0

AYVALIK’TA BİR ÇİNGENE RUHUN GÜNCESİ

Bir haftadır Ayvalık Dalış köyünde sevgili kayınvalidemin aldığı yazlıkta keyifli, “yediğim önümde yemediğim ardımda” şanslı bir damat gibi tatil yapsam da içimdeki Çingene, o yerinde duramayan, rüzgârla konuşan, taşlara hikâye soran yanım, kıpır kıpır yeni yerler yeni mekânlar görmeye zorluyordu. Eşim de yirmi yılın sonunda olgunlaşan aynı ritme kavuşmuş Çingene ruhuyla “Hadi yarın bir Ayvalık’a gidelim.” önerimi ikiletmedi bile. Aslında “Hadi kendimizi yeniden bulalım,” demek istediğimin farkındaydı.

Fakir bir gezgin olarak yazlıktan Ayvalık minibüslerinin geçtiği anayola on beş dakika yürüyüşümüzü yaptık. Eylül ayıydı. Güneş, yazın son demlerini usulca taş sokaklara bırakıyordu, deniz ise sanki bir sır saklıyormuş gibi sessizdi. Eylül güneşinin etkisiz yansıması bedenimizde bir yorgunluk yerine dinginlik yaratıyordu. Ne yakıyor ne serinletiyor; sadece hatırlatıyor: zaman geçiyor, ama biz hâlâ merak ediyoruz. Kısa bir süre sonra bindiğimiz yerel halk minibüsünde şansımız yaver gitti de ayrı koltuklarda da olsa oturma olanağı bulduk.

Yarım saatlik yerel halkın Ege şivesiyle seslerinde zeytin kokusu, dillerinde deniz tuzuyla konuşmalarını dinleyerek ve ruhumuzu şenlendirerek Ayvalık’a vardık. Ayvalık’a varışımız, bir yolculuktan çok bir hatırlayıştı. Minibüsün camından dışarı bakarken, geçmişin taşlara sinmiş seslerini duyar gibi olduk. Her ev bir hikâye, her sokak bir zaman kırılmasıydı.

Otogardan taş döşemeli sağ kaldırımda şehre doğru yürürken deniz kenarında eski Rum evlerinin cumbalı mini butik otellere çevrilmesine ve ellerine sağlık mimarların dekorasyonları ile göze ve ruha hitap eden iç mekânlar yaratmalarına şahit olduk. Her bir otelin yanında ağırlıklı kahve olsa da içki içilebilecek şık barların olması da geleceğe dair umutlarımızı kabarttı. Sanki Ayvalık, geçmişin yasını tutmak yerine onunla dans etmeyi öğrenmiş. Ayvalık yaklaşık yirmi beş yıl önce geldiğimizde henüz ayağa kalkmaya çalışan bir sahil köyüydü; şimdi ise turistik bir belleğe dönüşmüş. Ama hâlâ bohem, hâlâ serin sokaklarından bir şeyler fısıldıyordu. Bugün gördüğümüz manzara turistik gelişimini yüzde seksene yakın tamamlamış yüz akımızdı.

Bir pencerenin önünde durmuş, sardunyaların arasından içeriye bakarken, zamanın durduğunu sandık. Belki içeride hâlâ bir çocuk oynuyordu; belki bir kadın, Yunanca bir şarkı mırıldanıyordu.

Her biri bir roman kapağı gibi: İçeri girsen, belki bir zamanlar burada yaşamış bir Rum ailenin çocukluk anılarına rastlarsın. Mimarlara “ellerine sağlık” demek yetmez; onlar geçmişi bugüne taşımış, taşları âdeta konuşturmuş.

Ana caddeden klasik alışveriş dükkânlarına sırtımızı dönüp bir ve hatta iki üç sokak içerlere girdiğimizde yüzümüze vuran bohem hava güneşin yakıcılığını kıran serin taş sokaklar cennetten mekânlar sunmaktaydı.

Minibüsten indiğimizde Ayvalık’ı bize bakarken yakalıyoruz. “Siz de mi geldiniz?” der gibi. Tanır bizi, çünkü Ayvalık tanır önceden geleni, ne de olsa her fırsatta kaçtığımız yerlerdendi bir zamanlar. Ayak sesimizden, bakışımızdan, suskunluğumuzdan. Ayvalık, bizimkine benzer Çingene ruhları sever. Yerinde duramayanları, taşlara soru soranları, çeşmelere dua gibi bakanları.

Sokaklarında yürürken, Ayvalık konuşuyor. Bir evin önünden geçerken “Burada bir kadın yaşardı,” ve bir barın yanından geçerken “Burada bir adam ağladı,” der gibi. Ayvalık, sırlarını saklamaz ama herkesle paylaşmaz. Sadece dinlemeyi bilenlere anlatır.

Ayvalık, sabahları geç uyanır. Gözlerini denizle yıkar, saçlarını zeytin dallarıyla tarar. Cumbalı evleri onun omuzlarıdır; her biri bir yük, bir hatıra taşır. Rumca fısıltılar hâlâ duvarlarında yankılanır. Ayvalık, geçmişini inkâr etmez—onu giyer, taşır, bazen rakıyla yıkar, bazen kahveyle hatırlar.

