BEKLEME REHBERİ genzine dolan güneş yağmurlar ve sırrını tutan kız kardeşlerin oldu bakmak oldu, çeşmeler ağlarken seni gören yazı tura atar gibi attın adımlarını...
MONA LİSA TABLOSU
İki dilim pizza yemek gibi bir şeydi seni sevmek.
Hem güzel tadı vardı
Hem de pizza yemek istemediğim güne denk gelmişti.
İki kadeh bir şey içmek gibi bir şeydi. İki kadeh derken, aklım yasaklı maddelere gitse de iki kadeh dediğim; iki meyve suyu içmekti. Birisi sana, biri de bana düşüyordu. Kırmızı masa örtüsü, dört sandalye; masanın üzerinde üç tane de şamdan duruyordu. Karşı duvarda asılı olan resim bana doğru bakıyordu ve senin de arkan dönüktü. Nerede olduğumuz konusunda herhangi bir fikrim yoktu çünkü mekân bulanıktı gözlerimde.
Sessizce eğilmiş, kulağıma fısıltı edasıyla: “Resimde ne görüyorsun?” diye sordun. Benim gördüğüm ne resimdi ne de masada masumca şamdanlarda yanan mumlardı. Mavi gözlerin vardı. Üzerinde taşıdığın kıyafetin güzelliğinde değildi aklım, boynunda taşıdığın inci kolyeye takılmıştım ve gözümü alıyordu. Ellerin incecik, gövdenin güçlü yapısını taşıdığın küçücük boyunla meydan okuyordun bütün ortama. Uzaktan da tanıdık sesler geliyordu. Sezen Aksu’nun sesi her ortamda olduğu gibi burada da duyuluyordu. “Seviyorsun Sezen’i,” diye yakınmada bulundun. Sen sevmezdin. Zıt karakterimiz soğuk yeller estirse de zıtlık bazen aşk demekti. “Zıtlık ayrılık demektir bazen,” yanıtını verdiğinde karşı duvarda hiç kımıldamadan duran resim ise bana göz kırptı. Gözlerim hâlâ bulanık görüyordu. Bizim oturduğumuz masaya elinde tuttuğu menü defteri ile koşar adım gelen garsona bir ara gözüm kaydı. Garson gülümseyen suratıyla menüyü hafifçe benim olan tarafa bıraktı. Sert bir şekilde benim tarafımda duran menüyü eline aldığın anda yüreğimde fırtına koptu. Korktuğumuz anda hissettiğimiz kalp çarpıntısı, bu sefer başka bir durum için bana sinyal vermekle meşguldü. Bir ıslıkla çağırdığın garsona; “İki pizza…” dediğinde, istemediğim yemeğin kararı senin ağzından çıkmıştı. “Ne var bunda yani!” sesini duyduğumda bir sitem işitti kulaklarım. Sessizce nefes alıp verdim. Sinirlendiğim zaman ortaya çıkan bir nefes alışverişi değildi bu, bambaşka bir şeydi.
İki sigara paketi… Bir senin önünde, bir de benim. İki paket ve paketlerin içinde toplamda 40 dal sigara olması gerekiyordu. Kapalı bir mekandı burası. İçmek ne sana ne de bana nasip olmuştu. İçmek de yoktu aklımda. Çakmak da taşımazdım ne cebimde ne de çantamda. Söylediğin pizzalar sıcak sıcak, kırmızı örtüsü olan ama bir o kadar da kırmızı renkli olduğu için kızdığım masanın üzerine kondu. Biri sana, biri de bana gelmişti. İki dilim pizza yemek gibi bir şeydi seni sevmek. Hem güzel tadı vardı hem de pizza yemek istemediğim güne denk gelmişti. “Beni sevmiyorsun o zaman,” dediğinde düşündüm. Boynumu önce sağ tarafa sonra da sol tarafa çevirdim. Mekân bomboştu ve kimse yoktu. Sağda ve solda duran resim tabloları bana Mona Lisa gibi bakıyorlardı. Gözlerimin bulanıklığı bir türlü geçmemişti. Yavaş ama bir o kadar emin şekilde pizza dilimlerini teker teker yemeye başladım. Biri bitti, diğerine geçtim. Diğeri bitti ve bir diğer dilimi yemek istedim. “Seviyorsun demek ki beni,” dediğinde düşünmeye devam ettim. 40 dal sigaradan biri giderse geriye 39 dal sigara kalırdı. Elim gitmedi. Cebinden çıkardığın çakmağı şamdanların üstünden bana doğru uzattığında, düşüncelerimi okuduğun için sana öfkelendim. İçmedim, bekledim ve beklemeye devam ettim. Bekleme aralarında da ufak ufak düşüncelere daldım. O esnada beni ilgilendirmeyen onlarca lakırdılarını dinledim ve dinledim.
