TOZDAN KADIN Dinlenme tesisine yanaşan beyaz otobüsün otomatik kapısı açılır açılmaz ilk o indi. Sıcaktan erimiş asfalta ayağını basar basmaz yere düşen gölgesi silinip...
DOĞU ANADOLU GEZİ İZLENİMLERİ
Türkiye’nin yedi coğrafi bölgesinden altısını doya doya gezmemize rağmen, yedincisi Doğu Anadolu’yu hep kulak ardı ettiğimizi fark ettik. Vize alımlarını zorlaştıran Avrupa’nın seyahat engeli yaratmasından dolayı, direksiyonu çevirme hakkımızı, Türkiye’nin doğusuna doğru kullandık.
Plan özetle; Konya’ya YHT ile gidiş, bir gece konaklama, ardından Erzincan’da dört gece ve Van’da dört gece kalıp Van’dan İstanbul’a uçakla dönüş. Şehirlerde günübirlik tur şirketlerinin turlarının misafiri olacağız. Olmazsa olmazlarımızın belli başlıları; Konya Kelebek Müzesi, Tunceli, Kemaliye (Eğin), Akdamar Adası, İshak Paşa Sarayı ve vakit kalırsa Elazığ.
Heyecanlıyız! Her tatilden anılar, insanlar biriktirerek döndüğümüz bir tatil daha yaşayacağız. Bakalım neler bekliyor bizleri…
Sabah 06:45 treniyle Konya yolculuğumuz başladı. Her geçen günde ölümsüzleştireceğimiz anların en güzel karelerini sizlerle paylaşmak umuduyla…
1.Gün: Konya
Konya’da Sille Köyü’nü gezdik. Köyün Etnografya Müzesi’ni, Bizans’tan kalma kilisesini ve barajını ziyaret ettik. Saç böreği, ayran, kahve ve çay içtik. Barajda gözlerimizi ve ruhumuzu dinlendirdik. Akşam şehre indiğimizde, Mevlâna’nın karşısındaki Kültür Merkezi’nde şansımız yaver gitti ve sema gösterisine saat 20:30 için ücretsiz bilet aldık. Sema’nın işitmek olduğunu ve tertemiz Müslüman adet ve göreneklerini ruhlarımıza mistik müzik ve ruhani pirlere gösterilen titiz saygının gösterimiyle içimize sindirdik. Kuran tilavetiyle sonlanan gece mutlulukla bitti. Ertesi gün sabahtan Kelebekler Vadisi için 48 numaralı otobüsle ulaşım sağladık.
Otobüste biz iki garip yerli turist, gideceğimiz yeri, ineceğimiz durağı kaçırırız korkusuyla mutlaka sorarız. Bu kez de arka sıramızdaki beye sorduk, bilmem kaçıncı durakta ineceğimiz bilgisini verdi, önümüze döndük. Birkaç durak sonra yanımızda belirdi, bu durakta ineceğini ve elindeki torbayı uzatarak “Abi bu Davutoğlu’nun köyünden yeni toplanmış kiraz, kabul edersen mutlu olurum,” dedi. Biz eşimle şaşırarak ve teşekkür ederek kabul ettik. Muhteşem bir kirazdı! Müzeyi gezerken tanıştığımız üç dört kişiyle daha paylaşarak Neye niyet, neye kısmet beylik lafımızı hafızamızdan geçirdik.
