TANRI’NIN ZARİF İRONİSİ KÖR KÜTÜPHANECİ JORGE LUIS BORGES Uzun yıllar Buenos Aires’in bir banliyösünde; sokakları serüvenler vaat eden, görkemli günbatımına doyum olmayan bir banliyöde...
ÖMÜR SU MİSALİ
I
Sıradan bir akşam… Sen dördüncü evladın ile akşam yemeğini yedikten, oradan buradan
konuştuktan sonra; bir zamanlar odalarından insan fışkıran iki katlı, içten merdivenli o eski
günlerinden geriye virane şehir kalıntılarını andıran yapısı kalmış, geceleri fare tıkırtıları olan
evinde tek başına kalacaksın.
Korkmuyorsun yalnızlıktan; insanın içini ürperten o sessizlikten korkmuyorsun. Rüyalarına
girip seni uyandıran, sonra da hüzünlendiren —sen gelin iken “kocakarı” dediğin—
insanlardan bile korkmuyorsun. Şehirdeki araştırma hastanesinde çalışan ve her cuma akşamı
köye, yanına gelen oğlun kaç defadır söz verdi sana, “Televizyonun antenini bağlatacağım,”
diye. Televizyon seyretmeyi aslında pek sevmiyorsun. Kim demişti sana, “Televizyon
izleyenlerin gözlerine ölünce kabirde kezzap dökecekler,” diye? Ondan mı çekiniyorsun?
Öyle de olsa uykun gelene kadar biraz ses olsa fena olmaz hani.
Ama evde öyle bir ıssızlık oluyor ki bu seni korkutmasa da yine de yatağından kalkıp evde
biraz geziniyorsun; pencerenin birini açıp köpeğin Karabaş’ın evin önünde olup olmadığını
kontrol ediyorsun. Gökyüzüne bakıyorsun bazen. Bazen de geçmişe dalıp şu altı odalı koca
evde hane halkının en az on kişi olduğunu maalesef hatırlıyorsun. Nereden nereye, değil mi?
Kaderde sona kalmak da varmış. Ya da hane halkının üzüntülerini, sevinçlerini görmek;
herkesin yaşadığına ortak olmak varmış.
Seni bu köhne dünyada ilk Selime ninen terk etti. Sana iyi bir insan olmayı, dua etmeyi, inek
sağmayı, yemek yapmayı, evinizin önündeki bahçeye lahana ekmeyi öğreten kadın… Senin
için zor olsa da annen, kaynanası öldüğü için pek üzülüyor sayılmazdı. Selime nine vakti
dolduğu ve Rabbine kavuştuğu için mutluydu. Evet, ölüler de durumlarına göre mutlu ya da
mutsuz olabilirler. Selime nineyi hiç görmesem de ben de onu senin kadar çok seviyorum. O
kadar anlattın ki onu… Hele hele onun sana anlattığı, senin de bana anlattığın o güzel
hikâyeler… Elektriğin, televizyonun olmadığı zamanlarda insandan insana nakış nakış işlenen
hikâyeler. Bak, yine içime bir merak duygusu düştü. Acaba bu güzel hikâyeleri Selime nineye
kim anlattı?
Bana pek bahsetmediğin, sadece lafı açıldığında adı geçen Mustafa dedenden sanırım
bahsetmeye gerek yok. Selime ninen ve sen, ikiniz beraber dağdan kuru odun yaptığınız gün
odunları sırtınızda eve getirmiş; sonra da çok yorulduğunuz için odunları tutan ipleri birden
bırakmıştınız. Odunlar olduğu gibi gürültüyle yere düşmüştü. Gürültüyle uyanan Mustafa
deden de Selime nineye onu uyandırdığı için kızmış ve onu dövmekle tehdit etmişti. Bir tek
bunu hatırlıyorum. Sanırım ondan bahsetmemekte oldukça haklısın.
II
Hayat hiçbir zaman senden yana olmadı, değil mi? Selime ninenden mi öğrendin, hep
söylersin: “Ah felek, kimine kürk giydirirsin kimine yelek…” Ne kürk görebildin ne de yeni bir
yelek… Köyünüzün dibinde yeni kurulan devlet çiftliğinde (harada) on beş, on altı yaşlarında
çalışırken bile zordu yaşamak. Sen yine de bir şeyler değişsin diye helalinden kazandığın
paranı kardeşlerine harcardın. Artan paranı saklardın; onu da hayırsız baban çalardı.
Üzülürdün ama elinden bir şey gelmezdi.
Fakat babana bu da yetecek değildi. Seni on yedi yaşında, iki bin lira başlık parası alıp
evlendirdi. Buna evlendirmek denmez ya, seni kocaya verdi. Ama sen buna da “eyvallah”
dedin. İçini acıtan tek şey, dert ortağın Selime ninenin çocukluğunda olduğu gibi yanında
olmamasıydı. Bir şey değişmezdi belki ama yanında olsa daha güçlü olurdun.
