0

ARKAYA KALMAK

Demirin insanı deli eden o hoyrat sesine uyandım yine. Salih, hırdavatçı dükkânının kepenklerini kaldırıyor. Saat yedi olmuş demek. Salih için yeni bir güne merhaba, bir umut, bir meşgale olan bu resital, benim için hava ağarmaya yakın zar zor dalabildiğim uykumun nihayete ermesi anlamına geliyor. Hadi bakalım Ragıp Efendi! Senin de mesain başlıyor.

Odanın içinde henüz gri bir aydınlık var. Eşyaların hepsini tanıyorum, onlar beni tanıyor ama yine de aramızda yüzleşmekten imtina ettiğimiz bir soğukluk var gibi. Şu boş vazo, senelerdir ne bir çiçek gördü ne bir damla su. Cavidan Hanım pek severdi çiçekleri. Maaşı aldığım gün muhakkak bir demet şakayık alır, eve öyle geçerdim. Kapının önüne geldiğimde zile basar ve beklemeye koyulurdum. Cavidan Hanım, bakışları kendisinden çok daha genç, gülümseyen gözleri ile çiçeği elimden alır, olabildiğince müteşekkir bir tonla “Ragıp Efendi!” diyebilirdi sadece. Şimdikilerin aksine az konuşur, çok anlaşırdık biz. Kaç kereler zihnimden geçirdim; bir kez bile söyleyemedim onu sevdiğimi. Belki o söylese, cesaret bulabilir, ben de söylerdim. Nasip olmadı vesselam. İhtiyaç duymadık belki de, bilemiyorum. İkimiz de farkındaydık sevildiğimizin ve tamah etmedik belki de başkalarının dillerine pelesenk ettiği basmakalıp sözlere. Belki de tenezzül etmedik malumun ilamına. Şimdilerde çok özlüyorum, çok istiyorum fakat söylesem de nafile, o duymayacak, biliyorum.

Kütahya’da görev yaptığım sırada mesai arkadaşımız Fikret Bey’in eşi rahmetli olmuştu. Cenazede bulunduksa da birkaç gün sonra daireden arkadaşlarla toplanıp evine taziyeye gittik. Ne diyeceğini ne yapacağını bilemez, biçare, sabi bir yetime dönmüştü koskoca adam. Bir hafta on gün kadar sonra başladı tekrar işe. Sabahları diliyle dişinin arasında cılız bir “Günaydın!” diyor, derhal masasına geçiyor, öğlenleri yemeğe çıktığımızda küçük bir işinin olduğunu söyleyip bizden ters istikamete yürüyordu. Öğle tatili bitiminde daireye döndüğümüzde onu masasında çalışır hâlde buluyorduk. Birkaç ay sonra akşam yemeğine davet ettim Fikret Bey’i. Yok dediyse de ısrarcı oldum. Mecbur kaldı, kabul etti. Belirlediğimiz günde Cavidan Hanım mükellef bir sofra hazırladı fakat bekle ki Fikret Bey gelecek! Karanlık bastı, yatsı ezanı okundu, Fikret Bey yok. Başına bir iş gelmiş olmasından korktum. Kalktım, evine gittim, ışığı yanıyordu. Zile bastım. Omuzları iki yana düşmüş vaziyette açtı kapıyı. Beni görür görmez mahcup olduğu her hâlinden belli bir sesle “Ragıp Bey! İçeri geçin lütfen.” diye buyur etti. “Bağışlayın lütfen beni, yapamadım.” dedi. Ağlamamak için küçük bir kahkaha attı ancak kâr etmedi… Nice zaman sonra hıçkırıklarının arkasında sakladığı hislerini azat etti; “Yalnızlık zormuş mirim,” dedi, “çok zormuş. Allah size ve eşinize hayırlı uzun ömürler versin ancak dua edin mirim, arkaya kalmayın.” Eve dönerken sürekli arkaya kalmayı düşündüm durdum. Zile bastım, Cavidan Hanım açtı kapıyı. “Kötü bir şey yok inşallah?” diye sordu, “Olmasın inşallah!” diyebildim.

Yıllar sonra aynı şey benim başıma gelince anladım arkaya kalmanın müşkülatını. Bir sabah kahvaltıda aniden fenalaştı Cavidan Hanım. Hastaneye kaldırdık, derhal yoğun bakıma aldılar. Sabaha karşı yoğun bakımın kapısı açıldı, genç bir kız bana doğru yürüdü. Kırk yıllık refikamın, bir yastıkta kocadığımız hayat ve yol arkadaşımın vefat haberini, ismini dahi bilmediğim bir hemşire verdi bana. Yalan dünyanın bir varmış bir yokmuş masalını yirmi dört saatin içinde bizzat yaşadım.

Temmuzun beşinde öldü Cavidan Hanım oysa “ölümsüz” demekti “Cavidan”. İnfiradım, loş bir hastane koridorunda öylece başladı benim. Sonra hiçbir şey eskisi olmadı. En çok da ben! Fikret Bey’in “Dua edin, arkaya kalmayın…” niyazına mazhar olamamanın ızdırabını yıllarca iliklerime kadar hissettim. Ne bir tencere yemek pişirebildim ne bir tas sıcak çorba içtim. Peynir, zeytin, bayat ekmekle geçirdim öğünlerimi. Çay bazen olduysa da, çok zaman ona da üşenip suyla yutmaya çalıştım boğazıma dizilen lokmaları. Sığamadım koca âleme, kendime bir yer bulamadım. Sokağa küstüm, beniâdem ile sohbeti kestim.

Altı yedi ay öncesiydi sanırım, öyle ya, her taraf kardı. Kapıya vuruldu, açtım baktım, tüpçünün çırağı tüp getirmiş. “Amca, zil çalışmıyor.” dedi. Zaman o zaman olsa ivedilikle bir hâl çaresine bakardım. Tam kırk iki sene boyunca, şayet Cavidan Hanım’la birlikte dışarıdan gelmemişsek bir kez bile anahtarımı kullanmadım ben. Her seferinde ben zile bastım, Cavidan Hanım kapıyı açtı. Aylar geçti üzerinden, zil hâlâ çalışmıyor. Hoş, kapı da vurulmuyor ya artık…

Geçenlerde sedirde, pencereden sokağı izlerken altımı ıslatmışım. Yatmaya diye kalkınca farkına vardım. Banyoya girdim. Başımdan aşağı döktüğüm sular, gözümden akan yaşlara iltihak ettiler. Yundum, yıkandım da arınamadım kederimden. O gece, yaşamayı istememekten, ölmeyi istemeye tekâmül ettim. İlk o gece “Al canımı.” diye dua ettim.

Hadi bakalım Ragıp Efendi! Çenen düştü yine. İki lokma bir şey at da ağzına, kurul pencerenin önüne. Bak bakalım sokaktan bugün kimler geçecek. Bak bakalım ölüm gelecek mi, kapını bugün çalacak mı?

Mehmet Livvarçin

İlgili İçerikler