0

Kalktı, kuzineye yaklaştı, kapağını açıp patatesleri çevirdi. Külünü çekti.

“Biraz kömür atam da canımız ısınsın,” diye söylenerek dışarıya kömür almaya çıktı. Kapının önündeki biriken karları görünce, “daha demin, daireden dönünce küremiştim,” diye mırıldanarak omuzlarını boynuna doğru birleştirdi, tipinin savurduğu kar tanelerinden kendini koruyarak, kömürü alıp içeriye girdi.

İrili ufaklı taşlarla çevrili, kapısı olmayan bahçede rüzgâr ile karın dansı sürüp gidiyordu ezelden beri…

“Allah dışarıda kalanların yardımcısı olsun!” dedi içeri girince. Kömürü attı. Koltuğa oturduğunda Hamza’nın pürdikkat yapmaya çalıştığı ödeve daldığını gördü. Bu el yazısı da nerden çıktı, diye düşündü. Karısı Hacer, çekirdek çıtlatarak televizyonda izlediği dizisine bakıyordu; sanki o anda sobalı, çatısı damı çatır çatır dökülen bir evde değil de dizideki konakta yaşıyormuş edasıyla,

“Kız kalk, bir çay koy!” deyince birden suratını ekşitti, mutfağa gitti hızlı adımlarla. Elinde çaydanlıkla odaya girdi, sobaya yöneldi. Çaydanlığı sobanın üzerine koyarken sobanın üzerine düşen damlacıklar cosladı. Cos… Bu ses… İşte bu ses, sanki yüzyıllardır, aynı evde aynı insanların arasında aynı kalın duvarlara çarpa çarpa ortalığı çınlatan ses…

“Gazeteler de sürekli ekonomik krizden bahsediyor; ‘harcamalarınıza dikkat edin, bu kış uzun sürecek!’ diye söylenip duruyorlar,” dedi daireden her gün getirdiği gazetenin sayfasını çevirirken. Karısı oralı olmadı. Rüyasına dalmış, kendisini kadın aktörün yerine koymuş, dalmış gitmişti yine…

“Hacer sana söylüyom kız, yine dalıp gitmişsin hanımının konağına!” dedi uykulu bir bakışla.

“Hele bir dur Mirza!” dedi, kabukları koyduğu bakır kabın içine düşen yemediği siyah çekirdeği ararken.
Kadın milleti değil mi, dünya batsa umurlarında olmaz, diye düşündü. Üstüne anasının yıllar önce ördüğü hırkasını alarak sigara içmeye hole çıktı. Kapıya dayandı, bahçedeki uçuşan karları izlemeye başladı.

“Bu memlekete de ne yaman yakışıyor kar,” diye mırıldandı. Etraftaki evlere baktı; pencerelerdeki ışık huzmeleri tipiyle birlikte silikleşiyordu. Derin bir nefes aldı sigarasından, izmaritini küllüğe attı; kapının önündeki karı avuçladı, ufaladı. Omuzlarını boynuna doğru çekerek içeri girdi.

Sabah her zamanki gibi karısından önce kalktı, üstüne bir hırka aldı, sobayı yakmak için yazdan kıydığı odunları getirdi; soba çatırdadı… Sobanın çatırtısını değil de sıcağını tekmil bedeniyle duyumsayan Hacer, üstü başı dağınık bir vaziyette mutfağa gidip çayın suyunu koyduktan sonra elini sobanın üzerine doğru tutarak,

“Eşik kardan geçilmiyor, hafta sonu biraz kömür yığmak lazım hole, ”dedi elleriyle gözlerini ovuşturarak.

“Hele bir hafta sonu gelsin, hallederiz,” dedikten sonra “insan bir günaydın der kocasına,” diye söylendi kaşlarını kaldırarak. Öteki oralı olmadı, omuz silkti, uyuyan oğlunu kaldırmaya gitti. Günaydın demesini öğrenemedikten sonra ne işe yarar ki izlediklerin, okudukların, söylediklerin, diye düşündü. Sobanın arkasındaki kapıdan oğlu göründü avucunun içiyle gözlerini kaşıyarak,

“Baba öğretmen oyun hamuru istedi.”

Oğluna gülümseyerek baktı:

“Ulan hep anamı sorarlar, babamı soran yok!”

Sonra sarı yağlarını bala katarak kahvaltılarını ettiler. Yola düştüler.

