0

ISRARIN KÜLLERİ

İçimde bir şeyler kopup gitti sanki bugün. Öyle gürültülü değil. Sessiz… Ama geri dönülmez bir kopuştu bu.

İnsan en çok sessiz kırılırmış; öğrendim. Hiç kimseyi değiştiremeyeceğimin yükü omuzlarıma bindi. Yıllardır taşıdığım bir yükmüş meğer; şimdi fark ettim. Gücüm tükenmişti. Değişimi istemeyen birini nasıl değiştirebilirdim? Değişimi istemeyen birine umut olmayı sabır diye adlandırmıştım belki…

Oysa ben kendi yokluğuma sabretmişim. Yıllardır bunun için çabalamıştım. Çabalamaktan yorulmuştum. Çabalamaktan değil sadece… Görünmemekten. Duyulmamak, insanın içini en çok yoran şeymiş. Ama yine de orası… Beni inciten yer, aynı zamanda kendimi güvende hissettiğim tek yerdi. Başka bir dünyayı bilmiyordum.

Karanlık tanıdıktı. Aydınlık bilinmezdi. Ama kendimi güvenli hissedebildiğim tek yer orasıydı. Başka bir yeri bilmiyordum. Kendimi seçemeyecek kadar merhametliydim belki… Sahi, ben neden kendimi seçemiyordum? Kendimi seçemedim. Belki merhametten, belki korkudan, belki de hiç “ben” olmayı öğrenemediğimden. Sahi… İnsan kendini nasıl seçer? Seçilecek bir “ben” hiç kurulmadıysa eğer? Kendimi nasıl seçeceğimi bilmiyorum ki… Ben hiç kendim olamadım ki… İçimden hep bir şeyler koptu. Ben kendimle ilgili ne varsa tek tek koparıp gömmüştüm. İsteklerimi, sınırlarımı, sesimi…

Geride sadece dayanabilen bir kabuk kalmıştı. Ağlayamadım bile. Dökeceğim bir gözyaşım bile yoktu. Gözyaşlarım da terk etmişti beni. Canım yanıyordu ama acı bile yorgundu. Ateşe atmak istedim kendimi. Küller belki daha hafif olur sandım. Sonra durdum.

Bir an hatırladım: Ben zaten uzun zamandır ateşin içindeydim. İlk defa hâlimi duyan birini istedim. İlk kez biri duysun istedim. Gerçekten duysun. “İyisin.” demeden, “Geçer.” demeden, “Güçlüsün.” diye sırtıma yük bindirmeden. Ama yine kimse duymadı. Canım öyle yanıyordu ki… Paramparça, bitap hâlde idim. Ama ilk kez kendime doğru bakıyordum. Belki de bu yüzden bu kadar can yakıyordu. Bu bir son değildi. Ama bir vazgeçişti. Başkası olmaya çalışmaktan vazgeçiş. İnsanları değiştirmeye çalışmaktan kopuştu. Kendimi seçmeyi bilmiyordum hâlâ. Ama ilk kez şunu biliyordum: Beni ateşte tutan şey sevgi değildi. Ve bazen yanmaktan çıkmak, yaşamaya ilk adımdır.

Kendimi seçemeyişim bir anlık zayıflık değildi. Bu, yıllar süren bir eğitimdi. Sessiz kalmayı öğrenmiştim. Rahatsız etmemeyi, istememeyi, eksilerek sevilmeyi… Benim sevgim hep fedakârlık kılığına girdi. Fedakârlık dedim; çünkü yok oluşa başka bir isim bulamadım. Güvende sandığım yer, aslında tanıdık bir yaraydı. Canımı yakıyordu ama ne zaman kanayacağını biliyordum. Bilinmeyen bir iyiliktense bildiğim bir acıyı seçmiştim. Değiştirmeye çalıştım onu. Çünkü değişirse ben kalabilirdim. Ben kalırsam yok olduğumu fark etmezdim. Ama insan, kendisi için değişmek istemeyeni başkası için asla değiştiremezmiş. Bunu anlamam yıllar aldı.

Anladığım gün ise içimde bir şey daha öldü. Umut değildi bu kez ölen. O çoktan gitmişti. Ölen, ısrarımdı. Israr… Kadınların en sessiz intiharıdır bazen. Kendimi kurtarmaya çalışmadım. Çünkü kurtarılacak bir ben tanımıyordum. Ben hep başkalarının arasında kurulmuş, onların ihtiyaçlarına göre şekillenmiş bir varlıktım. Biri beni sevdiğinde rahatlamadım. Sadece görevimi iyi yaptığımı düşündüm. Ağlayamadım. Çünkü gözyaşı hâlâ umut taşır. Ben umudumu da çoktan gömmüştüm.

Yanmak istedim. Belki kül olursam bir daha kimse benden bir şey isteyemez sandım. Ama ateş… beni yok etmedi. Sadece her şeyi görünür kıldı.

Ve ilk kez şunu sordum kendime: Ben bu kadar yanarken, kim gerçekten içeri girdi? Cevap sessizlikti. O an anladım: Duyulmamak, insanın kendini terk etmesinden sonra gelen ikinci felaketmiş. Ama bir şey oldu. Çok küçük, neredeyse fark edilmez bir şey. Ateşin içinde, ilk kez kaçmadım. Acımı düzeltmeye çalışmadım. Haklı çıkmaya uğraşmadım. Kimseye kendimi anlatmadım. Sadece kaldım. Ve o kalışta ilk kez kendime yaklaştım. Belki kendimi seçmek bu değildir hâlâ. Ama bu, kendimi terk etmeyi bırakmaktı…

Başak Esma Arık

 

İlgili İçerikler