UZUN BİR ZAMAN ATLAMASINDAN SONRA Yirmi beş yıl önce yazdığım bir şiir düştü aklıma Yosun yeşili gözlerinde ışıltılar eksilmesin demiştim Senin için, öyle ya...
ORHAN DEĞİRMENCİ
Postacının elime tutuşturduğu zarfa daldım gittim. Kapı aralıktı, öyle kalakalmıştım. Bir süre sonra kendime gelip kapıyı kapattım, içeri geçtim.
Zarfın içini az çok tahmin ediyordum. Pencere kenarındaki berjerime oturdum, zarfı sehpaya bıraktım. Burası benim terapi köşem. Daha doğrusu yaşam alanım. Ben burada yaşıyorum. Burada kendimle hesaplaşıyorum. Susuyorum, susarak ne çok konuşuyorum kendimle. Gözlerim ufukta bir süre daldım kaldım. Ne kadar diye sorma sevgili okur. Onu bilmiyorum. Camdan yansımamı da görüyordum manzara ile iç içe geçmiş. İki Orhan karşı karşıyaydı. Bir türlü dengede duramayan, hep biri diğerini yukarı kaldıran tahterevalli misali. İçimde sanki bir “Anti Orhan” var, biliyorum. Bir yerlerde okumuştum; “anti madde” diye bir kavram varmış, benimki de o misal eminim. Ben yukarı o aşağıya, o yukarı ben aşağıya. Kırk yıldır bu salınım devam ediyor. Metronoma benzetiyorum, bir farkla: O sağa sola deviniyor ritmik, bense yukarıya aşağıya.
Gözüm ‘Anti Orhan’dan, manzaraya kayıyor, bir süre daha geçiyor böylece, sonrasında uzanıyorum mektuba. Sarı bir zarf, kalınca. İçinde birkaç sayfa olmalı. Kapağın ucuna işaret parmağımı sokuşturuyorum. Biraz aralandı, yok yok yırtılmadan olmayacak bu iş. Şöyle bir iki daha sallıyorum zarfı. Eğilip bükülmüyor. Sert, beni eğip büken hayat ona söz geçiremiyor, bak sen…
Gözler manzarada, çocukluğum geliyor aklıma. Evdekiler kafamı bozmuştu bir gün. Ben de resti çekip bahçeye taşınmıştım. Yenmiştim onları. Ev halkı kahkahalarla gülüyordu bu tavrıma, eğlendiriyordum onları besbelli ama yapacağımı yapmış, bir sıfır öne geçmiştim hayatta, kendimce. Eli yükselttim bir başka gün: Atıma atlayıp gün boyu terk ettim evi. Eh hayat, işte iki sıfır öndeydim. Su kabını kırdıktan sonraki kaçışım da muhteşemdi. Etti mi üç… Peş peşe geliyordu çocukluğumdaki galibiyetler.
Çocukluk iyiydi de ya o ilk gençlikteki karşı darbeler? Çocuklukta hayata karşı aldığım galibiyetler, ‘solundan atıp sağından geçmeler’ bitmişti. İşte o zaman tanıştım içimdeki Orhan’la. Hatırlamak istemiyorum o zamanları. Manzara güzel! Keyfini çıkarmalı. Ama bir türlü gitmiyor aklımdan. İlk kız arkadaşımla buluşmaya gittiğimiz gün mesela, yaramaz ufaklıkların duvarın üzerinden kafama kum boca etmeleri ister istemez aklımda, aha da tam buramda. Kovamıyorum onları. Öyle ya kötü hatıralardan kurtulamazmış insanlar. Hatta kötü anıları silen bir makine olsa, “asrın buluşu” olurmuş bu.