Arnavut kaldırımlı caddede yürürken, ayaklarını her kara basışlarında çıkan ses, bu şehirde yaşamanın en güzel yanıydı. Hele oğlunun gittiği eski Rus mimarisi okula bakınca büyülenirdi. Hamza’yı öptükten sonra o büyülü, sanki hâlâ içinde kara kalpaklı sert yüzlü adamların dolaştığı o binaya baktı, oğlunu uğurladı. İnsan bu sokaklarda yürürken taşın can verdiği binaların eski hâlini, daha önce kimlerin yaşadığını, hatta şehrin inşa edildiği zamanlardaki insanların yaşamını merak ediyordu; hatta gülümseyişlerini ayazın ortasında, hatta savaşları biteviye uzayıp giden, hatta farklı kültürden olmasına rağmen birbirine benzeyen taslardan içtikleri çorbaları ve sonrasında öteki olmanın nasıl tohumlandığını… Sonra ta dedesinden babasından miras kalan âşıkların dizeleri gelir aklına: “Can sağ iken yurt vermeyiz düşmana…” Kafası karışmıştı gene. Çalıştığı, yine eski bir Rus yapısı olan binaya gelmişti geçmişle bugün arasındaki köprüde gidip gelirken. Kapıdan içeri girmeden paçalarındaki karı temizledi, içeri girdi, odasına geçti. İzzet yine erkenden gelmiş çayı demlemişti.

“Günaydın İzzet .”

“Günaydın Mirza,” dedi, “müdürün odasının peteği yine su kaçırıyor, hele sen ona bak da ben de kazana su ekleyeyim.”

Odaları gözden geçirdi, çöp bidonlarındaki kâğıt parçalarını bir araya getirip geri dönüşüm kutusuna attı. Perdeleri düzeltti. Alet çantasını getirip müdürün odasındaki kalorifer peteğinin yanına koydu. “Bir bardak çay alam da içim ısınsın,” dedi kalpaklı Atatürk posterine bakarak.
Ocağa girince İzzet,

“ Cuma günü sen postaneye gittikten sonra müdür beni yanına çağırdı, tasarruf yapacağımızdan bahsetti. Kullandığımız bütün malzemelere dikkat edecekmişiz, haberin olsun.”

“Bakarız, tamam,”dedi çok da bir şey anlamamış bir edayla. Bardağındaki çaydan bir yudum alıp müdürün odasına gitti. İşini bitirip son cıvatayı sıkarken müdür girdi içeri.

“Günaydın müdürüm, ”dedi.

“Günaydın Mirza, sonunda hallettiniz!”

“Evet müdürüm, bu sefer cıvataların hepsini yeniledim,” dedi müdürünü memnun etmek isteyen bir ses tonuyla. Malzeme çantasını toplayıp çıkarken müdür,

“Ha, Mirza, İzzet’le konuştun mu bilmiyorum. Bundan sonra tasarruf tedbirleri alıyoruz. Gereksiz hiçbir malzemeyi kullanmıyoruz.”

“Tamam efendim.”

“Bu arada camları lüzum olmadıkça açmayın. Yakıt tasarrufu da yapmalıyız.”

“Dikkat ederim, efendim.”

“Evlerinizdeki harcamalarınıza da dikkat edin! Durum ciddi,” dedi kaşlarını kaldırarak.

Koridordan geçerken, müdürün sesi yüksek odanın tavanına çarptıktan sonra bütün koridorda yankılanıp tek tek diğer odalardaki herkesin ensesinde soğuk bir esintiye sebep olmuştu sanki.

“Herhalde bu kriz etkileyecek hepimizi,” diye mırıldandı. Bizim kadına da anlatmak gerek bunları, diye düşündü. Kendi kendine söylendiğini gören İzzet,

“Bir şey mi dedin Mirza?” dedi elindeki bezle oynarken.

“Müdürün dedikleri aklıma takıldı İzzet, adam doğru söylüyor, dikkat etmemiz lazım: hem burada hem evde.” Başını sallayarak onay verdi İzzet.

Daireden eve dönünce markete uğradı. Sabah Hacer’in verdiği yoklar listesini çıkardı. Birden müdürün dedikleri geldi aklına. Her şeye zam gelmeden kuru gıda alayım, diye düşündü. Kâğıtta yazılı olanların bir fazlasını aldı, ellerinde poşetlerle Arnavut kaldırımlı yolda yürürken katır kutur adımları arasında oğlunun okulu ilişti gözüne, gülümsedi. Akşamları okul çıkışına yetişemediğinden Hacer alıyordu Hamza’yı. Tam eve girecekken ayağı kayar gibi oldu, bahçe kapısının önü gene buz tutmuştu. “Hay Allah! Daha dün temizledim, birisi kayıp düşmeden kül dökeyim.” dedi. Poşetleri Hacer’e verdi, kül kovasını aldı, buz tutmuş yerin üzerine döktü. İçeri girdi.

“Bir dediğimi iki almışsın adam. ”dedi poşetleri boşaltırken Hacer.

“Fazla mal göz çıkartmaz!” dedi eşofmanlarını giyerken. “ Dün sana gazeteden okumuştum, kriz kapıda diye. Bugün de müdür aynı şeylerden bahsetti.” diye devam etti çemkiren bir dille. Diziden başka ciddiye aldığı ne vardı acaba bu kadının, diye düşündü. Ellerini yıkamaya gitti, döndü, oğlunun başını okşayıp öptü. Sobaya kömür attı, boş boş televizyondaki gölgelere baktı.
Bundan sonraki her gün, iflas eden şirketlerin, yuvası dağılanların, köprüden atlayanların, umudu kalmayanların, kara kara haberlerin kulakları tırmalayan sesleri duyuldu o boş kutunun içerisinden.

