HEP SAVAŞ DEĞİL, BİR KERE DE AŞK VE SEVGİ KAZANSIN Nedir bu göklerin hâli Kara bulutların ardına saklanıp Sevinçleri gözyaşına çeviren Nefret yüklü bombalar...
SERÇE BAŞI
Bağın sonunda, ağaçların yan yana dizildiği yerde, ağaçların ucu sallanıyor, rüzgâr esiyordu. Rüzgâr soğuktu…
Adil dikenli tellere bastı, teller esnedi. Geçtiler. Gidip tellerin ötesinde durdular.
Adil: “Acele et. Efendim burada ne kadar bekleyeceğiz?”
Naser esnedi.
Mustafa: “Bırak şu mızmızı…”
Adil: “Tekrar başlama!”
Naser: “Elbisesinin tele takılacağından çekiniyor.”
Adil dikenli tele bastı.
Sonra: “Gel…bak…genişlettim…şimdi geçebilirsin.” dedi.
Botuyla dikenli tele bastırdı. Adil geçip gitti. Bağın sonuna, dikenli tellerin bittiği yere kadar yürüdük. Ağaçların gölgesi, telin diğer yanına ıslak caddeye düşmüştü, arabalar üstünden geçip gidiyordu. Su sesi duyuluyordu. Dikenli telin ötesinden bir araba yoldan geçti. Lastiklerinin altından sıçrayan çamur üzerimize geldi. Bağın duvarının arkasında köpek havladı.
Mustafa: “Yanınıza patates aldınız mı?” diye sordu.
Naser elini cebine soktu, sonra çıkardı. Patatesler elindeydi.
Mustafa: “Ben beceremedim. Anamın gözü üstümdeydi.”
Adil: “Sen hiçbir şeyi beceremiyorsun. Yoksa evinizde patates mi kalmadı?”
Mustafa yüzünü buruşturdu. Koşarak ağacın altına gitti ve başını yukarı kaldırdı. Ağacın ucu sallandı. Sapanının lastiğini gerdi ve bıraktı. Taş dallara çarptı, yapraklar döküldü. Toprak üstüne çömeldim.
Mustafa: “Sonbahar geldi…bak kargaların yuvası boş.”
Naser: “Bugün on tane vururuz.” dedi.
Mustafa: “Kumru mu?”
Naser: “Burada kumru bulunmaz ki.” dedi.
Mustafa: “Elektrik direğine oturmuş birkaç tane gördüm,”
Adil bana baktı.
Adil: “Otur oturduğun yerde. Anamın hortumla girişmesine dayanacak gücüm yok!”
Mustafa ağacın dallarının arasına bakınıyordu.
Mustafa: “Hişt! Uçacaklar!”
Naser: “Bunları getirme demedim mi? Şimdi hepsini kaçıracaklar…”
Adil: “Hişt! Sus…nerede oturacaksan otur…” dedi.
Ağlamayı kestim. Mustafa ağacın altında çöktü. Başını havaya kaldırdı. Sapanın lastiğini çekti ve bıraktı. Yapraklar yere düştü. Üzerine döküldüler.
Anne: “Hişt, uyu! Yok bir şey…” dedi.
Aydınlık geri döndü. Babamın üstü çıplaktı.
Anne: “Yok bir şey. Işığı kapat. Kâbus görmüş. Sen uyu. Ben biraz yanında kalayım. Uyuyana kadar.” dedi.
Işık gitti. Babam gitti. Her yer karanlığa büründü. Annenin elleri beni kucakladı.
Annem: “Uyu güzel oğlum,”
Adil: “Öyleyse git otur.” dedi.
Mustafa koşarak dikenli tellerin arasından geçti. Otların arasına daldı. Dikenli telleri aşarak bize yaklaştı ve yanımızda dikildi.
Naser: “Kopar kafasını!” dedi.
Adil: “Ziyan etmeden kopar!”
Mustafa serçenin kafasını koparıp yere fırlattı. Serçenin kafası yuvarlandı, durdu. Karıncalar etrafını sardı. Serçenin kafasını yerde sürüklemeye başladılar. Adil taşın üstüne oturdu. Serçenin kafasını aldım. Karıncalar yere düştü, otların arasına saklandılar.
Naser: “Bırak yere onu…” dedi.
Mustafa: “Ver ona, onda dursun.” dedi.
Naser: “Dünkü gibi her yeri kana bulaşacak.” dedi.
Adil: “Yine serçenin kafasını bu alsın diye yere mi fırlattın?”
Anne: “Uyu oğluşum. Uyu…”
Serçe çıplak kaldı. Tüyler yere döküldü. Adil onu plastik torbaya attı. Poşeti cebine soktu. Yukarıya çıktık. Bağın sonuna kadar yürüdük. Bağın sonu soğuktu. Yapraklar sallanıyordu. Bir hışırtı sesi duyuldu.