Sokaklar bohem, serin ve davetkârdı. Her adımda bir başka hikâye fısıldanıyordu. Bazı sokaklarda Yunanca konuşan aileler vardı. Görüntülü konuşmalarında belki büyükannelerine, belki dedelerine evlerini gösteriyorlardı. Gözlerinde geçmişin izini gördük. Evleri incelemeleri, arada sırada görüntülü konuşmalarından öngörü olarak eski ailelerinin yaşadığı evleri bulup hâlâ yaşayan hatırlayan büyüklerine canlı canlı gösterdiklerini hayal ettik. Biz de çat pat İngilizcemizle birkaç kelime ettik ama asıl konuşan gözlerimizdi. Hayatın gerçek olduğuna şaşırdık; çünkü hayal ettiğimiz şeyin içindeydik.

Bir kiliseden dönme cami, bir zeytinyağı fabrikasından dönme müze (Koç Müzesi ve Medeniyetler Müzesi), gördük, uğradık, müzeden içeri girmedik. Bugün müze günümüzde değildik. Hepsini tekrar tekrar gezmeye zamanımız var, dedik. Sadece konularını ve içeriklerini öğrenmekle yetindik. Ayvalık bize acele etmeyin, dedi.

Ayvalık, dönüşümün mekânıydı. Her şey başka bir şeye evrilmişti ama özünü kaybetmeden. Son olarak Ayvalık’ın kalbi Ayazma Çeşmesi’ne gittik. Ayazma’nın taş duvarları arasında, kutsanmış suyun sesi yankılanıyordu. Bir zamanlar zeytinyağı fabrikasıymış; şimdi kutsanmış suyun hikâyesini anlatıyor. “Ayazma”nın Yunanca “Hagiasma”dan geldiğini öğrendik. Tedavi edici kutsanmış su demekmiş…

Kutsanmış su değil sadece; hatırlanmış su. Ayvalık, suyla konuşur. “Ben dönüşümüm,” der. “Ben kiliseden camiye, fabrikadan müzeye, acıdan umuda evrilenim.” der. Ayvalık, bir zamanlar terk edilmişti. Şimdi ise terk edenleri bile affetmiş gibi. Çeşmeye eğildim. Suya baktım. Yüzümde bir gülümseme belirdi. Bu hikâye burada başlıyordu. Ama belki çok daha önce başlamıştı. Ortodoks inancının armağanı ama tüm insanlığa açık; kiliseler içinde ya da bitişiğinde bulunurlarmış. Moda Koço Balık’taki ayazma geldi aklıma. Sular da birbirini hatırlıyor mu acaba?

Dar bir sokak girişinde durduk. Gözlerimiz bir pencereye takıldı. Ayvalık, bize bir hikâye fısıldıyordu. “Burada bir çocuk vardı. Adı belki Nikos’tu, belki Mehmet. Ama gülüşü hâlâ burada.” Sessizce ve hüzünlü bir suratla gülümsedik. Ayvalık da bize gülümsedi. Çünkü Ayvalık, gözümüzde ve gönlümüzde, sadece bir mekân değil yaşayan bir karakterdi. Ve bu hikâyeyi, sadece taş sokaklarıyla değil, hafızasıyla, dönüşümleriyle, çelişkileriyle yaşayan bir varlık olarak sahneye çıkarmadan yazmaya gönlümüz razı olmuyordu.

Ayvalık’ın iç sesi, taşların arasından sızıyor, rüzgârla fısıldıyor, bazen bir çeşmenin gözyaşında yankılanıyor. İşte Ayvalık’ın kendi ağzından, kendi ruhundan dökülen bize fısıldadığı bir iç ses:

“Ben Ayvalık’ım.” Ben bir kıyı değilim. Bir zamanım. Rumca ninnilerle uyutulmuş, Türkçe ağıtlarla uyanmış bir belleğim. Cumbalarımda geçmiş oturur, sokaklarımda gelecek yürür. Her taşım bir hatıra, her gölgem bir sır. Ben terk edildim. Ama unutulmadım. Gidenler beni rüyalarında gördü, kalanlar beni şarkılarında söyledi. Ben bir ayrılığın tanığıyım, ama aynı zamanda bir kavuşmanın da. Zeytin dallarım hâlâ uzanır göğe. Denizim, sabahları hâlâ ilk ışığı karşılar. Minibüslerim hâlâ halkın sesini taşır ve ben hâlâ yeni gelenleri tanırım: Ayak seslerinden, bakışlarından, suskunluklarından. Ben dönüşümüm. Bir kiliseden camiye, bir fabrikadan müzeye, bir çeşmeden kutsanmış suya evrilenim. Ayazma benim kalbimdir. Tedavi edici değil sadece hatırlatıcı. Su gibi akarım ama taş gibi hatırlarım. Ben Ayvalık’ım. Beni gezemezsin. Beni dinlemen gerekir. Çünkü ben konuşurum. Rüzgârla, taşla, gölgeyle. Ve bazen, bir Çingene ruhuyla gelen bir yolcunun kalbinde yankılanırım.”

Unutmadan bu kadar gezintiye bir öğle yemeği sığdırmazsak olmazdı. O güzelim çarşısında ev yemekleri, bilhassa da Ege lezzetleri ağırlıklı esnaf lokantasında istifno, kurumotu, enginar dolması, şakşuka ve Boşnak böreğinden oluşan bir öğle yemeği yedik. Üzerine önce bir normal siyah çay hemen ardından Mercanköşkü bitkisinden macaron çayı içtik.

Ümit Ahmet Duman

 

 

 

 

 

 

 

 

İlgili İçerikler