ÖRTÜ Nehrin öte yamacında Eşsiz çiçekler boyun büker… Ayaklarımı dağlayan buz denizler Yolunmuş bir dal Mıhlanarak kalakalmış izlenceler Kendilerine yol kurmuş taşlık geçitler…...
TOZLU ODA[1]
Elfi’nin küçük odası loştu. Oda, kapı ve duvarlar, eşyalar, elbise askılarında asılı giysiler ve abajur hepsi yanan titrek mum ışığında sarıya ya da kahve ve kırmızı karışımlı bir renge vuruyorlardı. Mum ışığı sabitti, zira odaya rüzgâr girmiyordu.
“Edna, bu ses de ne?”
Edna, pencereden dışarı bakıyordu. Sokak, rafinerinin demir duvarları etrafında kıvrılıyordu. Sağ yanında, petrol şirketinin çalışanlarının lojmanları ve yeşil bahçeleri vardı. Sokak ıssızdı, sadece bir bekçi, idari binanın tuğladan kubbesi altında dikiliyor, arada bir ellerini ovuşturuyor, ağırlığını bir bacağından diğerine veriyordu.
“Edna, sesim öyle güçsüz ki beni duymuyorsun.”
“Yağmur yağıyor.”
Edna döndü ve yatağında uzanmış, sadece kafası battaniyenin altından odanın gri tavanına bakan yaşlı Elfi’ye baktı.
“Edna şehirde tek bir hahamın kaldığını sanmıyorum. Sence sinagogda bir haham kalmış olabilir mi? …Eğer ki ben…”
Edna kalktı. Uzun elbisesinin eteğini eliyle düzeltti ve cam kenarındaki bisaro sandalyesine oturdu.
“Edna, bunu yaptığında genç bir kız gibi oluyorsun.”
“Neyi?”
“Eteğini ellerinle düzelttiğinde.”
“Elfi, sen hep sıkı bir çapkındın. Dükkânda hep gözüm üstünde olurdu. Kadınlara bir dergiyi, kitabı gösteriyorken, gözlerinin başka yerlere kaydığını görürdüm. Elfi, hiç değişmemişsin. Hiç…”
“Ben kötü bir koca olmadım, değil mi? Başarılı bir kitapçı değildim, değil mi? Kasada sen varken, bakışlarının üstümde olduğundan kadın müşterilerle pek ilgilenmez, onları sana havale ederdim. Ama sen, hep beni sevdin Edna, değil mi?”
“Sırf sen istiyorsun diye saçlarımı siyaha boyadım ve bir kez bile sana hangi kadından etkilenerek bunu istediğini sormadım. Senin söylemeni bekledim ama sen de hiçbir şey demedin.”
“Sormalıydın Edna. Artık hatırlamıyorum üstelik ne fark eder, artık saçların da beyazladı.”
“Piyasada saç boyası bulunamıyor. Bugün seyyar satıcılar bile yoktu. Taksiler de. Ortada kimsecikler yoktu.”
Edna ayağa kalktı, tekrar cama doğru yürüdü. Yağmur buğulanmış camlara vuruyordu. Edna bir avuç büyüklüğünde camın buğusunu sildi. Lacivert pelerinli bir adam, sokağın ortasında eğilmiş, bisikletinin arka lastiğini şişiriyordu. Binanın bekçisi bir şeyler homurdandı. Adam pompayı göstererek kollarını iki yana açtı ve omuz silkti. Sonra pencerenin altındaki dükkânın kapısına baktı. Biri onu çağırıyordu.
Edna: “Yanılmıyorsam İdris dükkânını açmış!” dedi.
Adam bisikleti yerde sürükleyerek pencerenin altına kadar getirdi. Bekçi de duvara dayadığı bisikleti kucaklayarak yolun karşısına, Elfi kitapçısının oraya götürdü.
Edna: “İdris gelmez diyordum ama gelmiş!” dedi.
“Onu görüyor musun?”
“Hayır ama bisikletinin lastiği patlayan polis onun dükkânının kapısına gitti. Bir tek o böyle bir yağmurda ona yardım edebilir.”
