BEKLEME REHBERİ genzine dolan güneş yağmurlar ve sırrını tutan kız kardeşlerin oldu bakmak oldu, çeşmeler ağlarken seni gören yazı tura atar gibi attın adımlarını...
ANLAM ARAYIŞI
Korktuğum her şeyin üzerine gitmeyi öğrendim. Kaybetmekten korktuğum her şeyi de serbest bırakmayı. Hayatı anlamaya başlamadan ömür bitiyor. Ne yapsak da yaşasak? İnsan bilmeyince farkına varamıyor; bakarken görememek, görmek için bakmak; belki de yanlış yöne. Titriyorum, yaşamayı bu kadar severken ölüme yaklaşmanın korkusu beni böyle ürperten. O dayanılmaz acı yine başladı, ne olacak şimdi? Hastalık… Ya ömrüm boyunca çekeceğim bir acıya çevirirse kendini. İstemiyorum! Vücudumu istemsizce sarsan, yerinde durdurmayan, ileri geri sallayan duygular. Bastıramıyorum, durduramıyorum. Çıldırtacak bu savaş beni. Ne kazanan var ne kaybeden. Olan içimdeki kadınlarla çocuklara oluyor. Yani en masum, en suçsuzlara. İçimdeki ben de bu dünya kadar kötü ve acımasız mı yoksa? Şunu biliyorum ki ben de varım bu dünyada, bir de ben var kendi dünyamda.
Dört tarafımız acıyla doluyken yokmuş gibi yaşamak istemiyorum. Hiç ait olmadığın masalara kafa dağıtmaya gidiyorsun da kafanın içinde yaşıyorsun, haberin yok. Gelme, bana ait gibi davranma. Biliyorum ki sen çok başkasın, benim değilsin. Benimle doğmuş, büyümüş, yaşamış olabilirsin ama senin yerin benim içimde değil. Seninle yaşayamıyor, yapamıyorum. Ya aklım yerinden çıksın ya da içindeki sussun, konuşuyor. Kendine değer ver diyor. Nasıl verilir değer, söylemeden. Çok yoruldum. Gelişmekten, kalıbıma sığamıyor olmaktan, herkes gibi yaşayıp gidebilseydim, mutluluğa aptalca gülümseyebilseydim, kahkahalarla boğmak isterdim cahilliğimi.
Yağmur yiyen deniz gibiyim; coşkun, hırçın, asi. Oysa yağmur yiyen deniz sonrasında daha bir sakin olmaz mı? Savaş sonrası kutlanan barışın verdiği huzur misali. Yoğrulur damlacıklarla. Gökyüzüne ulaşır belki, âşık olduğu göğe ulaşması imkânsız mıdır denizin? Kavuşmaların kıymetini kim bilebilir? Aşk yitirmiş değerini, sevgi kaybetmiş anlamını ve duyguların pek bir kıymeti yok bugünlerde.
Oysa umut ne yüce bir ekmek. Yarınlar hep olmalıymış meğer. Var olmanın kudretiyle ayaktayım. Yokluğu hiç düşünmemişim gibi. Koca şehre sığdıramıyorken oksijenimi, iki ciğere nasıl sığdırabilirim? İnsan, insan dedikleri ne olsa gerek? Hepsi aynı suret, farklı kudret misal; bulunur mu el adamında babanın sıcaklığı? Yanarken yazamazsın içinde sakladığını.
Körlük sadece renkleri, cisimleri ve gökyüzünü görememek midir? İnsanların duygularını görmeyene de kör denmez mi? Konuşamadıklarını, gözyaşlarını, duygularını, içindeki çığlıkları görememek de körlüktür. Sevgisizliğe kör kalmamalı, görülmeye ihtiyacı olan insanlar var. Sevgiyi tatmamış yürek kalmamalı.
Gökyüzü baksın, gözlerimiz çamurumuz bile pembe olsun. Sığdırın, şu insanların göğüslerini gökyüzüne sığdırın. Soğuk yataklar yalnızken ısınmıyor. Uzaklarda, çok uzaklarda yeşil bir orman. Çok yürümek gerek nefes nefese, isyan bayraklarını çektim; bu sefer yeter diyorum. Hiçliğe bağırıyor, konuşuyorum. Sesim tiz ve çalkantılı. Yoklukla savaşıyorum. Tanımadığım bedenlerle sevişiyor, kendimle savaşıyorum.
Yokluğunla savaştım, seninle savaştığım yetmezmiş gibi bir de yokluğunla savaşıyorum bugün. Oysa ben her şey güzel olsun isterdim. Dünyanın dört bucağı yeterince acıyla dolu, biz güzel olalım isterdim. Saf ve çocukça bakmak isterdim sana. Kin ve öfkeyle görmek bana yakışmaz. Verdiğin zarara gözüm kör kalırdı da en ufak ilgine bakakalırdım yeşil yeşil. Seni sen yapan benim içimdekiydi, buna da sen körsün. Bedenimin içinde kardan alevler var, hiçbir yeri yakamayacak kadar hassas ve narin.
Ağlarsam geçer kalbimin acısı, her dölünü seçer yuvanın anası, biliyorum bu var olmanın sancısı.
Zeynep Rabia Yıldız
