0

İKİ KASA EKSİK

Mahalleye taşınmamın üzerinden tam bir yıl geçtiğini, annemin sabah gönderdiği mesajdan değil, bakkalın önündeki eksik iki plastik kasadan anladım.

Her akşam ters çevrilip tavla masasına dönüştürülen kasalar yoktu. Hasan, dükkânın önünde ayakta durmuş sigara içiyor; Radar Batu bisikletinin pedalını geriye çevirerek çıkan tıkırtıyı dinliyordu. Cemil kasanın arkasındaydı. Neslihan ise rafları siliyordu. Sokak, iki kasa eksilince gereğinden fazla genişlemişti. Bir yıl önce olsa bunu fark etmezdim. O zamanlar bakkalın önünde oturan insanları, eve girmeyi geciktiren kalabalıklar sanıyordum. Zaten taşındığım ilk haftalarda sık sık aynı şeyi düşünüyordum: Yanlış mahalleyi seçmişim.

Günlerce, hatta haftalarca bunu düşünüp taşınma planları yaptım. Sessizlik ararken insanların ortasına düşmüştüm. Mahalle, şehrin eski kalmış yerlerinden biriydi. Apartmanların boyası güneşte solmuş, balkon demirleri yıllardır aynı saksıları taşımaktan yorulmuştu. Karşılıklı binaların arasında kalan dar sokak, öğleden sonra erkenden gölgelenir; yaz sıcağında bile serin olurdu. Sokaktan sebzeci geçer, çocuklar top oynar, pencerelerden birbirine seslenen kadınların cümleleri bazen apartmanların arasında asılı kalırdı. Ben ise kimsenin kimseyi tanımadığı yeni binalardan birine taşındığımı sanmıştım.

Çiçek Apartmanı’nın tam karşısında küçük bir bakkal vardı. Tabelasının bazı harfleri güneşten silinmiş, eski meşrubat dolabının kapağı tam kapanmamaktan yamulmuştu. Akşamları dükkânın sarı ışığı kaldırıma vurur, kapısının önünde mutlaka birkaç kişi oyalanırdı. Alışveriş yapan insanlar değildi bunlar. “Hadi, ben kaçtım,” deyip yarım saat daha kalanlardı.

Taşındığım gün annem, yardım etmek için yanıma gelmişti. Ben kolileri salona sürüklerken sessizce aşağı inmiş, bir süre sonra elinde iki poşet ve mahalle hakkında gereğinden fazla bilgiyle dönmüştü. “Aşağıdaki bakkalın sahibi biraz sert mizaçlı,” dedi, ayakkabılarını çıkarırken. Poşetleri mutfağa bıraktıktan sonra elime bozuk para sıkıştırdı.

“Bir ekmek al gel.”

“Ekmek burada.”

“Başka bir ekmek al.”

Demek istediği, “Git, kendini göster de gözüm arkada kalmasın,” idi. Onu kırmadım. Nasıl olsa birazdan gidecek, ben de yalnız kalıp kendimi dinleyecektim.

Kapıya doğru yürürken arkamdan seslendi:

“Bir şeye ihtiyacın olursa yardımcı olurlarmış.”

“Kim söyledi?”

“Karısı.”

“Adını öğrendin mi?”

“Hayır.”

Bir süre düşünüp ekledi:

“Ama bakkalı o yönetiyor, belli. Sevdim onu.”

Bakkalın kapısını ilk kez ittiğimde tavandaki küçük zil sertçe öttü. İçeride deterjan, ekmek ve meyveli sakız kokusu birbirine karışmıştı. Eski vantilatör dönüyor, televizyonda sesi fazla açık bir yarışma programı oynuyordu. Raflarda insanın çocukluğunu hatırlatan bir dağınıklık vardı: birbirine yaslanan ürünler, tam kapanmayan çekmeceler, kasanın yanında üst üste duran veresiye defterleri…Kasada oturan adam para üstü sayıyordu.Başını kaldırmadan sordu:

“Ne lazım?”

“Ekmek.”

Poşeti uzattı. Yüzünde tek bir çizgi bile yer değiştirmedi.

Mahallede herkes ona Bakkal Cemil diyordu. Zamanla mesleği adının önüne geçmiş, adamın kendisinden daha kalıcı olmuş gibiydi. Tam çıkacakken rafların arasından bir kadın sesi geldi:

“Çiçek Apartmanı’nın on iki numarasına taşınan sensin, değil mi?”