Botanik bahçe içinde çeşit çeşit kelebeklerin uçuştuğu müze, dünya standartlarında takdiri hak eden huzurlu bir ortamdı. Bahçesindeki gül ve envai çeşit çiçeklerden düzenlenmiş görseli ve minik minik heykelleri ile görülesi bir yerdi. Sonrasında yürüyerek Ecdat Parkı’na geldik. Ecdadın kalesini örnekleyerek simgesel bir kale yapmışlar. İçinde turistik malzemenin satıldığı çarşısı, içinde kayık sefası yapılan havuzuyla keyifli devasa bir alan yaratılmış. Ucuz yollu tost ve çaylı bir öğle yemeği ardından, tramvayla dün yetişemediğimiz Hz. Mevlâna Hazretleri’nin türbesini ziyaret ettik. İhtişamı karşısında tüm ölmüş insanlık adına bir Fâtiha okuyarak içimizi rahatlattık. Daha önce üç kez geldiğimiz diğer mezarların da ziyaretini gerçekleştirdik. Hemen karşısındaki Panorama Müzesi de görülesi yerlerden biri olmuş. Kurtuluş Savaşı ve sonrası sosyal yaşamı resimlerle çok hoş, canlı, içinde olduğunuz hissini yaşatan biçimde düzenlemişler, gerçekten on numara. Bir katını da yine Hz. Mevlâna’nın yaşamı ve ilgili yağlı boya resimlere ayırmışlar. Tek kelimeyle gerçekten mükemmeldi.
2.Gün: Erzincan Yolculuğu ve Çağlayan (Girlevik) Şelaleleri
İkinci gün akşamı 20:00 otobüsüyle Erzincan yolculuğu başladı ve ertesi sabah rahat, huzurlu, yorgun ve uykusuz sona erdi. Otelimize yerleştik. İlk hedef, ertesi gün için Kemaliye (Eğin), Elâzığ ve Tunceli için günübirlik tur bulmak ya da günlük otogardan minibüslerle ulaşıp dönmekti. Ancak şansımıza Kemaliye’ye tek bir ulaşım minibüsü koymuşlar, o da akşamüstü saat 16:30 ve ertesi gün sabah erkenden dönüşlüydü. Biz bunu planlamadığımızdan ve otelin dört gecesini de Erzincan’da ayarladığımızdan, sadece Elâzığ ve Tunceli’ye günübirlik minibüs biletlerini aldık.
Biletleri alırken Erzincan şehir merkezine yakın Çağlayan (Girlevik Şelaleleri) mesire yerine minibüsle ulaştık. Yedi sekiz yıl önce geldiğimizde cılız bir debiyle karşılaştığımız Çağlayan, kış karları ve son bir aydır sıkı yağmış yağmurlarla performansının doruklarındaydı. Şehrin yakıcı ve boğucu güneşinden, bunaltan sıcağından bir nebze uzaklaştıran bu cennetten vaha bizi büyüledi. Bir saat civarında üzerimize yağan su kabarcıklarıyla ıslanmanın ve ürpermenin keyfiyle, piknik alanından on on beş dakika aşağıda minik bir nehir oluşturmuş, ara sıra alabalıkların sıçrayarak güneşte şavkıladıkları minik çayın kenarında güzel bir lokantada keyifli bir öğle-akşam yemeği yuvarladık. Keyiften kalkasımız yoktu ama son minibüs saat yedide olduğundan, saatinde durakta olduk ve şehre döndük. Ertesi gün Erzincan’da kalmamız gerektiğinden, en iyi alternatifin yine minibüsle yarım saat yol mesafesinde olan Ekşisu Mesire Yeri’ne gitmenin daha iyi olacağına karar verdik.
Burası dağın eteklerinde buz gibi maden suyu kaynayan, yerel halkın ailesiyle tüm yemeklerini, kahvaltılıklarını alarak güzel bir gün geçirmek için geldikleri, serin mesire yeriydi. Bir de alternatif eğlence olsun diye yüzme havuzu da vardı. Öğleden sonra da sora sora bulduğumuz, üçüncü yakın oturulacak seyir tepesinde öğle-akşam yemeğimizi yedik.
3.Gün: Elâzığ ve Harput Kalesi
Yarın tatilin beşinci günü ve yolculuk Elâzığ’a… Bakalım bizi neler bekliyor?.. Dört dört buçuk saatlik bir otobüs yolculuğu, aşağıda duyguları dile getirmeme neden oldu. Terminalden şehir merkezine indik. Bakırcılar Çarşısı ve Kapalı Çarşısını -bizim Mısır Çarşımızı uzaktan anımsatan- gezdik. Uzaktan Ulu Cami’yi ve eski hükümet konağını resimledik. Arife günü olması nedeniyle yorucu bir kalabalıkla kaplı caddelerden bir an önce kaçma isteğiyle kendimizi Harput minibüslerine attık. Elâzığ’ı yukarıdan kuşbakışı gören kalesiyle meşhur, ahalinin yayla ve mesire yeri olarak kullandığı Harput mevkiine vardık. Urartular döneminden kalma, kalın fil ayakları üzerine oturtulmuş, geniş alana yaygın, serin eski camide soluklandık. Dışarısı otuz beş derece ile yanarken, cami içi doğal klima etkisi ile mutluluk veriyordu.
