0

Gözlerinde çocuksu bir yalnızlık sezerdim Zeliş ablanın… Adı Zeliha olsa da ona Zeliş abla demek hoşuma giderdi.

Uzun yaz günlerinde, çoğu akşamüzerlerini onun evinde geçirirdim. Bana kız kardeşiymişim gibi yakın davranır, birkaç gün uğramayacak olsam balkondan sesi çıktığınca adımı bağırır. “Hadi gel Sevil! Çay koydum ocağa.” Yazlık evin balkonunda açmış olan şebboylara, güllere, hanımellerine karşı oturur onun gülümseten hikâyelerini dinlerdim.

Neşeliydi Zeliş abla. Anlattıkları hem insanı güldürür, hem hüzünlendirir, hem de düşündürürdü. Karadeniz şivesi ile eşiyle evlenme hikâyesini kayınvalidesini, çocuklarının doğumunu anlatır beni güldürürdü. Almanya’da uzun yıllar yaşamışlar, çocuklarını büyütmek ve biraz birikim yapabilmek için uğraşıp didinmişlerdi. Daha sonra ise çocuklarını Türkiye’de okutmak, Türk insanının örf ve adetlerine göre yetiştirmek niyetiyle yurda dönüş yapmışlar, İstanbul’a yerleşip biraz da İstanbul’da çalışıp çabalamışlardı.

Balkonda oturup çay içmediğimiz zamanlarda yürüyüş yapar, yazlık evlerin yürüyüş yollarında bahçelerin arasından geçerek sahile varır, denizi seyrederdik. Deniz, bazen yumuşak nazlı bir gelin gibi hafiften dalgalanarak sahile vurur, bazen de hırçınlaşarak beyaz köpükleriyle kıyıları döverdi.

Zeliş abla kendisini okutmayarak erkenden evlendiren ailesine karşı unutamadığı bir kırgınlık taşır, her gördüğü insana kardeşlerini okuttukları halde kendisini okuldan alarak erkenden evlendirdiklerini anlatır, fakat eşinin melek gibi iyi kalpli bir insan çıktığını, kendisini bir kez bile üzmediğini söylemeden de edemezdi.

Gerçekten Mehmet amca, Zeliş ablayı el üstünde tutar, sabahları Zeliş abla tatlı uykusundan uyanmasın diye ayak parmaklarının ucuna basarak evden çıkar, saat 10:00 kadar canı isterse yürüyüş yapar istemezse çay bahçesinde oturur sonra sıcak ekmek alarak eve dönerdi.

Mehmet amca ilkokul mezunu olmasına rağmen nice okul okumuş kişilerden daha nazik, daha edep erkân bilen bir insandı. Bazen üçümüz tavla ya da kâğıt oyunları oynardık, biz bayanlar arka arkaya yenilirsek üzülürüz diye mahsustan bize yenildiği zamanlar az değildi. Zeliş abla’nın gülen yüzü hiç beklemediği hatta tam da en iyi günlerim dediği bir zamanda soldu. Edirne’de üniversite okuyan oğullarının okulları yarıyıl tatiline girince Mehmet amca onları almak ve biraz da oğullarıyla birlikte Edirne’de güzel vakit geçirmek niyetiyle yola çıkmış ve nasılsa yağan yağmur sebebiyle kayganlaşan yolda aracı yoldan çıkmış ve yüksekçe bir yerden aşağıya uçmuştu. Oracıkta da hayatını kaybetmişti zaten. Zeliş abla için eşini kaybetmek büyük bir yıkım oldu. Yıllarca kendine gelemedi.

Her yaz geldiği yazlık evine birkaç yıl hiç gelmedi. Mehmet’inin hatıralarıyla dolu bu evde yalnız kalamayacağını, buna dayanamayacağını düşünüyordu sanırım. Mehmet amcayla birlikte büyütecekleri ağaçları, sulayacakları çiçekleri, umutları da yok olmuştu.

İki üç yıl sonra geldiğinde zayıflamış, çökmüş olarak gördüm onu. Sık sık gidiyor, teselli vermeye, yarasına merhem olmaya çalışıyordum.

“Sevil!” diyordu. “Ben çok hatalı davrandım ona karşı. Onun o sevecenliğine, gözümün içine bakışına karşı içinde hep bir hor görme vardı. Onun yüzünden okuldan alınışımın acısını yıllar yılı onu küçümseyerek çıkartmaya çalıştım. O ise sanki bir suçluymuş gibi hep kendini affettirme telaşındaydı.”

Yanıyordu Zeliş ablanın içi “Ah!” diyordu. “Ben onu anlayamadım, ben ona gereken değeri veremedim. İlkokul mezunu diyerek onu küçümsedim. “Ah! Benim aptal kafam! Evliya gibi bir kocam vardı da kıymetini bilemedim.”

Eşine karşı yaptığı haksızlığı yıllar yılı söyledi durdu. Her önüne gelen eşinin nasıl bir melek olduğunu, kendisinin ise ona karşı nasıl zalimane davrandığını anlatıp hayıflanıyordu. Artık şen şakrak hikâyeleri anlatmayı bırakmıştı. Onun neşeli hikâyelerine eğlenip gülenler ondan kaçıyorlardı. Geleni gideni kalmamıştı. İstanbul’dan gelip günlerce kalanlar, bedava kalacakları yazlık evinin hatırına bile gelmez olmuşlardı. Çok zor olsa da sonunda yalnız kalmaya da alıştı Zeliş abla. Her gün ben ziyaret etmeye çalışıyordum kendisini. Dert yanıyordu bana.

“Hülya’ya dedim gel bir hafta kal, ‘yok işim var gelemem’ dedi. Selma’ya dedim o da ‘yok’ dedi. Kimse gelmiyor artık bize Arada çocuklarım da gelmese tamamen yalnız kalacağım iyi ki sen varsın.” diyordu.