Tipsiz sayılmazdım, öyle aman aman da yakışıklı değildim hani. Birkaç kız arkadaşımın olduğunu hatırlıyorum. Ne güzel, tahterevallinin yere basan tarafındayım. Keşke çocukluk aşkımın beni değil de en yakın arkadaşımı tercih edip bana sırtını dönmesini hatırlamasaydım. Şimdi diğer ucundayım, yukarılara çıktım, ta gökyüzüne. Haydi, sıçra yukarı, ayaklarından güç al fırla, fırla ki ben aşağıya inebileyim. Sahi, yukarıda olmak mı eğlenceli, aşağıda olmak mı? Ah, ‘Anti Orhan!’ dengede kalamadık bir türlü. Senle bi anlaşamadık gitti.
Bir ay. Evet, tam bir ay önce, sessizce… Kurtar beni “asrın icadı!”
Ne olurdu her şey yolunda gitseydi? Tek problemimiz ekonomi olsaydı. Oldu da… Dibin dibini görmüştüm en son altı ay önce ‘tövbe’ demiştim, ‘bir daha asla’ demiştim. Ama bu bataklıktan nasıl çıkacaktık, nasıl kurtulacaktık. Elde avuçta ne varsa gitmişti. Etrafa taktığım borcu saymıyorum bile. En son, son, offf, “Ne de güzel ikna ettin eşini, değil mi ama?” (Bu konuşan Orhan mı, yoksa Anti mi?)
“Hayatım, bu son, söz!”
“Ne son, son olan ne Orhan?”
“Bu krediyle tüm borçlarımızı kapatacağız.”
“Ee?”
“Temizleneceğiz…”
“Hadi ya?”
Evet hadi’ydi, ya’ydı, öyleydi, böyleydi. İkna ettim. Ben kazandım. “Gene bir sıfır öndeyim Anti Orhan.” Bankaya gittik birlikte, imzaladık, çektik krediyi. Ben biliyordum. Bu miktar bizim bütçeyi düzeltemezdi. Biliyordum. Yarısı elden aldığım borçlara gitti zaten, tabii bunlardan hatunun haberi yok. Diğer yarısı da…
Mektubu tekrar elime alıyorum. Her şey bir ay içinde oldubitti. Bir ayın ürünü mektup: Gönderen bilmem hangi mahkeme. Parmağımı tekrar zarfın ucuna sokuyorum, artık açalım. Ne olacaksa olsun. Yapışkanını zorluyorum biraz, yırtmamalı. Resmi mektup neme lazım, aman ha! Biraz daha zorluyorum. İyice şişti ama açılmıyor, yırtılacak, of… Olmuyor.
Olmadı zaten. Geriye kalan parayı da bastım beygirlere. Bu sefer olsundu. ‘Ay Parçası’nı tek geçtim. Bastım tüm geri kalanı. Gene olmadı, gene… İki gün sonrasında hatun durumu çaktı sevgili okur. Öyle bağırış çağırış olmadı. Kalktı, sessizce “gidiyorum,” dedi ve gitti. Biliyorum elimdeki mektup bu gidişin sonu. Nereden mi biliyorum? Bu süreci biz üçüncüye yaşıyoruz da oradan biliyorum. İlkinde ne güzel hafif atlatmıştık. İkincisinde direkten döndük yani tam adliye merdivenlerinden. Basamağa adımını atmadan önce yüzüme bakmıştı, “hadi,” demişti, “eve dönelim.” Vazgeçmişti, ne mutluluk! O sevinçle eve nasıl gittiğimizi hatırlamıyorum. Beni affetmişti. Bir şans daha vermişti. Bir şans daha…
Hırsla uzanıyorum zarfa gene. Ne olacaksa olsun. Tatlılıkla açılmayacak bu meret. “Yırtacağım, yırtıyorum! Yırtıyorum…”
Sol omzumdan sıcacık bir el hafifçe sarsıyor beni, birden gözlerimi açıyorum, şaşkınım.
Karım Nazife tebessümle:
“Yırt kocacığım, yırt, yırt, yırt!..”
Namık Budak