Elinde hesap defteri bulunan bir kadın kasaya doğru yürüdü. Saçlarını aceleyle toplamıştı. Yorgun görünüyordu ama gözlerinde, bütün gün çalışsa da sönmeyecek küçük bir canlılık vardı.

Cemil, başıyla beni gösterdi.

“He, bu.”

Kadın bana döndü.

“Yerleşebildin mi?”

“Sayılır.”

Elindeki küçük zeytin paketini poşetime bıraktı.

“İlk günler mutfak kurulmaz.”

“Gerek yoktu aslında.”

“Gerek olup olmadığını sormadım zaten.”

Cemil ilk kez başını kaldırıp ona baktı. Kadın hafifçe gülümsedi.

“Bu mahallede insanlar birbirine biraz fazla karışır,” dedi. “Alışırsın.”

O kadın Neslihan’dı.

Sonradan anladım; mahallenin kimse tarafından seçilmemiş, yine de herkesin hayatından sorumlu tuttuğu kişiydi.

Mahalle Bakkal Cemil’i konuşurdu ama dükkânın ritmini Neslihan ayarlardı. Hangi evdeki sessizlik normalden uzun sürmüş, hangi çocuk okula giderken ağlamış, kimin üç gündür yalnızca ekmek aldığı gözünden kaçmazdı. Birinin eksik para üstünü görmezden gelirken yüzünü değiştirmezdi. Canı sıkkın olana doğrudan ne olduğunu sormaz, poşetine bir demet maydanoz bırakıp “Bugün taze geldi,” derdi. Meltem, kocasını kahveden almaya giderken bakkalın önünden geçtiğinde eline bir şişe su tutuşturur; kadın dönüp teşekkür etmeye fırsat bulamadan başka müşteriye yönelirdi. Kimseyi, yardıma ihtiyacı olduğunu kabul etmek zorunda bırakmazdı.

Ben ilk zamanlar mahallede hâlâ yabancı gibi yürüyordum. Kimseyle göz göze gelmeden apartmana girmek, kapıyı hızla kapatıp kendi sessizliğime dönmek istiyordum. Bir kişi buna izin vermiyordu. Radar Batu. Onun için mahalleye yeni taşınan biri, araştırılması gereken yeni bir vakaydı.

Bir akşam ellerim poşetlerle dolu hâlde apartmana yaklaşırken önümde sert bir bisiklet freni sesi duydum. Dizleri yara içinde, saçları terden alnına yapışmış bir çocuk yolumu kesti.

“Sen yeni çocuk musun?”

“Otuz üç yaşındayım.”

“Olsun. Mahallede yenisin.”

“Elim kolum doluyken de aynı soruyu sormuştun.”

Hiç bozuntuya vermedi.

“O zaman cevap vermemiştin.”

Bisikletini apartman duvarına dayadı.

“Ben Radar Batu.”

“Niye Radar?”

Omuz silkti.

“Bu mahallede herkesin her şeyini ilk ben duyarım.”

Biraz düşündükten sonra gururla ekledi:

“Aslında lakabı kendim koydum ama tuttu.”

İlk kez o gün güldüm. Batu gerçekten de mahallenin dolaşan sesiydi. Hangi apartmanda su kesilmiş, kim kahvede borç yazdırmış, Meltem’in kocası yine eve geç mi kalmış, hepsini bilirdi. Fakat haber getirmek kadar insanları birbirine taşımayı da severdi. Bir süre sonra apartmanın zilini çalmayı bıraktı. Sokağın ortasından bağırıyordu:

“Yekta abi, aşağı gelsene!”

Pencereden başımı uzatıp “İşim var,” diyordum.

“Neyin var?”

“İşim var işte.”

“Evde tek başına ne işi?”

Mahalleye taşınmanın mahremiyetimi bu kadar hızlı ortadan kaldıracağını bilmiyordum.

Yaz bastırdıkça akşamlar uzadı. Çocuklar hava kararana kadar sokakta kaldı. Balkonlardan tabak çatal sesleri geliyor, açık pencerelerden farklı televizyon kanalları birbirine karışıyordu. Akşam saatlerinde bakkal da başka bir şeye dönüşüyordu. Mahallede kahve olmasına rağmen Hasan ile birkaç kişi gelip tavlayı bakkalın önünde oynardı. Plastik içecek kasaları ters çevrilir, tavla kutusu dizlerin üzerine yerleşir, çaylar ince belli bardaklarla el değiştirirdi. Meşrubat dolabının uğultusu, taşların sesine karışırdı. Tak. Tak. Tak. Hasan taşları dizerken her akşam başka bir eski hikâyeye başlardı.