Kocan —nasıl desem— tembel, huysuz ve aksi biriydi. Normal şartlarda bin gönlün olsa
birini vermezdin. Ama o zamanlar örf, adet, anane bilinirdi. Büyüklerin söylediğinin üzerine
söz söylenmez; emir demiri keserdi. Bunu şimdiki gençlere anlatsan seninle alay edip üstüne
üstlük akıl verirler. Bekâra karı boşamak kolay misali… “Bir kapıyı kapatan Allah öbürünü
açar,” diye boşuna söylememiş değil mi atalarımız? Mutlu olmak için yine bahaneler buldun.
Kayınpederin ve kayınvaliden… Onlar iyi insanlardı. Sana kızdıkları da oluyordu ama yine de
sana kol kanat geriyorlardı. Bu yüzden Selime nineden sonra kendine yaren onları edindin.
Güzide Hatun; esmer, uzun boylu, mizacı sert olsa da merhametli bir Osmanlı kadınıydı.
Sevdin onu. Ama kader işte, Güzide Hatun da seni bu köhne dünyada yalnız bıraktı. İki
çocuğun olmasına rağmen onun yokluğu sana çok ağır geldi.
Bedriye… İkinci evladın, göz nurun o melek kız bebeği de sen onu evde bırakıp tarlaya
gittiğinde öldü. Sabah emzirip doyurduğun, öpüp koklayıp bıraktığın evladın, eve
döndüğünde vefat etmişti. Bu, şimdiye kadar tarif edemediğin bir acıydı: Evlat acısı. O gün
bugün hep dersin ya, “Allah’ım, düşmanıma bile evlat acısı yaşatma,” diye… Sen öyle
söylüyorsan doğrudur. Biz de bu duaya “âmîn” diyelim.
İlerleyen zamanlarda biri kız, biri erkek iki evladın daha oldu. Onları Bedriye vefat ettikten
sonra hiç evde bırakmadın. Kimseye emanet etmedin. Tarlaya gitsen peşinde götürdün.
Bedriye’den sonra sende çocukları koruma içgüdüsü gelişti. Bu bazen abarttığın için bana
komik geliyor; çünkü artık torun sahibi bir ninesin sen.
Hayat sana güzel yüzünü gösterdiğinden çok, öfkeli ve acı yüzünü gösterdi. Bir gece dedeni
rüyanda gördün. Deden sana, “Perihan, aç ağzını, ciğerini sökmeyeceğim,” demişti. Korkuyla
uyanmıştın. Kocana anlattın, “Hayırdır,” deyip tekrar yattınız. Beşinci evladın Osman, o
ellerinde can verirken kimse bir şey anlamadı. “Nazar” dediler, unuttular. Yalnız senin içinde
Bedriye’den sonra ikinci bir yara daha kanamaya başladı. Hayatta ne yazık ki acıdan da acı
olayların yaşanacağını öğrendin. Bazen ne yapsan ellerinden kayıp gidiyor sevdiklerin.
III
Ama dünya kendi halinde, sanki içinde sen yokmuşsun gibi dönmeye; mevsimler de birbirinin
ardından akıp gitmeye devam etti. Sen yine çaresiz, “Allah kimseye evlat acısı yaşatmasın,”
dedin. Elinden gelen sadece buydu. “Damdan düşenin halini damdan düşen anlar” misali;
kimse seni anlayacak değildi, anlamadı da.
Her şeyi gelip geçici olan dünya… Yaşamak mı? Aslında o da küçük bir rüya. Babandan bile
daha çok sevdiğin, oğlu hayırsız olsa da torunlarına her zaman kol kanat geren aksakallı Hacı
Dede ne yazık ki eltin ile fındık harmanında tartıştıktan ve eve gelip doktorun verdiği perhizi
bozduktan sonra hastalanıp vefat etti. Aradan yıllar geçse de adı hâlâ hayırla anılan Hacı
babanın ardından yedi çocuğun geçim yükü senin omuzlarına kendiliğinden çöküverdi.
Hayatta bazen öyle olur; hiç ummadığın anda bir fırtınayla birlikte her şey altüst oluverir.
Sen bu gemiyi hayırsız kocana rağmen kimseye muhtaç olmadan, tarlada bahçede çalışıp
ineklerine bakarak idare ettin. Ne yapsan olmaz ya bazen, senin hayatın da öyle. Dağın
zirvesinde fırtınaya karşı savunmasızsın; rüzgârın ne zaman eseceği, ne zaman senden bir
şeyler koparacağı belli değil. İlk evladın, ilk göz ağrın, “Ali’m” dediğin oğlun… Yirmi yedi yıl
bebek gibi baktığın ciğer paren vefat ettiğinde o soğuk kasım gecesini hiç unutmadın.
