki her şey gibi insanın yarattığı değerler de gelişecek, değişecektir. Ama yok olması… Yerine hiçbir şey gelemeden… İşte en büyük tehlike… İnsanın en büyük değeri yaratıcılığıdır. Bütün değerlerin erozyona uğraması, onun yaratıcılığının da tükenmesi demek değil midir?
Ben bundan çok korkuyorum doğrusu. Siz ne diyorsunuz? Ben ülkemde, yani romanımın ve kendimin toprağında birçok değerin bittiğini, hem de birkaç yıl içinde gördüm. Böyle giderse, doğrusu korkuyorum.”14
Doğaya, yaşadığı coğrafyaya sıkı sıkı bağlı bir yazar olan Yaşar Kemal, romanlarındaki düşler ülkesinin yine de kaybolmasını kabul edemez. Yaşar Kemal, çocukluğunun hayal dünyasını süsleyen düşler ülkesinden etkilenerek yazmıştır onca yapıtını. Her ne kadar mekân olarak İstanbul’a ait eserleri de varsa ömrünün sonuna dek Çukurova’sını yazmaktan vazgeçmez. Çukurova’nın bir Yaşar Kemal oluşturduğunun farkındadır çünkü.
Serpil Tuncer
KAYNAKÇA
1-Gürsel Nedim 2008 Bir Geçiş Dönemi Romancısı Yaşar Kemal Doğan Kitap s: 11
2-Gürsel Nedim,2008, Bir Geçiş Dönemi Romancısı Yaşar Kemal Doğan Kitap s: 37-38
3-Ay Feridun, 2011.Yaşar Kemal’de Göç Olgusu ( Bir Ada Hikâyesi I Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana, Bir Ada Hikâyesi II Karıncanın Su İçtiği, Bir Ada Hikâyesi III, Tanyeri Horozları) İstanbul Kültür Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Yayınlanmış Yüksek Lisans Tezi
4-Yaşar Kemal, 2006, İnce Memed I, Yapı Kredi Yay. VIII. Baskı, İstanbul, s. 12–13
5-Kemal, Yaşar 2011. Yaşar Kemal Kendini Anlatıyor Alain Bosquet ile Görüşmeler. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları s:115
6- Livaneli, Zülfü., 2016. Gözüyle Kartal Avlayan Yazar Yaşar Kemal. İstanbul: Doğan Kitap s:20 –Ağacın Çürüğü KYK,2011,4 Baskı “Edebiyat ve Teknoloji Üstüne- Kasım 1977 s:207
7-Livaneli, Zülfü., 2016. Gözüyle Kartal Avlayan Yazar Yaşar Kemal. İstanbul: Doğan Kitap s:52
8-Kanlıkama Emrah, 2017. Yaşar Kemal’de Sivil İtaatsizlik Türk Felsefesinin İmkânı Bağlamında Bir İnceleme, Yayımlanmış Yüksek Lisans Tezi, Çorum: Hitit Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Felsefe ve Din Bilimleri Anabilim Dalı s:168
9-Kemal, Yaşar 2011. Yaşar Kemal Kendini Anlatıyor Alain Bosquet ile Görüşmeler. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları s:180
10-Gürsel Nedim,2008, Bir Geçiş Dönemi Romancısı Yaşar Kemal, Doğan kitap s: 130
11-Gürsel Nedim, 2008,Bir Geçiş Dönemi Romancısı Yaşar Kemal, Doğan kitap s: 38
12-Gürsel Nedim, Bir Geçiş Dönemi Romancısı Yaşar Kemal, Doğan kitap 2008 s: 37, Çağdaş Eleştiri, no:1, Mart 1982 s:9-11
13-Gürsel Nedim, Bir Geçiş Dönemi Romancısı Yaşar Kemal, Doğan kitap 2008 s: 59
14-Kemal, Yaşar 2011. Yaşar Kemal Kendini Anlatıyor Alain Bosquet ile Görüşmeler. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları s:182