“Eskiden bu sokakta sandalye koyacak yer bulunmazdı.”

Karşısındaki adam sigarasının külünü silkti.

“Sokak aynı Hasan abi.”

Hasan zarı avucunda çevirdi.

“Sokak aynı da oturanlar eksildi.”

Sonra elini kapatıp masaya doğru uzattı.

“Al bak, şimdi çift gelecek.”

Gelmezdi. Herkes gülerdi. İçeriden Cemil’in sesi yükselirdi:

“Siz kahveye niye gitmiyorsunuz oğlum?”

Hasan tavladan başını kaldırmazdı.

“Kahvede oyun var,” derdi. “Burada kimin eve nasıl döndüğü var.”

Cemil homurdanır, birkaç dakika sonra çayları yine kendisi getirirdi. Hasan’ın bardağına şeker atmazdı. Kimin çayı nasıl içtiğini bilmek, dükkânın yazısız kurallarından biriydi. Önceleri Batu’nun her akşam seslenmesine sinir oluyordum. Birkaç gün gelmese rahat edeceğimi sanıyordum. Sonra üç gün boyunca ortalıkta görünmedi. Dördüncü akşam perdeyi düzeltme bahanesiyle cama yaklaştım. Bisikleti duvara yaslanmış mı diye baktım. Sokaktan geçen her çocuğun sesini onunkine benzettim. Aşağı indiğimde Neslihan’a belli etmeden sordum:

“Batu yok mu birkaç gündür?”

“Anneannesine gitti.”

Cemil kasanın arkasından söylendi:

“Üç gün olmadı daha.”

“Merak ettiğimden değil.”

Neslihan başını kaldırmadan gülümsedi.

“Tabii.”

O gece apartmana çıkarken kapımın önünde küçük bir poşet buldum. İçinde iki domates, peynir ve yarım ekmek vardı. Altına buruşturulmuş bir not sıkıştırılmıştı:

“Bekâr adamsın diye aç kalma.”

İmza yoktu.

Ertesi sabah poşeti bakkala götürdüm.

“Bunu siz mi bıraktınız?”

Cemil gazeteden başını kaldırmadı.

“Ben niye bırakayım?”

Neslihan raflara ürün diziyordu.

“Peynir nasıldı?”

Böylece konu kapandı.

Yazın sonuna doğru bakkalın tam karşısına büyük bir süpermarket açıldı. Kocaman camları, parlak ışıkları, otomatik kapıları vardı. İnsan daha içeri girer girmez klimanın serinliği yüzüne vuruyordu. Raflar dümdüz uzanıyor, fiyat etiketleri sarı ve kırmızı kartonlardan bağırıyordu. İlk gün herkes merak edip gitti. Batu, market arabasının içine oturarak reyonlar arasında dolaştı.

“Yekta abi, burada kaybolursun vallahi!”

Bir süre gerçekten herkes oradan alışveriş yaptı. Deterjan daha ucuzdu. Üç paket makarna alana dördüncüsü bedavaydı. Akşamları apartmanlara çıkan insanların ellerindeki poşetler değişti. İlk hafta tavla masası geç kuruldu. İkinci hafta iki akşam hiç kurulmadı. Önceleri bakkalın ekmek kasası akşam olmadan boşalırdı. Şimdi kepenk kapanırken içinde beş altı ekmek kalıyordu. Neslihan rafları her zamankinden uzun süre düzeltiyor, sonra aynı rafa dönüp yeniden bakıyordu.

Bir akşam Meltem bakkala uğradı.

“Maydanoz var mı?”

Neslihan kasanın yanındaki boş kasaya baktı.

“Bugün gelmedi.”

Meltem, “Yarın alırım,” deyip çıktı.

Neslihan o gittikten sonra bir süre boş kasanın önünde durdu.

Cemil yine aynı yüzle kasada oturuyordu. Fakat insan bir yere her gün uğrayınca hangi sessizliğin o kişiye ait, hangisinin sonradan geldiğini ayırt edebiliyordu. Hasan sigarasını yine Cemil’den alıyordu.

“Oranın sigarası tatsız,” diyordu.

Kimse inanmıyordu. Batu marketten cips alıyor, paketi açtırmak için bakkala geliyordu. Cemil bir akşam açacağı tezgâha biraz sert bıraktı.

“Bir gün de aldığın şeyi orada açtır.”

Batu açacağı eline aldı.

“O zaman buraya niye geleyim?”