Cenazenin o mis gibi kokusu, oğlunun gülen yüzü acılarını hafifletse de onu özleyecek olmak
tabii ki zordu. Bazı komşularının sana, “Üzülme bacım, Ali zaten bebek gibiydi, ona sen
bakıyordun,” demesine kırıldın. Bu ölüme, onlara kalsa sevinmeliydin! Ama sen yine, “Allah
kimseye evlat acısı yaşatmasın,” duasını ettin.
Bu kadar acıya, derde, ızdıraba dayanabilecek kaç insan vardır? Sen de artık dayanamadın ve
hasta oldun. Doktor sana ve kocana yapılması gerekenleri bir bir anlattı. “Ameliyat olmazsan
ölme riskin var,” denildi. Ama bu, ellerinden bir şey gelmeyen çocuklarından başka kimsenin
umurunda olmadı. Kocan senin hakkındaki senaryoyu çoktan kafasında yazmış, herkese de
her fırsatta —saf birine anlatır gibi— üstüne basa basa anlatmıştı: Ölmen durumunda büyük
üç çocuk evden kovulacak, küçük dördü yetimhaneye verilecekti. Hayırsız kocan da Hacı
Babadan kalan mirası satıp satıp gazinolarda bir güzel yiyecekti. Ki öyle olmadı…
Yüce Mevla’m, sen muhtemelen Selime nine ya da Güzide annen gibi iyi biri olduğun ve
duaların kabul gördüğü için seni kurtardı. Kimsenin aklına gelmeyen, hatta planları bozan bu
durum evde sevinçle karşılandı. Kırk dört yaşında gebe kaldın ve nur topu gibi bir erkek
evladın oldu. Karnındaki ur da doğumda alındı ve iyileştin. Evlatların için “Mücadeleye
devam,” dedin.
Allah sabredenlerle beraberdir, değil mi? Bunu en iyi sen bilirsin. Yıllar sonra işler tam
tersine dönüp kocanın inme geçirmesiyle felç kalmasına pek üzülmedin.
IV
Çocukların artık büyümüştü ve sen de Selime nine gibi torunların ile vakit geçirmeliydin.
Zaman nelere gebe, yaşayıp görüyor insan… Sakat kocana merhametli bir eş ve anne olduğun
için on bir yıl iyice baktın. Ecel durağına gelen ve son yolculuğa çıkmak için hazır olana
kimsenin yapacağı bir şey olmuyor. Bu nedenle kocan öldüğünde ona ağlamadın. Yıllar önce
Allah’a söz vermiştin, “Bu adam benden önce ölürse ona ağlamayacağım,” diye. Sebebi saklı
kalsın aranızda…
“Bundan sonra evde, tarlada, bağda, bahçede işler daha da yoluna girdi,” derken… Yedi
numaralı evladın, ikinci kızın, sizden çok uzak bir köye kocaya kaçtı. Bu olaya sadece siz
değil, koca köy bile inanmadı. Ama yapacak pek bir şey yoktu artık. En zoru buydu; böyle bir
ayrılık yoktu hesapta. Aklının ucundan bile geçmezdi kızının böyle bir şey yapacağı… Ama
olan oldu işte.
Aradan yıllar geçti. Senin dişlerin döküldü, saçların ağardı, belin büküldü. Kızın sana dört
tane torun hediye etti ama sen hâlâ onun kaçtığına inanmadın. İnanmadın ama göğsünde kitle
olduğu ve tedaviye cevap vermeyip vefat ettiğinde, inansan da inanmasan da artık her şey
bitmişti. O, geride bıraktığı dört evladıyla seninle yaşayacaktı. Yüce Rabbim kimleri kimlerle,
nasıl imtihan ediyor değil mi? Ama ne olursa olsun insan alışıyor ya da alışmış numarası
yapıyor.
Bugün pazar; pek sevmediğin bir gün. Sana gelen herkesin “Yarın işimiz var,” bahanesiyle
evine gittiği gün… Evet, birazdan 14.30 minibüsü köy meydanından ilçeye hareket eder. Ben
de burada yaşadıklarınla ve yaşayamadıklarınla seni baş başa bırakıp şehre gideceğim.
Haftaya yeniden seni ziyarete gelir miyim, bilmiyorum.
Zemheri dışarıda karabasan gibi her yere çöktü; hatta davetsiz misafir gibi kapımızı çaldı.
Varsa yoksa soğuk, ayaz, tipi… “Her şey mevsiminde güzel, soğuk bu mikropları öldürüyor,”
diyen yüzler bile ekşi ekşi bakıyor. Ama olsun, bu kara günler de gelir geçer. Bir dahaki
gelişime sana ekmeğin yanında kestane de getireyim; Lokman Usta’nın şu kuzineli sobasında
kavurur, iki lafın belini kırarız. Aklına gelirse Selime ninenden hikâyeler anlatırsın.
Şimdi gidiyorum. Ver öpeyim pamuk ellerini, sonra da Allah’a emanet ol…
Yusuf Yılmaz