“Bize geri dönmeyeceğini söylemişti. Belki de savaşta sığınacak bir yeri var diye düşünmemizi istiyordu ama palavraymış. Palavra olduğunu biliyordum. Hep böyleydi. 1953 senesinde onu işe aldığım zaman on beşinde bir delikanlıydı. Ona “Yahudi’yim.” demiştim. “Yahudi! Olsun yoldaş ne fark eder?” demişti. Sonra da gömleğinin beyaz yakasını düzeltirken, göz kırpmıştı. O zaman anladım, nasıl biri olduğunu. Ama bir hafta sonra onu yakaladım. Bodrumda namaz kılıyordu.”
Edna pelerinli adamın kamburunu çıkartarak bisikletine oturup pedal çevirdiğini gördü. Yağmur daha hızlı yağıyor, kırmızı tuğlalı binalar, bahçeyi çevreleyen şimşirler arasında kırmızı yeşil lekeler oluşturuyordu. Aniden o da sarsıldı. Edna geri geri giderek Elfi’nin yatağına yanaştı, Elfi, onun sağ bileğini kavradı: “Korkma. Çok uzaktaydı.” dedi. Elfi’nin eli soğuktu.
Edna, ağzı açık titriyor ve pencereden dışarıya bakıyordu.
“Edna otur! Gel yanıma otur.”
Edna yanına oturdu ama hâlâ pencereye bakıyor, uzakta dünyayı karartan dumanı inceliyordu.
“Edna titriyorsun sen. Aşağı in. İdris’ in yanına git.”
“Yok… Hayır.”
Edna, beş kere nefesini hızlı ve durmaksızın alıp verdi sonra tekrar eğildi ve camı kaplayan o siyah dumana baktı.
“İyi misiniz Bayan Edna, Bay Elfi?”
Bu kapı arkasından duyulan ses, İdris’in sesiydi.
Edna, İdris’in kapıyı açmasını bekliyordu ama o sadece parmağıyla kapıya vurmakla yetindi.
“Bayan Edna?”
Elfi, Edna’nın bileğini hafifçe sıkarak: “İçeri girmesini söyle yoksa o sabaha kadar kapıda bekler.” dedi.
“İdris, içeri gir!”
İdris kapıyı açtı ve eşikte belirdi. Bisiklet pompasını elinde tutuyor, şaşkınlıkla yaşlı çifte bakıyordu.
“Katyuşa[2] olmalı. Sanırım direkt amonyak tanklarını vurdular. İrkildim. Polisin lastiğini şişiriyordum. Lastiği patlattım sandım.”
Elfi: “İdris iyi ki geldin…” dedi ama İdris onun cılız sesini duymadı.
“Efendim?” diyerek içeriye doğru iki adım attı:
“Bayım?”
“İyi ki bırakıp gitmemişsin İdris! Çünkü ben ölüyorum…”
İdris’in dudakları hafifçe kıpırdadı ama hiçbir şey söylemedi. Edna’ya baktı ve omuzlarını gerdi. Edna yorgundu. Solgundu ve üşümüş gibi içine yuvarlanmış, kamburu çıkmıştı. Sokakta ambulans ve itfaiye sirenleri birbirine karışıyordu. Edna ürkerek Elfi’nin uzun kemikli ucu sararmış parmaklarına baktı. Sonra bakışları Elfi’nin tavana bakan grimsi gözlerine kaydı.
“Elfi…Elfi…İdris!”
İdris, elindeki pompayı bıraktı ve çarçabuk yatağı döndü ve Elfi’nin önünde diz çöktü ve onun grimsi gözlerine baktı. Elfi’nin ağzı açıktı. İdris, başını ona doğru eğdi. Sağ kulağını Elfi’nin kalbine dayadı.
Elfi ona: “İdris, Yahudilerin mezarlığı nerede?” diye sordu. İdris hâlâ kulağını Elfi’nin kalbinin sesini duymak için onun göğsüne dayamış ama bir şey duymuyordu.
İdris onu duydu: “Çok uzak sayılmaz bayım.” dedi.
