GARİP VELİ İLE YEŞEREN ŞİİRİN ARKA BAHÇESİ Bazı şiirlerini ‘Mehmet Ali Sel’ adı ile yayımladı. Asıl adı ise Ahmet Orhan’dı ama babasının adı olan...
MELANKOLİK MAVİ
Parmaklarımız her buluştuğunda, örselenen kalbinin izlerini bırakırdın ölmüş bir ağacın yüzüne. Hayatın boşunalığına, şiirler yamardık birlikte. Ben sana Mavi derdim, sen bana D.
İkimiz de acının soyundan gelmiştik. Ben İda’nın mağarasında Zeus’u doğuran annemin parmaklarından; sen, yeryüzünü meraklı gözlerle süzerken takılıp düşen Olympos’tan… Geldiğinden beri yabancılaman bundandı dünyayı. Gökyüzünün dipsiz özgürlüğünü görmezden gelmen, yaralı ruhundandı. Oysa yitik okyanusların ıssızlığından şifalar getirirdim sana. Almazdın. Bilindik bir dilin kuytularında saklanan büyülü sözlerle kanardın. Sızım sızım sızardı hayat, damarlarından…
On küsur yıllık yoldaşlığın başladığı o günü anımsıyorum: Siyah, hantal gövdemi usulca okşayışını… Gözlerindeki o boşlukla karşılaştığım, bir sırrı paylaşmanın verdiği heyecanla şeridime ilk kâğıt takışını… İsyanlar taşıyordu hezeyanlarından. Tez canlılığına yetişmeye çalışıyordu, Şarlo. Gecenin alacasında söz, şu dizelerle canına kıyıyordu:
“Toprakla kapanmış bir deniz cesedi üzre oturmuşum o ak melek tenli tahtın gülünç taslağında…”1
Binlerce gecenin ve günün yitiminde, sessizlik yemini edenlerin sırrını döktüğü bir kuru ekmek, bir çanak su olduk. Çilehanemizin duvarlarına kazıdığın vazgeçişin; nankör hayatın falezlerinde çarpa çarpa can çekişin hâlâ aklımda.
“Pek az zamanı kaldı bu zora koşulmuş bedenimin,
Olduğum gibi ölmeliyim, olduğum gibi…
Tüy, kan ve hiçbir salgıyı düşünmeden,
Kesmeliyim soluğunu doğmuş olmanın!”2
Dehlizlerinde kök salan, o zifiri sarmaşık, akranındı. Çeperlerini zorlardı her fırsatta. Karanlığın gözleriyle kenetlenen bakışların efsunlanır, lime lime oluşunu dikmeye çalışırdık, kırk pare. Bayatlamış sahiciliklerin bıkkınlığı… Alelade bir günün ortasında, henüz dünyalığın otuzu bulmamışken, son kez geçtin karşıma. İncinmişliğin sitemsizliğinden döküldü:
“Ey iki adımlık yerküre,
Senin bütün arka bahçelerini
Gördüm ben!” 3
Toplayamadım saçılan incilerini… Elim kolum yoktu. Pamuklara saramadım, sarmalayamadım seni. Dilim yoktu. Yalnızlığının ezelî düşmanı olduğumu, söyleyemedim. Sonra bir kâğıt daha iliştirdin bedenime. Yazdığın, yaşadığın, seni kanırtanlardan apayrı; eyvallahsız, arafından kaçan birinin hafifliğinde…
“Sevgilim,
Her gün kötücül bir düşü kurmak ve onu taşımak artık kılgıyı gerektiriyor. Sana böyle bir yük bırakmak istemezdim ama sen akıllı ve güçlüsün, çabuk unutursun…”4
Ruhunun ölü kelebeklerini biriktirdiğin, defterin üzerine emanet ettin son kelimelerini. Düştüğün göklerle bakışıp bıraktın kendini; kısacık ömrünü yemek için her fırsatı kollamış, uçurumunun şefkatli kucağına… 6, 5, 4, 3, 2, 1… Ve kapandı perde.
Solgun Mavi’m, prangalarınla vedalaşma zamanın geldi artık. Parlat, kırık kanatlarındaki tüyleri…
“Öyle güzelsin ki kuş koysunlar yoluna.” 5
Zerrin Keskin
Alıntılar:
1-Marmara Nilgün, Daktiloya Çekilmiş Şiirler Everest Yayınları 2008 s. 2
2-age: s: 97
3-age: s. 164
4-Nilgün Marmara’nın intihar mektubu, 13 Ekim 1987, Salı https://www.cafrande.org/nilgun-marmaranin-intihar-mektubu-beni-bagislayin/#google_vignette
5-Nilgün Marmara, Kırmızı Kahverengi Defter, Mensur Şiirler, Telos Yayınları s. 60
