0

SAKIN İNANMA, AŞK YALAN

1.

“Adam kadını seviyormuş, kadın da adamı. En azından öyle olduğunu düşünüyormuş ikisi de. Birlikte basketbol maçlarına gidiyor, sinemada korku filmi seyredip patlamış mısır yiyor; kısa yürüyüşlere çıkıyorlarmış. Adam bir Haruki Murakami romanını çeviriyormuş. Oldukça hacimli metinmiş bu. Ama karşılığında hiç kimseden hiçbir para almadan, keyfi için çeviriyormuş. Kadın teleskopla gökyüzünü seyrediyormuş her gece. Adama gördüklerinden bahsediyormuş. Çay içip tereyağlı bisküvi yiyorlarmış. Sonra uyku.

Bir sabah adam uyanmış, yatağın soluna kolunu uzatmış. Boşluk. Evin bütün odalarını dolaşmış. Boşluk. Buzdolabının üstüne bakmış herhangi bir not var mı diye. Bir not varmış. Üstünde kadının el yazısıyla tek bir cümle, büyük harflerle: “SAKIN İNANMA, AŞK YALAN.”

Refik Abi, bunları anlattıktan sonra önündeki fotoğraf destesini eliyle düzenledi. Çayından küçük bir yudum aldı, bardağın gönlünü almak istercesine. Nereden buluyordu böyle garip öyküleri, hep düşünürdüm, o an da bunu düşündüm. Anlayamadım, hiçbir zaman anlayamadım.

Esnerken hep babama benzetirdim ben Refik Abi’yi. Bu anlattığından sonra da esnemişti, kendi anlattığı öykü kendi uykusunu getirmişti yine. (Babam da hep böyle uykuluymuş. İşi ağırmış onun: vardiyalar ve mesailer… Eğer basit bir iş kazasında ölmeseydi, belki o da senin gibi bir şeyler anlatır dururdu. Babamı hiç gördün mü Refik Abi? Ben görmedim.) Önündeki siyah beyaz fotoğraflara takıldı Refik Abi’nin gözleri. Bir şeyler düşünmüş olmalıydı, birkaç saniyede kim bilir kaç düşünce takılmıştı oltasına.

“Dostoyevski bile benim gibi uyduramaz.” diye mırıldandı.

“Uyduramaz.” dedim ve elimi sol göğsüme bastırdım.

Refik Abi gözlerini tekrar fotoğraflarına dikti. Oyun kartları gibi birbirine geçirdi, sonra da dizdi onları. Derin bir iç çekti ve acı acı gülümsedi.

“Aslında…” dedi.

“Aslında ne?” diye sordum.

“Bu öykü tamamen kurgusal değil.”

“Her öykünün gerçeklik payı vardır.” dedim.

“Kastettiğim o değil. Bu anlattığım yaşanmış bir olayın çok benzeri…”

“Kim yaşamış bu olayı?” diye sordum.

“Ben…” dedi Refik Abi. Yeniden iç çekti: “Ben yaşadım. Anlatacağım…”

2.

Refik o zamanlar 23 yaşındaydı. Ankara’daki bir üniversitenin Japon Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun olmuş, bir Japon klima firmasında işe girmişti. Yaptığı iş basitti: Yeni üretilen klima modelleri ile ilgili reklam metinlerini, kullanım talimatlarını, firmanın Japonya’dan gönderdiği e-postaları Türkçeye çevirmek.

Kendisine pay edilen günlük çeviri işini çabucak bitiriyordu. Masasında oturuyor ve çevirilerden artan onca zaman boyunca bilgisayarıyla oynuyordu. Birkaç hafta geçince bunun böyle süremeyeceğini fark etmiş, kendine yeni bir uğraş bulmak için kollarını sıvamıştı. Hobi edinebileceği çeşitli mağazaları, internet sitelerini gezmişti. En sonunda, bir ilk gençlik hayali olan roman çevirisi işini yapmaya karar vermişti. Ama bunu para karşılığında değil, kendi keyfi için yapacaktı. Bu yüzden dilediği romanı, dilediği sürede çevirebilirdi. Kendine bu iş için Haruki Murakami’nin kalınca bir romanını seçti.

3.

Gülay o zamanlar 22 yaşındaydı. Sarı saçları, yeşil gözleri, bütün dünyayı sevmeye yetebilecek genişlikte bir kalbi vardı. Ve o kalbi başka bir iyi niyetli kalbe, Refik’in sıcak kalbine verdi. Annesi Nurcan Hanım klima fabrikasının yemeklerini pişiriyordu. Herkes tarafından sevilirdi Nurcan Hanım. Hamaratlığıyla ve el lezzetiyle çevre fabrikalar arasında bile nam salmıştı. Bir gün yemekhanede Refik’i görmüş, onca orta yaşlı ve yaşlı çalışanın arasında böyle gencecik; şık giyimli, yakışıklı bir delikanlıyla karşılaştığına şaşırmıştı. Refik’i gördüğü akşam, kızı Gülay’a ondan bahsetmişti. Annesine yardım etmek için fabrikaya gittiği bir gün Gülay Refik’e, Refik de Gülay’a vurulmuştu. Birkaç ay içinde çıkmaya başlamışlardı.

4.

“Âşığım sana.” diye fısıldadı Refik. Sinemada film sürerken kulağına eğilmişti Gülay’ın. Sıcacık gülümsedi Gülay. “Ben de sana âşığım…” diye mırıldandı usulca.

Patlamış mısır kovasının çevresinde elleri birleşti. Film bittikten sonra eve gittiler. Gülay teleskopuyla gökyüzünü izledi. Refik masasında bir sigara yakmış, çevirisini gözden geçiriyordu.

“Küçükken.” dedi birden Gülay, “Ölenlerin yıldız olduğunu sanırdım.”

“Peki ya kayan yıldızlar?” diye sordu Refik, sigarasını gümüş küllükte ezerken.

“Bunu hiç düşünmemiştim…” dedi Gülay.

Gülüştüler.

5.

“Bırak kolumu Refik!” demesini isterdi Gülay’ın. Bir kâğıda “SAKIN İNANMA, AŞK YALAN” yazmak yerine durduk yere bir kavga çıkarmasını, öfkelenmesini; camı çerçeveyi indirmesini, hislerinden bahsetmesini isterdi Refik. Olmamıştı.

Gülay, yıldızsız bir temmuz gecesi sırra kadem basarak çekip gitmişti.

6.

“İşte böyle kardeşim. Bu fotoğrafları da soracak olursan, bunları onunla birlikte gittiğimiz bir sahaftan almıştık. Yarısı onda kaldı, yarısı da bende.”

“Refik Abi…” dedim.

“Efendim kardeşim.” dedi.

Annemin ikinci isminin Gülay olduğunu söyleyecektim. Bunun yerine çayımın son yudumunu içip:
“Beşiktaş maçı kaç kaç biter sence?” diye sordum.

Yutkundum ve bu öyküden hiç kimseye söz etmemeye karar verdim.

Bünyamin Küçükçöğür

 

 

 

 

 

İlgili İçerikler