Anne: “Uyu!” dedi.
Babanın gölgesi eğildi.
Baba sordu: “Yine bunu nerelere götürmüşler?”
Anne: “Hişt! Sessiz ol…uyuyor. Konuşma.” dedi.
Odun kokusu vardı. Rüzgâr vardı. Ağaçlar eğiliyorlardı. Adil ağacın altındaydı. Yukarı bakıyordu. Mustafa sapanını lastiği çekip bıraktı. Taş dallara değdi, yapraklar döküldü. Dal kırıldı. Bir şey ‘tap’ diye yere düştü. Mustafa koştu. Eğildi. Doğruldu ve dönüp bize baktı. Gülümsedi.
Mustafa: “Bu da üçüncüsü.” dedi.
Annem odun kokuyordu. Babam odun kokuyordu.
Anne: “Işıkları söndür…bak uyandı.”
Baba: “Tövbe!” dedi.
Anne: “Uyuyor…ışıkları söndür.” dedi.
Adil serçenin kafasını koparıp yere fırlattı. Kapı gıcırdayarak kapandı. Anne ağlamaya başladı.
Mustafa: “Bunun dili çözülmez.” dedi.
Adil: “Kapa çeneni!” dedi.
Mustafa: “Kaldı ki, kim demiş serçe eti yiyenin dili çözülür.”
Naser: “Herkes böyle diyor…sen duymadın mı?”
Adil: “O varken söylemeyin…anlar.”
Baba: “Bir bak bakalım ateşi var mı?”
Annem yüzüme eğildi. Dudaklarıyla alnımı yokladı. Dudakları yanıyordu.
Anne: “Ateşi var. Bak. Teni alev alev yanıyor.” dedi.
Babam: “Tövbe!” dedi.
Babam üstüme eğildi. Elini alnıma koydu.
Anne: “Ya ateşi yükselirse gecenin bu vakti ne yaparız?”
Baba: “Sabah ilk işim kemerimle bu çocuğu morartmak olmazsa, babasıyım demesinler!”
Annem: “Adil ile ne uğraşıyorsun?”
Mustafa serçenin tüylerini birer birer yoldu. Naser kâğıdı yakıp çer-çöpün arasına sokuşturdu. Odunlar alev aldı. Babam karyolanın ucuna oturdu.
Baba: “Hepsi o çocuğun başının altından çıkıyor. Öğlen vakti onları nereye götürmüş kim bilir?”
Annem kalktı. Odadan çıktı. Babam soluklandı ve sırtüstü yatağa uzandı. Aydınlık geri geldi. Annem geri döndü, yere çömeldi. Havluyu suya sokup sıktı ve alnıma koydu. Alnım soğudu. Köpek bağın duvarın arkasında havladı. Tam da bağın kerpiç duvarının bulunduğu yer yani. Ateşin yanında dikildim. Naser patatesleri odunların ortasına attı. Odunlar tutuştu. Mustafa koşup duvarın yanında durdu, fermuarını açıp duvara işedi. Duvarın rengi değişti.
Mustafa: “Elini çek, yoksa yanar.” dedi.
Adil sordu: “Kaç tane oldu?”
Mustafa: “Üç tane!” dedi.
Adil: “Birini Salman’a verelim.”
Mustafa: “Hepsi yalan…dili çözülecek olsaydı bugüne kadar olurdu…bugüne kadar ne kadar serçe avladıysak ona yedirdik…ne oldu? Dili çözülmediği gibi daha da kötüleşti,”
Naser bağırdı: “Vaaaay! Vay!”
Baba: “Düşmedi mi ateşi?”
Anne ıslak havluyu alnımdan aldı.
Anne: “Hâlâ ateşi yüksek!” dedi.
Naser: “Hişt…mızmızlanma…yoksa oturur hepsini kendim yerim…kimseye de bir şey vermem.”
Anne: “Oğluşum uyu! Uyu canım…”
Aydınlık geri geldi. Baba: “Ya asla…”
Anne: “Yok artık…ağzının dediğini kulağın duyuyor mu?”
Baba: “Altı yaşına basacak. Seneye okula gidecek ama hâlâ…”
Anne: “Hâlâ ne?”
Annem bana baktı.
Babam: “Belki de o…”
Annem: “Belki de ne?”
Baba yerinden kalktı. Yatağa oturdu. Anne döndü, ona baktı.
Bağın sonunda, ağaçların yan yana dizildiği yerde, ağaçların ucu sallanıyor, rüzgâr esiyordu. Rüzgâr soğuktu…
Yusuf Ansari1
(Çeviri: Turgut Say)
