0

TOZLU SAYILAR

Uzaktan çalışma dönemimiz yöneticimizin kararıyla bitmişti. Evdeyken her şey daha kolaydı; sanki zaman bile daha temiz akıyordu. Yeniden bu binaya dönmek, yıllardır kullanılmamış bir odanın tozuna bulaşmak gibiydi. Üstelik ilk güne toplantı koymuşlardı. Toplantının başlamasına yirmi beş dakika vardı. Elimi yıkayıp gelsem kendimi daha iyi hissedecektim. Zaten tüm notlarımın üzerinden yirmi sekiz kez geçmiştim. Yirmi sekiz; tekrar etmek için güvenli sayımdı. Daha önce yirmi sekiz kez tekrar ettiğim toplantıda hiç kekelememiştim.

Doksan dört adımda tuvalete ulaştım. Elimi yıkarken saymaya başladım. Fakat “temiz” sayısının kaç olduğunu hatırlayamadım. Evde yüze kadar saymam yeterliydi ama iş yerinde? İki yüz müydü? Telefonuma her iş için gerekli süreleri not etmiştim ama bu ıslak ellerle telefona dokunamazdım. Ellerimi yıka, kurula, çantayı aç, telefonu çıkar, notu bul, tekrar yıka. Çok uzun, çok dağınık, çok tehlikeli.

Evde yüzse, burada üç yüze kadar saymam yeterli olur, diye düşündüm. En azından bugünü kurtarırdım. Bunları düşünürken kaç saniye geçmişti? Sıfırdan başlamalıydım. Bir de musluğun kolu vardı. Elimi yıkadıktan sonra ona dokunamazdım. Havlu kâğıttan uzun bir parça koparıp üzerine sabun sıktım. Musluğun kolunu, ardından musluğu derken lavaboyu da sabunlamaya başladım. Bir dahaki gelişimde mutlaka ıslak mendil getirmeliydim. Peki tüm bu temizlik için kaça kadar sayacaktım? Bin? Yok, yetmez. Bin beş yüz, evet yeterli olurdu. “Tamam düzen bu” deyip saymaya başladım. Bir, iki, üç, dört…

Sayarken zihnim gevşedi, ben çocukluğumdaydım. Canım süt çekmişti. Babaannem sütü birkaç taşım kaynatırdı; bir kısmını yoğurt yapar, bir kısmını kavanozlara pay ederdi. Ama o kavanozları öyle bir kapatırdı ki, onun dışında kimse açamazdı. Şimdi istesem, kahvaltı dışında süt içilmez derdi. Oysa komşumuzun kızı Nermin istediği zaman içiyordu. Bu kural sadece bizim evde miydi, yoksa onların bu kuraldan haberi mi yoktu, bilmiyorum. Hiç soramadım. Belki de annesiz evlerin kuralıydı bu.

Annemi hiç göremedim. Beni doğurduktan üç gün sonra ölmüş. Beni de babaannem ve babam büyüttü, ama çoğunlukla babaannem. Babaannemi severdim; hem sevmeyip ne yapacaktım ki. Kötü biri miydi bilmiyorum ama kuralları vardı. O kurallar da kahvaltı dışında süt içilmez gibi, sadece bizim eve ait şeylerdi.

Mutfağa girmek yasaktı mesela. Tuvalete girince çamaşır suyuyla temizlik şarttı. Üstümü kirletemezdim. Okulda koşup düşmem yasaktı. Yemek yerken üzerime peçete sermeliydim. Masaya iyice yaklaşmalıydım. Ne üzerime ne yere bir şey dökülmemeliydi. Kirli ellerle hiçbir yere dokunamazdım. Okuldan gelince, çoraplarımı yıkayıp sobanın koluna sermeliydim. Özellikle hastalanmamalıydım. Böyle uzayıp giderdi işte… Çoğuna alışmıştım ama süte dayanamıyordum. Keşke ben de canım istediğinde içebilseydim.