Cemil cevap vermedi. Batu da ilk defa söylediği şeye gülmedi.

Ertesi akşam işten döndüğümde bakkalın önündeki iki plastik kasanın olmadığını gördüm. Hasan ayakta sigara içiyor, Batu bisikletinin pedalını geriye çeviriyordu.

“Kasalar nerede?” diye sordum.

Cemil raflara bakmayı sürdürdü.

“Gitti.”

“Nereye?”

“Kasaydı zaten.”

Neslihan elindeki bezi katladı.

“Meşrubatçı aldı,” dedi. “Lazımmış.”

Cemil ona kısa bir bakış attı. Neslihan bezi yeniden açıp rafı silmeye devam etti. Hasan sigarasını bitirince eve gitti. Batu bir süre daha oyalandı, sonra bisikletine bindi. Cemil kepengi her zamankinden erken indirdi. O akşam sokak, iki plastik kasa eksilince gereğinden fazla genişledi.

Eve çıktım. Salondaki koltuğa oturdum. Televizyonu açtım ama karşı apartmandan yansıyan ışığa bakmaktan ekranda ne olduğunu anlamadım. Balkonda, taşındığım günden beri kullanmadığım iki katlanır sandalye duruyordu. Annem, “Misafir gelirse lazım olur,” diyerek almıştı. Bana bir yıldır kimse misafirliğe gelmemişti. Ertesi akşam sandalyeleri iki koltuğumun altına sıkıştırıp aşağı indim. Batu beni apartmanın kapısında gördü.

“Ne yapıyorsun?”

“Görmüyor musun?”

“Bunları nereye götürüyorsun?”

“Bakkalın önüne.”

Benden önce koşup dükkâna girdi.

“Cemil amca! Yekta abi bize sandalye getirdi!”

Cemil dışarı çıktı. Sandalyelere, sonra bana baktı.

“Ne gerek vardı?”

“Evde duruyordu.”

“Evin sandalyesi sokağa konur mu?”

“Neden konmasın?”

Cemil sandalyelerden birini açtı, ayaklarının yere düzgün basıp basmadığını kontrol etti.

“Çabuk kırılır bunlar.”

Batu diğerine oturup hafifçe zıpladı.

“Sağlam.”

Cemil ensesine hafifçe vurdu.

“Sen in üstünden, sağlam kalsın.”

Hasan, sanki bütün gün köşede bu anı beklemiş gibi elinde tavlayla çıkageldi. Sandalyelerden birine oturdu, tavla kutusunu dizlerinin üzerine yerleştirdi.

“Bunun yüksekliği daha iyiymiş.”

Cemil dükkâna dönerken söylendi:

“Kasaları beğenmiyordunuz zaten.”

Birkaç dakika sonra elinde çay bardaklarıyla çıktı. Bana uzattığı bardağın içinde iki küp şeker vardı.

“Ben şekersiz içiyorum.”

Elindeki bardağa baktı.

“Onu Hasan’a verecektim zaten.”

Hasan güldü.

“Benimkine de atmaz.”

Cemil cevap vermeden içeri girdi. O akşam büyük alışverişimi karşıdaki marketten yapmıştım. Poşetleri sandalyenin yanına bırakıp Hasan’ın oyununu izlemeye başladım. Batu tavla masasının çevresinde dönüp duruyordu.

“Bir gün devireceksin şu tavlayı,” dedi Hasan.

“Devirmem.”

“Geçen hafta çayı devirdin.”

“O çay yanlış yerdeydi.”

Neslihan, bir müşterinin poşetine ekmek koydu.

“Parayı yarın verirsin.”

Kadın kapıdan çıkarken döndü.

“Unutursam?”

Neslihan hesap defterini açtı.

“Ben unutmam.”

Sonra herkes kaldığı yerden devam etti.

Hasan zarı avucunda salladı.

“Bu sefer çift gelecek.”

Gelmedi.

Herkes güldü.

Cemil içeriden çayları uzattı. Batu, Hasan’ın taşlarından birini saklamaya çalışırken yakalandı. Neslihan rafların arasından çıktı, ayağımın dibindeki market poşetine baktı. Elindeki maydanoz demetini ben görmüyormuşum gibi poşetin içine bıraktı. Bir şey söylemedim. Katlanır sandalyelerden birini biraz daha bakkalın sarı ışığına çektim. Tavla taşlarının sesi yeniden sokağa yayıldı.

Tak.

Tak.

Tak.

Nazceren Çeker

İlgili İçerikler