Elfi: “Ben hiç oraya gitmedim. Üstelik bir Musevi nasıl gömülür, onu da bilmiyorum. Sen
biliyor musun Edna?”
O da sarsıldı, Edna yataktan aşağı kaydı ve eğer ki bileği Elfi’nin elinde olmasaydı, kaçacaktı. İdris, gözlerini kapattı ve kımıldamadan durdu. Katyuşalar arka arkaya patlıyordu. Ambulans sireni mermi seslerini bastırıyordu.
İdris saydı: “…beş, altı, yedi…”
Mermiler patlıyordu.
İdris: “El insaf ya! Ne oluyor? Bu kadar yeter baba!” dedi.
Sessizlik oldu. Ambulans sirenleri bile duyulmuyordu. Camlar karardı. Yağmur şiddetini artırmış, cama vuruyor ama görünmüyordu.
Elfi seslendi: “Edna kapı mı çalınıyor?”
“Yok, hayır. Yağmur cama vuruyor.”
“Şükürler olsun. En azından yağmur yağıyor. Güneşi benden çalsa de… Ben ki bütün New York Times sayılarını okumuşum. Edna, saçlarını siyaha boya dediysem de bil ki bir sebebi vardı. Sen karşı çıkmamıştın. Çünkü beni seviyordun, değil mi Edna? Ben de o sarışın İngiliz kadına, kocası şirketin mühendisi olana:‘Life dergisi getirmiyoruz.’ dedim. ‘Financial Times da elime geçmiyor.’ dedim. Bir daha gelmesin diye yalan söyledim. Edna, ona karşı koyamıyordum. Ona karşı koyamıyordum Edna. Müşteriyi kovamazsın. Burada kaldıysam bir nedeni vardı. Kendi kendime: “Burada da Tanrı var.” dedim. Ne diye Tanrı için kilometrelerce uzağa gideyim ki? Üstelik keman çalıyordum ve kumruların sesini kemanda yakalayacağıma yemin etmiştim. Evet beceremedim doğru ama bir sebebi vardı Edna!”
Edna, İdris’e bakıyordu ve öyle dudaklarını ısırıyordu ki artık kırmızı rujun izi bile kalmamıştı.
Edna: “İdris sence sinagogda çağırılacak bir Haham kalmış mıdır?”
İdris: “Bir gider bakarım.” dedi.
Elfi: “Buradaki kumruların sesinde müjdeleyici bir şeyler vardı, bambaşkaydı. Arşeyle olamazdı. İşaret parmağı daha uygundu. Otuz kere telleri titretip, beş saniye sessizlik sonra iki kez daha. Duraksama… üç kez…”
Edna: “Hadi git İdris!” dedi.
İdris pencereye baktı. Simsiyahtı. Sonra kapıyı açtı ve çıktı. O da sarsıldı. Eşyalar etrafa dağıldı. Edna, bir çığlık attı ve sustu.
İdris kapıyı açtı. Tavanın köşesinde hasar vardı. Kireç tozu odayı kaplamıştı. Buna rağmen İdris Elfi’nin fısıldayarak konuştuğunu duyuyordu:
“Dergilerde o kadar çok Frank Sinatra resimleri vardı ki kendi kendime bu adam isterse kolaylıkla başkan seçilebilir diyordum. Şimon, haklısın, diyordu; onun hayranları Yahudi nüfusunu katlıyor, diyordu”.
Edna: “Git İdris artık oyalanma!” dedi.
İdris, karı kocayı görmüyordu. Toz, onları görmesini engelliyordu. Biraz oyalandı sonra çıktı. Edna: “Ağzını kapa Elfi! Oda toz içinde…” dedi.
