0

SAATİN İBRELERİNİ TERSİNE ÇEVİRDİM

Sırtımı döndüğüm her sabah, geç kalınmış bir güne uyanıyordum. Perdeleri araladığımda sokak hep aynı gölgelerle kirlenmişti; posta kutusundaki boşluk, hâlâ bana yazılmamış mektupların ağırlığıyla doluydu. Gözlerim, her aynada biraz daha silinen bir hatıra gibi duruyordu. Hayatımda sadece iki şey kesin gibiydi: Pişmanlık ve saate olan takıntım.

Bir gün, şehrin paslı kenarlarında kalmış eski bir saatçiye girdim. Sırf ellerimin hâlâ bir şey tutabildiğine emin olmak için. Kapıyı açtığımda çıngırak çalmadı; içeride hava, zamansız bir yorgunlukla doluydu. Toz, raflardaki her saati yaşlandırmıştı sanki. Duvar saatleri durmuş, masa saatleri yorgun düşmüş, cep saatleri kapanmıştı.

Tezgâhta duran yaşlı adam başını kaldırmadan konuştu:

“Hangi günü değiştirmek isterdiniz?”

Soru öylesine söylenmiş gibiydi ama içimde bir yer delik gibi açıldı. Sormadım, nasıl bildiğini. Belki herkes o dükkâna aynı yükle giriyordu. Birkaç cümle daha kurdu:
“Sadece bir gün. Ne ileri ne geri. Sadece bir gün. Gerisini sen düşün.”

Elinin altından bir saat çıkardı. Kapağını açtı. İçindeki ibreler, sanki geri gitmeye alışkınmış gibi tersine döndü. Zamanın nabzı ters atıyordu. Saati bana vermeden önce ekledi:
“Geriye döndüğünde hiçbir şeyin aynı olmayacağını bil. Çünkü sen artık aynı değilsin.”

Saat ağırdı. Evin yolunu tutarken ellerim titriyordu. Elimdeki ağırlık, yalnızca metalin değil, seçimimin yüküydü. Hangi günü seçecektim? Babamın öldüğü gün mü? O tartışmayı başlatmayabilirdim. Belki hastaneye erken götürürdüm. Ya da ondan da önce, annemin evi terk ettiği günü mü? Belki sustuğum bir cümleyi söyleseydim, kalırdı. Ama ben başka bir günü seçtim. Küçük bir günü. Kimsenin bilmediği. Sıradan görünen bir günü. O sabah geç kaldığım, cevap vermediğim, sadece uzaklaştığım o günü. Çünkü en büyük hatalar, büyük olaylarda değil; küçük suskunluklarda başlar.

Saati kurdum. Gözlerim karardı.

Uyandığımda, otuz beş yaşındaydım. Aynı gömleği giymiştim, aynı çay soğumuştu, aynı haber spikeri ekrandaydı. O gün. O çok önemsiz sandığım ama içimde çürümeye başladığım gün.

Kapıyı çaldım. Açtı. Gözlerinde yıllar önce kaybettiğim ışıltı vardı. Henüz kırılmamış, henüz geri çekilmemiş, henüz vazgeçmemişti. Bana baktı, hiçbir şey olmamış gibi.
“Ne oldu?” dedi.

Bu defa konuştum. Kelimeler ağzımdan dökülmedi; fışkırdı. O gün susmamış olsaydım ne söyleyeceksem, hepsini söyledim. Çırılçıplak kaldım kelimelerimin içinde. Korkmadım. Çünkü ikinci bir günüm olmayacaktı. O da bunu biliyor gibiydi.

Yüzünde garip bir tebessüm vardı. Bir şey söylemedi. Gitti. Yine. Ama bu defa o gidişte başka bir şey vardı. Bir veda değil, bir teslimiyet. O günü geri almıştım. Ama sonucu değiştirememiştim. Çünkü bazı insanlar seni sevseler bile seninle kalamazlardı. Bazen sorun, neyin söylendiği değil; ne zaman söylendiğiydi.

Akşam, saat cebimde sessizdi. Ne çalışıyor ne duruyordu. Ben o saati camdan attım. Cam kırıldı, saat kayboldu. Geri dönemedim. Geri dönecek ne kaldı ki?

Birkaç gün sonra o saatçiyi tekrar bulmak istedim. O sokakta ne bir dükkân ne bir iz kalmıştı. İnsanlara sordum. Hiç kimse böyle bir saatçiden haberdar değildi. Belki de gerçekten yoktu. Belki de yalnızca benim suçluluğumun içinde yarattığım bir hayaldi.

Şimdi odamda tek bir saat var. Akrebi yok. Yelkovanı sabit. Her baktığımda aynı saati gösteriyor: O günü seçtiğim anı. Bazı anlar, yaşandıktan sonra zamanı öldürür. Saat işlemiyor, çünkü pişmanlık ilerlemez. Durur. İçinde bir şey kemirir. Her sabah, aynı saat aynı sessizlikle başlıyor.

Ve ben, hayatım boyunca ilk defa zamanla bir anlaşma yaptım:

Geri dönmeyeceğim.

Ama artık geç de kalmayacağım.

Arzu Candan Sürmen

 

 

 

 

 

İlgili İçerikler