Gizlice mutfağa girdim. Dolabı açtım. Kavanozdaki sütü görünce yüzüme kocaman bir gülümseme yayıldı. Dokundum ama cesaret edemedim, hızlıca çıktım. Babaannem pencerenin önünde, her zamanki gibi ağzında sakızı, elinde bitmeyen örgüsü, bir gözü pencerede bir gözü ilmeklerdeydi. Odaya girdiğimi bile fark etmedi. Hep birini beklediğini düşünürdüm. Beklediği gelse mutlu olurdu, mutlu olsa belki kurallar bile değişirdi. Ama beklediği her neyse asla gelmiyordu.

Sessizce odadan çıkıp yine mutfağa döndüm. Dolabı açtım, sütü biraz daha izledim. Kapağını açabilir miydim acaba? Belki bu sefer iyice sıkmamıştı. Denedim ama açamadım. Babaannem açamadığında bir bez kullanırdı. Ben de kavanozu tezgâha alıp öyle denedim. Fakat kavanoz elimden kaydı ve düştü.

Önce dehşete kapıldım ama sonra sekiz yaşındaki ben, kırıkların üzerindeki güneş yansımalarına hayran kaldım. Süt, zihnimde bir denize, cam kırıkları gemilere dönmüştü. Parmaklarımla süte dalgalar yapıyordum. Sanki bir geminin güvertesinde rüzgâra kollarımı açmışım gibi özgür ve huzurluydum. Ne kadar sürdü bilmiyorum. Babaannemin sesiyle irkildim.

“Yine mi mutfağa girdin sen?”

Hiç ses çıkaramadım.

“Süt mü döktün sen?”

Kafamı kaldırdığımda buz gibi yüzü karşımdaydı. Anlamıştım ki, oyun çoktan bitmişti.

“Ben sana mutfağa girme diye boşuna mı diyorum? Sürekli bir şeyi deviriyorsun. Zaten neyi beceriyorsun ki? Bir de başına oturmuş ne yaptığın belirsiz. Çabuk topla ortalığı.”

Yavaşça cam kırıklarını toplamaya çalışırken yine kızdı.

“Şimdi elini kolunu keseceksin, çekil şuradan.”

Utançla bezi aldım, dökülen yerleri silecektim ki:

“Mutfak beziyle mi siliyorsun?”

Koşup banyodan yer bezini getirdim. Bu kez de bezleri yanlış tuttuğumu söyledi. Elimden bezleri alıp temizlemeye başladı. O temizlerken ben içimden saymaya başladım. Kaça kadar sayınca yer temiz olacaktı acaba? Dört yüz altmış yediye geldiğimde temizlik bitmişti. Demek ki temizliğin sayısı buydu.

O günden sonra hep onu takip ettim. Odayı süpürdüğünde üç yüz doksan dörde kadar, masayı sildiğinde yirmi dokuza kadar, toz aldığında yüz seksen beşe kadar saymış oluyordum. Her işin bir sayısı vardı. Ben de sayılara tutunarak büyümeye başladım.

Telefon sesiyle irkildim. Elimdeki havlu kâğıt suyun altında erimiş, ellerim morarmaya başlamıştı. Bu ellerle telefona dokunamazdım. Yeniden yıkamam, yeniden saymam gerekiyordu. Telefon sustu. Ellerimin temiz olduğuna ikna olduğumda ekrandaki cevapsız çağrıyı gördüm: Ayşegül.

“Neredesin, toplantı başladı.”

“Erken mi başladı?” diye telaşlandım.

“Hayır. Saatten haberin yok mu? Hatta on beş dakika oldu başlayalı. Çabuk gel.”

Saate baktım. Kırk dakikadır aynı suyun altında, sayılarımı temizlemeye çalışıyormuşum.

Zehra Çolakoğlu

İlgili İçerikler