Daireden dönerken parası yettiğince kumanya alıp krize karşı kışı daha rahat geçirmenin hesabını yaptı. “Yeter, Mirza yeter!” demişti bir gün karısı daha fazla dayanamayarak. Belki bir yıl yetecek kumanya almıştı.

“Olsun, Hacer. Dairedeki herkes aynı benim gibi. Evin yolunu tutan birkaç öteberi almadan geçmiyor marketlerin önünden.” dedi zafer kazanmış, vakur bir edayla.

Bir akşam yine, pencereleri kalpak giymiş evlerin önünden geçerken, bir evin bahçe çeperinin üzerinde boş şarap şişesi gördü. Aklına, daireye geçen yıl atanan Aras’ın söyledikleri geldi:

“Bu dünya boş Mirza Bey! Her şey o kadar ağır ki… Tüm bu yükten kurtulman için Dionysos’un insanlara armağan ettiğinin kıymetini bilecen!”demişti kendinden emin bir gülümseyişle.

“Dionysos kim Aras kardeş? Hem insana ne armağan etmiş bu zat?”

“Şarap armağan etmiş, başka ne olacak!”

“Şarap mı?”

“Şarap ya ne sandın! Bu yükten nasıl kurtulursun içmeden.”

Hatırlayınca kafasını iki yana sallayarak güldü. Şu ‘hayatın yükünü’ öğrenemeden tayini çıktı adamın, diye düşündü. “Hayatla falan karıştırma kafanı yine, yaşa gitsin be yav!” diye, Trakya şivesiyle mırıldandı sessiz ve kimsesiz karların üzerine basa basa yürüdüğü sokakta. Bir nefesle doldurdu ciğerlerini mis gibi ayazla… En son şarabı Edirne’de askerliğini bitirdiği gün arkadaşlarıyla içmişti. Otobüsün kalkmasına saatler vardı. Bitlisli Baran, “Hadi kalkış saatine kadar kafaları çekek,” demişti. Otobüse bindiklerinde o kadar sarhoşlardı ki daldıkları uykudan saatler sonra muavinin zorlamalarıyla uyanmışlardı.

Bakkal Haydar’ın dükkânına girdi. Bilinen marka bir şarap aldı, oğluna çikolata, karısına da üç bardak çekirdek. “ Madem öyle biz de hayatın yükünü hafifletelim,” dedi Haydar’ın yüzüne bakarak. Haydar, anladığını bıyıklarının altında hesapsızca gülüşünden belli etti. Belki o da tanıyordu Dionysos’u, kim bilir!

Hızlı adımlarla, karda izler bırakarak, genzini yakan yanmış kömür kokuları arasında evinin bulunduğu eski ama hâlâ capcanlı bir ruhu olan sokağına girdi. Sokak lambaları yanmıyordu gene. Hacer şarabı görünce çemkirmezse iyidir, diye düşündü. “Aman sende, gecenin zıkkımına kadar izlediği dizilerde neler yoktu ki!” diye söylendi ıslık çalarcasına. Bahçenin kapısındaki buzlar adım attıkça çatırdamaya başlamıştı. Ne kadar kar yağsa da rüzgâr burada karın birikmesini engelleyip sürekli kaygan bir zemin oluşmasını sağlıyordu. Birden bir köpek havladı, ayağı kaydı; o kısa anda taştan çeperlere tutunmaya çalıştı ama olmadı. Kafasını çepere çarpmasıyla yere düşmesi bir oldu. Sımsıcak bir şeyin ayaklarından tüm vücuduna yayıldığını hissetti, alabildiğince geniş gökyüzüne, yıldızlara iliştirdi bakışlarını. Hacer, dizisini izlemeyi bırakmıştı, tedirgin bir halde pencereden dışarıya baktı. Sofra öylece kurulu bekliyordu. “Oğlum, baban nerede kaldı?” diye sordu Hamza’ya medet umarcasına. Bu saate kadar hiç kalmazdı, diye düşündü. Ayağa kalktı, pardösüsünü giydi, oğluna dönüp erkek kardeşinin yanına gidip geleceğini söyledi; artık saklayamadığı titreyen elleriyle kafasını okşayarak. Kardeşi iki ev ötedeydi. Ayakkabılarını giydi, Hamza, annesi çıkana dek arkasından baktı. Tam salona girecekken annesinin çığlığını duydu. Koşarak bahçeye çıktı. Kar hızlanmıştı. Annesinin feryatları kulaklarını tırmalıyordu. Babasına baktı. Beyazın üzerine yayılan koyuluğu gördü; kırılan şişeyi görmedi.

Sinan Şuekinci

Leave a Comment

İlgili İçerikler