Elfi “Kitapları, dergileri getirip dükkânın kapısına bırakıp giden o postacının adını hatırlamaya çalışıyorum. Ona hiç bahşiş bırakan Yahudi gördün mü? O da paketleri öylece bırakır giderdi. Bir keresinde paketleri yağmurun altına bırakmıştı. Veli’nin kitabı da o kutudaydı, o da ıslanmıştı. Bir gün yakasına yapıştım: “Ulan son geldiğinde ben neredeydim?” diye sordum. “Kilerde keman çalıyordun. Gak gak sesini duyuyordum. Yahu siz vahiy âlemini neden arıyorsunuz, içine girip New York Times okumak için mi?” O gün de ona Tevrat’tan bir şey söyleyeyim diye düşünmüştüm ama bugün de olduğu gibi aklıma bir şey gelmemişti… Pencere yıkıldı. Cam kırıkları odaya dağıldı. Edna diz çökmüş, alnını Elfi’nin eline dayamış, titreyerek dua okuyordu. Duman içeriyi kaplamıştı. Edna artık Elfi’nin fısıltılarını duyamıyordu.
“Burada, bu gizemli doğu ikliminde, o hoş kokulu ufukların vaadine kapılmıştım. Toprağının mercan ve balık koktuğu bir diyarda. Ve kemanın tellerine üç kere vurmalısın ta ki belki guguk kuşunun sesi duyulsun…”
****
İdris merdivenlerden indi. Kilerin kapısını açtı. Polis memuru hâlâ dükkânın önünde dikiliyor ve caddeyi kaplayan siyah dumana bakıyordu.
İdris: “Şimdi bir yere gitmem gerekiyor. Döner dönmez lastiğini şişireyim.”
Memur: “Pompayı bırak, ben halledeyim!”
İdris pompayı polis memuruna verirken: “Ben dönene kadar burada mısın?”
“Görev yerim burası…”
“Tekrar vururlarsa. Kilere sığınırsın…”
Memur şapkasını çıkardı ve ter içinde kalan alnını sildi. Avucunun içine baktı; kirlenmiş ve yağlıydı. Bir şey diyecekti ama sadece öksürdü. Uzun ve derin bir öksürüktü. Eğilmiş öksürüyordu.
İdris bisikletin iki kolundan tutmuş, onun öksürüğü bitsin diye bekliyordu. Memur, derin bir soluk aldı. Nefes nefese kalmıştı.
“Neredeyse boğuluyordum. Ne duman ne duman amma?”
İdris: “Tamam o zaman ben gidiyorum. Buzdolabında Pepsi var boğazını temizlersin… İyi gelir. Çabuk dönerim.” dedi. Bisikletin kollarını tutarak koşmaya başladı. Karanlıkta koştu, sonra bisiklete atladı ve önünü görmeden pedal çevirmeye başladı. Sokağı öyle iyi biliyordu ki görmesine lüzum yoktu. Ağzını ve gözlerini mendille kapatmıştı. Bisiklet üstüne eğilmiş, profesyonel bisikletçiler gibi pedal çeviriyordu. Birden ambulansın siren sesini duydu. Gözlerini açtı ve zorla da olsa nefes aldı. Amonyak kokusundan ve yağlı dumandan allak bullak olmuştu. Ambulansın siren sesi arkadan mı geliyor yoksa önden mi anlayamıyordu. Ambulans ona yaklaşıyorken acaba yolun ortasında mıydı yoksa yol kenarından mı devam ediyordu?
Bisikletin selesinden inip orta direğe oturdu. Böylece ayakları yere değecekti. Sağ ayağıyla asfalta temas ediyordu. Sonra bacağını kaldırımın kenar taşına değdirmek için uzattı. Ambulans yaklaşıyordu. Şoförün onu duyacağı şekilde yüksek sesle bağırmaya başladı; “Dikkat et! Bak ben buradayım! Bisiklet kullanıyorum!”
Ambulans karşıdan geliyordu. Onun yanından geçince yeli onu geri itti. Ağzını kapadı ve hızlanarak yoluna devam etti. Hâlâ her yer karanlıktı ve cadde görünmüyordu. Ambulans frene bastı. Lastikleri yağlı ve kaygan asfalt üzerinde kaydı, sarsıldı ve şiddetli bir ses duyuldu. Siren susmamış ama ambulans rafinerinin duvarına toslamış ve durmuştu. İskeleye giden yol ayrımında duman bulutunun içinden çıktı. Artık İdris gözlerini açabiliyordu. Caddeyi görüyor ama dönüp arkaya bakınca dumandan başka bir şey göremiyordu. Liman müdürlüğünün oradaki yan yola sapmadan önce yol ortasındaki katran bidonlarını kenara çekmek için durdu.
