0

BİRİKİNTİLER

Belki birkaç gün önce başlamışımdır. Karşı kaldırımdaki su birikintisine değin, düzinece kâğıt uçağı uçurtmamın sene-i devriyesi de olabilir. Kim bilir? Ne zamandır farkında değilimdir. Bir teki o birikintiye denk gelmiş midir? Sözünü edemem bunun. Yalnızca aynı işi sürdürüp dururum.

Başka işim yok mudur? Öylesine uğraştır ki her gün eve bir yığın kâğıtla, koşar adım gelince, üstümle başımla, olduğum gibi balkonda buna koyulurum. Neden hiç yoktan üstümü değiştirip mutfakta bir şeyler atıştırmayla ya da telefona bakıp herhangi sosyal ağın tekiyle zamanımı harcamam? Kimi ilgilendirir ki aslında bu? Belki merak edenleri… Kâğıttan uçakların buncası nereden peyda olur, diye. Böyle şeylerin meraklısı çoktur. Adam ölse ses etmeyenlerin, merak etmeye ayıracak zamanı bolca olur. Varsın öyle olsun. Ölenle de öldürülenle de ölünmüyor nasıl olsa.

Boğazım sıkılsın yine de ummam. Temizlik görevlisi fark ederse ne derim? Bir ürktüğüm o. Evin sokağını temizleyen bu adama bakınca endamıyla eşimin oldukça benzeri olduğunu anlarım. Onu andırmasa? Beni bir bilse. Kim bilir, bilse?.. Sözleşebiliriz belki. O, bu sokaktan geçmesin; ben ise sokağın ortalık yerini kâğıt yığınlarıyla doldurmayayım. Daha iyi olmaz mı böylesi?

İyisi olmaz, bilirim. Balkonlarda dahi uğursuzlukların türlüsü beni bulur. Üst komşumun sokakta ekseriyetle bir şeyleri paralanır. Bazen çamaşır, bazense mandal, sepet. Kimi sokağa olsa da kimi ben ile balkonuma. O zaman afakanlar basar. Yan komşumun çocuklarıysa ikide bir bitişik balkonda. Beni akran sanmasınlar diye saklanırım da legolarını ha bire sokağa atıp durduklarında tüylerim diken diken olur, içim de cız eder. Saklandığım balkon duvarının dibinden çıkayım:

“Yapmayın a çocuklar, yapmayın. Kırılırlarsa birleştirilebilir payları hiç olur mu?” diyeyim isterim. Başıma gelen bu gibisinden garip uğursuzluktur işte.

Her birine boş veririm, çoğunu ise huzursuzluktan sayarım. Ama nedendir, bilmek istemem. “Bana benimkiler yeter” der, daha fazla üzülmemek için asıl kendimle sözleşirim. Elimden sokağa fırlattıklarım uçamasalar, karşıki kaldırımdaki suya toplaşan kuşlarca bir yere varamasalar da mutlu olmaya çaba gösteririm. Daha iyisi olmazsa, böylesi iyidir diye düşünürüm. Beteri olmasın da. Şu dünyada kazanılacak kalem de olsun arzu etmem.

Evi, hani kalesidir ya insanın… Ta ne zamandan beri balkondayımdır, aklıma getirmem. Unuturum. Uçuveririm diye. Kuşlar gibi birikintiden birikintiye. Ama bir de ta içimde. Sokaklardan, evlerden hep ırak olmak isterim. Süpürgesini insan boğazlarcasına kavrayan temizlik görevlisinden, üst komşumdan, yan komşumun çocuklarından. Elbette her şeyi olur olmaz merak edenlerden de.

Yine de sığarım. Benim, onun, bunun olmayan bir eve. Evin içine. İçine de değil aslen sokağına. Ukdeler ile kâğıttan düzinece. Belki iki, üç. Yok, yok. Düzinelerce. Yine yaparım. Onların nezdinde, kâh kuşların kâh beyaz bulutların mevkiine uzaklaşabileyim. Kimi yere, kimi ise göğe yükselip alçalan kuş; yüzüp bir yüzeye, bir derine dalıp sıçrayan balık; beyaz bulut olayım. Ne zamandır yine bilmem. Belki düzinece kâğıt gemiler yaparım. Zaman buldukça evden çıkıp aynı kaldırımdaki su yüzeyine bırakıp dururum. Yüzebilirler mi? Dönüp bakmam. Orada bıraktığım gibi gerisin geri yürürüm.

Balkonlarda birikenlerin de farkında değilimdir ki ben. Onlara da dönüp bakmam. Hep bir kısım şeyleri sayıp unuttuğumdan mı? Yok… Yoksa gün gibi hatırladığımdan? Anımsayayım istemem. Ölenle de öldürülenle de ölünür her nasıl olsa.

Süleyman Yıldırım

 

 

 

 

İlgili İçerikler