OKUMAK, YAZMAK VE TARİHE NOT DÜŞMEK Çağımızın vebası; okumadan yazmak, anlamadan okumaktır. Okumak nefes almak, yazmak ise su içmek gibidir. Okumanın ve yazmanın tadını...
SEKERAT
Kimse bilmezdi ama göz kapakları her aralandığında, sanki odanın duvarları çöker, zamanın çizgileri silinir ve onu geçmişin en acı yerine, hatıraların en keskin noktasına geri atardı. Odanın içindeki ağır koku, sessizliğin uğultusu ve arada bir duyulan mırıldanmalar, onun zihnindeki fırtınayı saklamaya yetmiyordu.
Ve işte o anlarda, kadın her defasında aynı sahnenin içine düşerdi: Hayatını boyunca hiç unutamadığı o büyük acıya.
Bağların, buğday tarlalarının, toprak yolların birbirine karıştığı, yaz sıcağıyla titreyen bir gün… Köyün üzerinde toz bulutları yükseliyor, güneş her şeye sarı bir mühür vuruyordu. Çocuk seslerinin yükseldiği o gün, küçük bir tepenin arkasında iki kız kardeş oynuyordu. Biri on yaşında, diğeri altı. Ablanın elini tutan o minik avuç, hayata duyduğu saf güveni taşıyordu.
Annesi o sabah uyarmıştı:
“Bağa gidin ama kardeşine göz kulak ol. Dikkat edin başınıza bir şey gelmesin.”
Hayat bazen bir cümleyi sınamayı severdi. Bağın ucunda yaşlı bir dut ağacı vardı. Çocuklar pek yaklaşamazdı; çünkü ağacın hemen dibinde yıllar önce kazılmış, unutulmuş bir kuyu bulunurdu. Üstü kısmen toprakla örtülmüş, etrafı yabani otlarla sarılmış, kimsenin hatırlamak istemediği bir karanlık çukur.
Küçük kız, dalından sarkan dutları görünce sevindi. İncecik parmaklarını uzattı. Ayakları toprağın üstünde kaydı. Abla, hemen yakınındaki derenin sesine kulak kabarttığı için birkaç saniyeliğine yüzünü başka o yöne çevirmişti. O birkaç saniye bir ömrün yükü olacaktı, nereden bilebilirdi?
Sonra…
Küçücük, yırtıcı bir çığlık. Ardından sessizliğin en ağır hâli.
Ablanın haykırışları köyün sıcağını parçalıyordu. Küçük ayakları toprağı döverek kuyunun yanına koştu. Parmaklarıyla toprağı eşeledi, taşlara tutundu. Yalvardı, ağladı, nefesi kesilinceye kadar bağırdı. Fakat kuyu, yıllardır beklediği karanlık açlığını bir anda doyurmuştu.
Köylüler geldiğinde güneş henüz batmamıştı ama ışığı utançtan solgundu. Küçük kızın cansız bedeni yukarı çekildiğinde, ağaç bir daha hiç dut vermedi. O gün, o bağ, o kuyu… hepsi kadının ömrünün yetmiş yılında kapanmayan bir yara olmuştu.
Yıllar geçti. Aile dağıldı. Bağ satıldı. Kuyu kapatıldı. Dut ağacı kurudu ama abla, içindeki suçluluk duygusunu asla kapatamadı. Her gece bir yüz, bir ses, bir çığlık… yüreğine yeniden çökerdi.
Sonra sessizlik.
Kadının yaşadığı odada, bir gün akşamüstü perdelerin arasından solgun bir ışık süzüldü. Nefesi yavaşladı. Ellerinin titremesi durdu. O anı kimse fark etmedi ama odanın içindeki hava değişmişti. Sanki biri, yıllardır gelmesi beklenen biri, içeri adım atmıştı.
Yatağın kenarına bir gölge eğildi. Sıcak bir el, kadının soğuyan eline dokundu.
Kadın gözlerini araladı. Zaman o anda durdu. Çünkü karşısında, yetmiş yıldır hasretini çektiği kız kardeşinin yüzü vardı. Çocukluğunun gök mavisi gözleriyle, hiç büyümemiş gülüşüyle…
“Korkma abla!” dedi bir ses, yılların gerisinden gelen. “Ben buradayım.”
Çırpınan nefesi, dalgalanan bakışları, belirsiz mırıltıları hep o anıyı yaşıyordu. Son çırpınışlarında bile o kuyunun karanlığındaydı.
Kadın, kardeşinin elini sıkıca tuttu. Gözlerinden bir damla yaş süzülmüş ve yüzünde, yetmiş yıldır ilk kez gerçek bir huzurun çizgisi belirmişti.
Son nefesini, sekerattaki kavuşma sonrası, bir dua gibi vermişti.
Muhammed Balaban