Tekrar bisiklete binip devam etti. Üç besicli[3] genç yol kenarında oturuyorlardı. Etrafı gözetliyor ve katyuşaların fırlattığı mermilerin düşmesini bekliyorlardı. Onlardan biri İdris’i görünce ayağa kalktı;
“Dayı nereye?”
“Sinagoga…sinagoga.”
İdris parmağıyla karşıyı göstererek hızla pedal çevirdi. Hollanda mimarili tuğlalı iki eski binanın yanından geçti. Bahçeleri çevreleyen yanmış şimşirlerin üstünden geçti ve sağa döndü.
Bisikleti kafaları mızrağı andıran demir parmaklıklara dayadı. Mandalı açmak için elini parmaklıklar arasından içeri soktu. Yapamadı, kilitliydi:
“Haham Efendi… Haham Efendi!”
Tekrar elini parmaklıklar arasından soktu ve menteşeyi kurcaladı. Menteşe geri itilemiyordu. Bir iki adım geri gitti. İngiliz sinagog binasının pencerelerinin önünde parmaklıklar vardı ve hepsi kapalıydı. Yerden çakıl taşları toplayarak pencerelere fırlattı. Çakıl taşlarını pencerelerin altındaki tuğlalı bölümlere isabet ettirdi ama bir ses duyulmadı. İdris eğilerek yerden daha büyük çakıl taşı aramaya koyuldu. Sonra pencereyi hedefledi, sağ elini ustaca geriye çekti ve sağ ayağını yerden kaldırarak bulduğu taşı fırlattı. Sinagogun girişteki ampulü patladı. İdris şaşkınlıkla ampulün havada sallanan kablosuna baktı ama bir şey olmadı. Kimse çıkmadı.
“Sinagogda kimse yok mu? Haham Efendi burada mısın?”
Eğildi, başka bir taş aradı. Ampulleri kırmayacak küçüklükte taş bulamadı. Su kanalı çamurla doluydu. Çamurlara gömülü kırık bir porselen fincanı alıp parmaklıklara yanaştı. Bu kez bedenini germeden kırık fincanı pencereye doğru fırlattı. Sinagogun ışıklı kapı çerçevesi kırıldı. İdris elini gözlerine siper etti.
Tıknaz, tepesi açılmış bir ihtiyar dağınık bir vaziyette kafasını uzatıp ona baktı ve odadan çıktı:
“Bir kapıyı kırmadığın kaldı!”
“Çok seslendim…”
“Biri yanıtlamıyorsa kimse yok demektir. Şimdi ne istiyorsun?”
“Sen Haham mısın?”
“Değilim!”
“Pekâlâ ben bir Haham arıyorum, beraberimde götüreceğim…”
“Haham burada yok.”
“Yok da ne demek?”
“Yok da ne demek derken ne demek istiyorsun? Yok demek; yok demektir!”
“Bay Elfi ölüyor. Bir Haham…”
Yaşlı adam gülmeye başladı. Gülerken âdeta titriyor, elleriyle durmadan kasıklarına vuruyordu. İdris şaşkınlıkla yaşlı adamın bu garip dansını izliyordu.
“Çok mu komik?”
Yaşlı adamın gülmekten gözleri yaşarmıştı. Durdu ve soluklandı. Kafasını birkaç kez salladı.
“Sahiden de komik. O malum arkadaşımızın nihayet dediğin şahsın kapısına dayandığına sevindim böylece saygı değer Elfi Efendi Yahudi olduğunu ve bir yerlerde bir sinagog bulunduğunu da hatırlamış oldu.”
Yaşlı adam bunları tane tane söylerken daha da öfkelenmiş, şahdamarı daha da şişmişti. Sonra kuşkuyla İdris’i süzdü. Yumruklarını öyle bir sıkıyordu ki aradaki parmaklıklar olmasa belki de onun suratına vuracaktı.