Kırmızı masa örtüsü olan, şamdanları bir acayip yanan; karşı duvarda asılı duran resmiyle, uzaktan duyulan Sezen Aksu’nun “Kim bilir önümüzde kaç kiraz mevsimi var,” dediği yerde pizza dilimleri bitti. “Tatlı gelen her şey bir gün biter,” diyen boğuk sesini duyumsadı kulaklarım. Önümde duran meyve suyuna uzandı sağ elim. Yavaş yavaş ağzıma götürdüm ve içimi serinletecek şekilde içtim, doyamadım. Tekrar içmek istedim. Senin önünde olan bitmemişti; öylecene duruyordu ve içilmesi için bekliyordu. Elimi senin tarafına doğru uzattığım esnada elimi tuttun ve masmavi gözlerinle gözlerimin içini okurcasına baktın ve baktın. Uzun geçen bakışmanın ardından; “Ben seni sevmiyorum,” dedim. Cesaret dolu yüreğim bu anı iki ay beklemiş olabilirdi. “Sen beni severdin,” dediğinde utancımdan mı bilmem, boynum sağ tarafa döndüğünde resim tablosu gözlerimde netleşti. Bulanık gözlerim netleştiğinde, görmeye başlamıştım. Belki de sevmezdim, sevdiğimi sanırdım. “Belki de severdin, sevmediğini zannettin,” lafı ağzından çıktığında Sezen Aksu’nun o şarkısının en sevdiğim nakaratı mekânı inletiyordu. Rengine, şamdanlarına, sandalyesine ve pizzasına sinir olduğum bu mekândan kalkma zamanım gelmişti. Ayrılık rüzgârı estiğinde içtiğim meyve suyunun rahatlığı vücudumda hissedilir olmuştu ve gözlerinin rengi maviden kırmızıya çalmaya başlamıştı. Ufak da olsa yaşlar süzülüyordu gözlerinden. Karşı duvardaki resmin gülümsemesi içimde dans ediyordu. Şamdanların ışıltısı sönüyor ve sönüyordu. İki paket sigara masanın orta yerinden kalkıp çoktan terk etmişti buraları. Çakmak da görünürde yoktu. İki meyve suyunun biri içilmiş, bir diğeri dolu da olsa içilmesini bekler vaziyeti almıştı. Ayağa kalktım; yavaş ama emin adımlarla çıkış yoluna doğru yürümeye koyuldum. Arkamdan gelen bir ses duyulmuyordu. Kapıyı kendime doğru çektim. Sağ ayağımı öne attım, arkama bakmadan. Bir ara arkama bakma isteği içime konduğu için başımı arkama doğru çevirdim ve resim bana gülümsemeye devam ediyordu. Sessizce arabama geçtiğimde aklımda ne meyve suyu ne bir dal sigara ne de Mona Lisa tablosu vardı; hepsi bilmediğim mekânın kırmızı örtülü masasının, dört sandalyesi ve üç şamdanı olan yerde kalmıştı.
Kübra Erbayrakçı
