0

YAŞAM, REZİL

İleriye doğru yaşanan her hayat mutlaka acının ve kaybedişin etrafında şekillenir. Eksilir, çoğalır, un ufak olur ama günün birinde yok oluşa ya da zayıf bir ihtimalle var oluşa erer.
Böyle söylemek kolay elbette, yazıya döküldüğünde; dilin ucundan zayıf bir ıslık gibi çıkan cümlelerin içinde erir gider anlatılan. Acıyı tarif etmek, onu hissetmekten çok daha basittir.
Yaşamak ise sanılanın aksine her daim zordur. Nasıl yaşayacağını kestirebilmek, camları çizik bir dürbünle hedefe bakmaya benzer. Yaşarız… gelişigüzel bir şekilde dakikaları, saatleri, günleri ve geceleri doldururuz. Hep bir hedefin ya da iyi niyetli bir şekilde bir umudun peşi sıra yaşarız. Ama gün gelir ve bir hesaplaşmaya gireriz içimizde. Kaç tür acıya denk gelmiştir zavallı ruhumuz?

“Ne çok acı var hayatta.” diyor Simon, gözlerini çevirip biraz önce önünden geçen tramvayın yıllardır geçip gittiği raylara bakarak. Tramvaya binmesi gerekirken binmiyor. Fikrini değiştiriyor, üç durak boyunca yürüyüp temiz havayı ciğerlerine çekmenin içindeki huzursuzluğu bir sigara dumanı gibi dışarıya atmanın düşüncesi geçiyor aklından. Ama öylesine, anlık bir düşünceyle karar verdiği bu fikrin peşine takılıyor.
Kendi kendisine sorduğu soru, orada; durak tabelasının altına yerleştirilen “Yaşam, rezil.” grafitinin altında asılı kalıyor.

Şehrin bu yakasında evler sıkıcı bir düzen içinde dizilmiş, sokaklar alabildiğine sakin ve sessiz. Buna huzur deniliyorsa, insanı tedirgin eden; bunaltan bir yapısı var. Yaklaşık dört kilometrelik bir yolu çok az, neredeyse iki ya da üç insan görerek geçiyor. Hedefe vardığında ise içindeki huzursuzluk büyüyor, kontrolünden çıkıyor Simon’un. Ama sımsıkı duruyor bu duygunun karşısında. Kimse dokunamaz ona. Kimse sarsamaz artık.

Simon, mezarlığın uzun bir sıra boyunca uzanan kısa ve eski taş duvarlarına dokunurken; tramvay durağında dimdik beklerken, yaşamının ileriye doğru azalarak ilerlediğini fark ederken; acıları tasnif ederken —ölüm acısı, aşk acısı, evlat acısı, bedenin acısı, ruhun acısı, biten bir şeylerin, mesela bir dostluğun acısı; mesela babanın varlığı ile yokluğu belli olmayan bomboş evin acısı, çoktan vazgeçtiği şeylerin acısı; yaşamına bir anlam bulamamasının acısı, huzursuzluğun avuç içlerini yakan sancının acısı; sevgisizliğin içinde oyuklar açan acısı, dünyada hep kaçak ve serseri oluşun acısı— yaşamın kendisine sunduğu şeylerin tamamen bir rastlantı olduğu kanaatine varıyor.

Her şey, her yerde ve her zamanda var veya yok olabilir.

Simon, mezarlık ziyaretine gitmemiş; hiç orada bulunmamış. Mezarlığın bulunduğu bölgedeki tramvay durağının ismini yalnızca birkaç turist yanlış telaffuz ederken duymuş. Zaten hayatı boyunca hep mezarlıkları ölülerin olduğu yerler olarak değil, sönüp gitmiş yaşamların; anıların, mutlulukların, acıların olduğu bir yer olarak tanımlamış. Bu yüzden mezarlık ziyaretlerini anlamsız bulurmuş. Yaşamayan hiçbir şeyin önemi yokmuş. Zaten hayat geriye doğru ilerlemez, geriye doğru da yaşanmazmış. İnsan, uzun süren nekahet dönemlerinde, tek başına kaldığında bunu öğrenirmiş. Bunun için Tibet’te bir tapınağa girmeye de gerek yokmuş. Artık hiçbir şeyin acısını da hissetmiyormuş.

“Bakın sahte dostlarım, hepinizle bütün ilişiğimi sonsuza dek kesiyorum ve bu canımı acıtmıyor.” diyormuş. “Ölümün bu sahte yaşamlarımızı sonlandıracak olması ne bir korku ne de bir zavallı hissiyat uyandırıyor içimde.” diyormuş. “Kendi kendimle konuşurum, kendi kendimle yaşarım; kendi kendimi kandırırım. Hazza, zevke, mutluluğa boğarım ama huzursuzluğun, acının, umutsuzluğun yeri yok artık içimde.” diyormuş.

Solgun ve uzun yüzü, soğuğun etkisiyle bembeyaz kesiliyor. Tramvay durağına geri geliyor.
Varlığı, çoktan silikleşmiş ve eskimiş bir fotoğraf kadar belirsiz mezarlık arkasında kalıyor.
Son kez geldiğine inanarak, hiç gelmediğini düşünerek uzaklaşıyor oradan. Artık elleri titremiyor. Geriye dönüp bakmıyor. Duraksamıyor. Sessiz, sakin sokakları gerisin geriye yürüyerek geçip gidiyor; zamanla ve hayatla zıtlaşarak.

Gökhan Ağzıkara

 

İlgili İçerikler