İdris: “Ben bir Haham istiyorum ki…”
Yaşlı adım öyle bir bağırdı ki İdris ürkerek bir adım geri attı.
“Yok dedim ya! Bak seninle Farsça konuşuyorum değil mi?”
İdris biraz da tedirgin duraksadı. Yaşlı adam dönüp gidecekken aniden ona döndü: “Bak eşkıya mısın nesin, savaş olmasa verdiğin bu zararları son kuruşuna kadar sana ödetirdim…” dedi.
“Peki şimdi ben ne yapacağım?”
“İblis’e git!”
İdris: “O nerede?” diye sordu.
Yaşlı adam duraksadı ve İdris’e baktı:
“Kim nerede?”
“O dediğin…”
“Ben ne dedim ki?”
“Bilmiyorum… şey dedin…tabii ne dediğini de anlamadım ama sanki dedin ki…”
Yaşlı adam bir şey söylemek için ağzını açtı ama vazgeçti. Döndü ve kapıya yöneldi. Kırılan ampule baktı. Başını salladı. İçeri girdi ve sinagogun kapısını sıkıca örttü. Metal menteşe kendi kanalında dönerken çıkardığı ses İdris’in kulağında çınladı ve daha da canını sıktı.
Biri bağırdı: “Yere uzan!”
Savaş uçakları alçaktan uçuyordu. İdris, seslenen kişiyi göremedi. Savaş uçaklarını gördü.
Davranıncaya kadar uçakların korkunç sesi kulağını sağır etti. Hızla sağa doğru koştu. Sonra durdu. Geri döndü ve sonra atladı. Bir an havada kaldı sonra düştü. Sadece yüzünü kapatacak kadar süresi vardı. İdris kendini çamurlu kanalın içinde bulmuş ve ne olduğunu anlayamamıştı. Neredeydi, uçaklar gitmişler miydi, anlayamadı…
****
Elfi; “Ruhum bu hüzünlü yarımadada yetmiş senedir durmadan terliyor şimdi de Edna senin soğuk ellerin beni rahatsız ediyor…” dedi. Edna öksürdü. Oda dumanla dolmuştu. Amonyak kokusu genzini yakıyordu.
“Şayet bir gün yeniden doğarsam… Chagall’ın resminde mor lekeli bir çengelli iğne olarak geri döneceğim. Ben ölünce eşyalara bak. Onlara dokun… ellerin soğuktur Edna! Bugün neden koku sürmedin? Belki ölümüm uzun zaman alıyor. Bu serçelerin cıvıltısı mı?”
Sadece ambulansın siren sesi ve itfaiyecilerin bağırma sesleri duyuluyordu. Sesler sokağı ele geçirmiş iç içe karışıyordu. Hortumların yerdeki hışırtısı duyuluyor, bağırarak konuşan itfaiyecilerin seslerine karışıyordu.
Edna kapının tıkırtısını duydu. Elini Elfi’nin parmakları arasından çekip koltuğu altına saklanmayı düşündü. Ama Elfi onun elini sıkıca tutuyordu ve bırakmaya niyeti yoktu.
Edna: “İdris gir içeri!” dedi ve dönerek kapıya baktı.
İdris kapıda belirdi. Edna korkudan çığlık atarak yatağın altına saklanmak istedi. Elfi elinden tutmuş olmasa kesin bunu denerdi ama çaresizce İdris’e baktı.
İdris: “Hanımefendi canımı kurtarmak için lağım dolu kanala atladım.” dedi.
Elfi: “Neden serçeler gece gece ötüyorlar?”
Edna: “Haham yok muydu?”
İdris: “Hayır yoktu!” dedi.
Edna, İdris’in yaklaşmasını istedi. İdris onlara yaklaştı. Sadece gözleri görünüyordu; her yeri lağıma batmış, simsiyahtı.
Edna fısıldadı: “İdris hemen git yıkan ve gel,” dedi.
İdris odadan çıktı. Edna muma baktı. Mumun yanarken kısalmadığını fark etti. Mum yanıyor ama ne eriyor ne de kısalıyordu. Işığı odaya giren rüzgârla bile titremiyordu. Bir saat içinde çoktan erimiş olması gereken mum öylece sağlam duruyordu.