Hemen ardından yıllar öncesinden kalma, duvarlarının çoğu yıkılmış, Ahı gitmiş vahı kalmış tarihi hamamı gözledik ve hemen bitişiğindeki içeri girişi yasak kiliseyi dışarıdan tavaf ettik. Sıra geldi asıl gelme amacımız, gezmezsek gezimizin bir kanadı eksik kalacak olan, Harput Kalesi’ni turlamaya. Okuyanlar bilir, bana biraz Hasan Sabbah’ın Alamut Kalesi’ni anımsattı. Tüm ovayı, şehri, kadim Fırat’ı kartal gibi kuşbakışı izleyen ve karşıki mor dağlarla cilveleşen kaleden manzara, gerçekten sizi bin beş yüz yıl öncesini düşünmeye sevk ediyordu. Bir de şansımıza meraklı bir kale bekçisinin detaylı anlatımına maruz kalmamız, kalenin tarihi katmanlarındaki geçmişi ve gelecek vizyonu hakkında derin bilgiler almamız keyifliydi. UNESCO korumasına alınmış kale, geniş çaplı kazılarla çevresinde üç dört katlı evler, gün yüzüne çıkabilir. En son 2009 kazılarında yüzyıllar önce zindan/hapishane olarak kullanılmış, Osmanlı döneminde de sarnıç olarak kullanıldığı varsayılan, mağara biçimli bir yapı ortaya çıkmış; tek kelimeyle mükemmeldi.
4.Gün: Tunceli (Dersim)
Bu sabah bayramın ilk günü, bizse Tunceli (Dersim) yolcusuyuz. Pek fazla bir beklentimiz olmamakla birlikte -yani gezilebilecek yerlerin fazlalığı anlamında-bazen şehir merkezi de yeterli olabiliyor bir gezgin için. Erzincan’dan iki buçuk üç saatlik bir otobüs yolculuğu sonrası vardık Tunceli’ye. Öncelikle planımızda olan, şehre seksen kilometre uzaklıktaki Ovacık Gözeleri’ni görmekti. Anlatılan oydu ki, dağlardan büyük bir basınçla gelen su yeryüzünde resmen patlıyordu; bu patlamanın olduğu noktada bulunmak eşi bulunmaz bir deneyimmiş. Ama bayram yoğunluğundan tur bulamayarak amacımıza ulaşamadık. İkinci şansımız olan Pertek ilçesine gitmekten, yeterli özendirici bilgi alamadığımızdan, vazgeçtik. Hesapta olmayan ve sorguladığımız kişilerden Nazımiye ilçesindeki Dereova Şelalesi’ni görmemizin daha ilgi çekeceği bilgisini alarak yola koyulduk. İlçede minibüsten indiğimizde on beş yirmi kilometre uzaklıktaki şelaleye taksi tuttuk, yüz elli liraya gidiş dönüş anlaştık. Gerçekten doğa içinde bakir bir alan; otuz beş derece sıcakta aşağı düşerken oluşturduğu soğuk buharla üşüdük. Şehirde yemeğimizi yiyip, fazla aktivitesi olmayan şehri tez zamanda terk ettik.
5.Gün: Van Gölü
Yarın sabah bayramın ikinci günü, çok heyecanlıyız. Çocukluğumuzda harita çiziminde ilgimizi çeken, coğrafyamızın en büyük gölü Van Gölü’ne gidiyoruz. Gelecek yazı da Van Gölü hakkında ve çevresinde gezeceğimiz yerlerle ilgili izlenimlerimi paylaşacağımı iletir, keyifli okumalar dilerim.
Ümit Ahmet Duman