İnsanoğlu neye alışmıyor ki, sonunda Zeliş ablada Mehmet amcanın ölümüne alıştı. Ara sıra da olsa yüzü gülüyordu. Sahil boyundaki yürüyüşlerimize başladık biz de…

Issız koylara gidiyorduk çoğunlukla. Kumların üzerine oturuyor martıların denize dalıp balık çıkarışlarına bakıyor, denizin içilecek kadar berrak temiz sularına ayaklarımızı sokuyorduk. Ne kadar ısrar etsem de onu suya sokmam mümkün olmayınca, ben, sıcaktan iyice kızışmış olan vücudumu sulara bırakıyor, bıkana kadar yüzüyordum. O da hüzünlü gözlerle beni seyrediyordu.

Geçtiğimiz yıl babamın rahatsızlığı sebebiyle yazlık evimize gelemedim. Ama ara ara Zeliş ablayı arayıp hatırını sormaya çalıştım. Bir tuhaflık olduğunu sezmişsem de konduramamıştım. Zeliş ablayı aradığımda “Kimsin, hangi Sevil? Aaa! Allah canını almasın, sen misin Sevil! Ben de hangi Sevil diyordum içimden.” gibi sözleri tuhafıma gitse de üzerinde durmamıştım.

Bu yaz, anneciğim babacığımın sağlıkları iyi olunca yemyeşil ormanlarını, zeytin ağaçlarını, mavi suları, erkenden öten kumruları, yüzümü okşayan temiz rüzgârı özlemiş olarak koşmuştum güzel köyüme ve tabii Zeliş ablaya da.

Kahvaltıdan sonra bir tabak sıcak kurabiye yapıp çaldım kapısını. Beni epeyce beklettikten sonra açtı kapıyı. Avurtları çökmüş, gözaltları morarmış, yüzündeki çizgiler derinleşmiş, vücudu kamburlaşmış bambaşka kadın duruyordu karşımda. Tanınmayacak kadar değişmiş, yaşlanmıştı Zeliş abla.

“Buyurun, kimi aradınız?” dedi O kadar şaşırmıştım ki…“Benim… Ben Sevil…” dedim. Gülümsemeye çalışarak beni tanıdığına dair hiçbir işaret yoktu. “Aşk olsun Zeliş abla.” dedim. “Yan komşun Sevil”

Tanımadığına emindim ama sanki tanımış gibi yaptı.

“Allah canını almasın! Ben de hangi Sevil diyorum, ne zaman geldin?”
“Dün geldim.” Bir yandan da gözünün içine bakıyorum beni davet edecek mi diye merak içinde. Kuşkulu ürkek bir sesle;
“Geçsene içeri…” dedi Terliklerimi çıkararak girdim içeri.
“Yalnız mısın? Kimse yok mu?” dedim.
“Her zaman ki gibi…” dedi.
“Oğulların gelmiyor mu?”
“İkişer gün kaldılar gittiler.”
O gün onu tedirgin etmemek için fazla kalmadım yanında. Ertesi gün yeniden gittim. Yine beni tanımadı.
“Buyurun…”
“Benim Zeliş Abla Sevil…”
“Sevil! Allah canını almasın Sevil, yeni mi geldin?”

Bozuntuya vermeden “Yeni sayılır.” dedim. O gün onu aldım dolaştırdım, çay bahçesinde koruk içirdim. Biraz konuşsun açılsın istedim. Eskilerden anlattı durdu. Çocukların küçüklüğünden, Almanya’daki hayatından… Bölük pörçük tutarsız anılardı anlattıkları.

Zeliş abla için endişelenmeye başlamıştım. Ama ona bir şey belli etmedim. Gelişimin haftası bile olmamıştı. Bir başka yazlık komşumuz olan Hafize abla geldi kapıya. “Sevilciğim,” dedi. “Zeliş kapıyı açmadı bugün bana, camdan gördüm. Yüzü de sapsarı. İyice tuhaf geldi bana hareketleri.”

Hafize ablayla beraber, Zeliş ablanın kapısını çaldık. Ama hiçbir cevap alamadık. Kendisi de hiç görünmedi. Cama dahi yaklaşmadı. Cep telefonumdan defalarca aradım cevap vermedi. Komşular da meraklanmıştı. Ne yaptıysak Zeliş abla kapıyı açmadığı gibi kendini de göstermiyordu. Hafize ablada küçük oğlunun telefonu varmış. Oğlunu arayarak annesinin durumunu anlattık. Her iki oğlunun da dükkânlarını bırakıp yola çıkmaları imkânsızmış.
“Siz en iyisi 182 yi arayın.” dediler. “Biz gelene kadar annemizi hastaneye götürsün.”
Yapacak başka şey olmadığı için 182 yi aradık mecburen fakat Zeliş abla ambulansa da kapısını açmadı. Pencerenin kımıldayan tülünden onun oradan bize baktığını sezebiliyordum. Mecburen jandarma, polis, itfaiye hepsi girdi araya.

İtfaiye arabası, polis aracı, ambulans hepsi sıra sıra dizildiler. Akşam olmadan Zeliş ablayı evden çıkarmak istiyorduk. Kapı açılmayınca mecburen kapı kırılarak eve girilebildi.

Zavallıcık, korku içinde büzüşmüş bir halde bulunabilmiş. Zorla ikna edilerek ambulansa bindirilmek için götürülürken göz göze geldik kendisiyle.
“Alacağın olsun Sevil…” dedi bana. “Kocamın arabasını bozdun şimdi de beni öldürecektin değil mi?”

Nihal Danışman

Leave a Comment

İlgili İçerikler