Elfi öylece tavana bakarak bir şeyler fısıldıyordu. Edna, Elfi’nin durmadan oynayan açık ağzına baktı.
Edna: “Elfi artık sus. Yeter, sessiz ol.” dedi.
Elfi: “Haham gözlerimi kapatmadıkça dünyayı unutamam. Kemanın tellerinde oynayan kumru aklımda. Üç kere dokunur sonra beş saniye duraksar, çıkarılan sesin dünyanın kafatasında nasıl yankılanacağını duymak isterim. Sonra iki kere tele dokunur boğazımdaki yumru geçsin diye bir bardak su içerim. Şöyle diyeyim; öleceğimi ta on yaşımdan beri biliyordum. Bu tuhaf değil mi?.. Edna biri mi kapıyı çalıyor?”
“İşte! Bak Haham gelmiş… bak burada!”
Edna, zorlanarak da olsa bileğini Elfi’nin elinden kurtardı. Elfi’nin eli havada sanki bir şeye tutunmak istermişçesine açık kaldı. Edna yerinden kalktı, hızla odayı terk etti. Sonra da ağlayarak merdivenlerden indi. Elfi ona yaklaşan eli avucuna aldı. Eli sıkı sıkı kavradı. Edna kilerde ağlıyordu.
“Bana göklerden söz et. Ben göklerin boş olmadığına hep inandım. O yüzden de kendime benim yerim neresi olacak diye sormaya hakkım var, diye düşünüyorum. Binlerce New York Times dergisi sattım. Başkalarının ölüm ilanlarını çok okudum. Şimdi de benim için bir iki satır yazılsın istiyorum. Acaba siz buna vesile olur musunuz? Sizce tuhaf bir istek mi?”
Edna odaya geri döndü. Eşikte dikildi. Sessizce ağlıyor ve muma bakıyordu. Yatağa yanaştı. Elini Elfi’nin gözlerinin üstüne tuttu. Elfi göz kırpmadan konuşuyordu. Edna, İdris’ten Elfi’nin göz kapaklarını kapatmasını istedi. İdris, Elfi’nin göz kapaklarını kapattı. Elfi sustu. İdris elini onun avucundan kurtaramadı. Eğildi, kulağını Elfi’nin kalbine dayadı. Kafasını salladı.
“Hanımefendi, o rahatladı. Bay Elfi öldü.” dedi.
Edna: “İdris onu aşağı indir!”
İdris çabaladı ama bileğini Elfi’nin parmakları arasından kurtaramadı. Onun üstüne eğildi. Sonra serbest kalan eliyle Elfi’yi Allah’a sığınarak kaldırıp sağ omzuna aldı. Kapıyı ayağının ucuyla iteleyerek açtı. Döndü ve Edna’ya baktı sonra aşağı indi. Edna eğildi ve mumu üfledi. Mum sönmedi. Tekrar üfledi. Mumun ufak sarı aleviyle yanmaya devam ediyordu. Edna geri geri gitti. Kapının eşiğinde durup muma baktı. Gözleri parlıyordu. Kapıyı arkasında kapattı ve merdivenlerden aşağı indi. Rüzgâr esiyor, yağmur tanelerini odanın içine savuruyordu…
Asghar Abdollahi [4]
Çeviri: Turgut Say
[1] Bu hikâye yazarın ölümünden sadece birkaç gün önce verdiği özel izinle Bang edebi internet sayfasında çıkmış ve oradan alınarak çevrilmiştir.
[2] Sovyet yapımı beş namlulu silah.
[3] Besic, Humeyni tarafından Kasım 1979’da İran’da kurulan, gönüllü milis teşkilatı.
[4] Asgar Abdullahi, İran’ın Abadan kentinde 1955 yılında doğdu. Gösteri sanatları bölümünde okudu. Senarist olarak çok önemli filmlere imza attı. İran’ın sessiz kısa hikâye kralı olarak adlandırılabilir. Dört önemli hikâye kitabı mevcuttur. 2020 Yılında Tahran’da hayata gözlerini yumdu.
