0

BEKLEME GÜNÜ

Ah Herkül Ah! Sen bir annenin evladına olan özleminden bihaber misin? Söyle bakalım. İçim içime sığmazken mor koltuğa oturup evlat beklemeyi kolay mı sanıyorsun. Masam hazır. Mantı soslanmış, zeytinyağlı yaprak dolması limon dilimleri ile süslenmiş. Sadece kuş sütünün eksik olduğu beyaz dantel örtüyle sunumunu yaptığım bu masada her renkten yiyecek ile çeşit çeşit salatalar var…Ama bil bakalım kim yok. Oğlum Kerem.  Hatta onun en çok sevdiği yemek olan patatesli böreği bile unutmadım. Bir dilim yollayayım da sana tadına bakıver diyesim geliyor ama bugün cezalısın.  Sen önündekileri kemir. Kemir de karnın doysun.

Kerem yoldadır. Birazdan burada olur. Karşı yakadan bu yakaya pazar günü hem de bu trafikte gelmek kolay mı? Beklemek, beklemek ve daima beklemek bu şehrin yazgısıdır. Kimseyi burada zorla tutmuyorlar. Bu da ayrı bir konu. İşine gelen bu metropolde yaşar, işine gelmeyen buradan göçer. Bu şehirde yaşamak işime geliyor çünkü boşanmış bir kadın olarak üçü beşi hesap etmek zorundayım. Para nerede ben orada… Faturalar, kira, evin yükü sonra senin masrafın. Allah’tan veterinerim de senin aşılarınla bakım ücretinden yırttım.

Hayvanların üzerinden para kazandığım doğrudur. Onlar benim dilsiz hastalarım. Tıpkı senin gibi. Karnı ağrıyan doktora gider. Dişi ağrıyan da dişçiye gider. Ama kedilerle köpeklerin, kuşların ve dahi nice hayvanın derdini dile getirememeleri kafamı hep meşgul eder. Biliyor musun Herkül, insan doktorundan daha zordur benim işim yine de veterinerlik kutsal meslektir ve ben mesleğimi hep sevmişimdir.

Küçük bir şehir ya da kasabada çalışmak bana göre değil Herkül. Hoş, sen de ev arkadaşımsın.  O kasaba senin bu kasaba benim birlikte dolaştığımızı düşününce, beni bir sıkıntı alıyor. Biliyorum. Şimdi yeşil bir ormanda ya da açıklık bir kırda kartallara aldırmadan o taştan bu taşa sekerek koşmak istiyorsun. Avucunu yalarsın. Ah benim de gönlüm neler istiyor ama olmuyor işte. Al şu havucu ye de oyalan biraz. Hem o kıvırcıkları ne diye beğenmediğini anlamadım. Ayaklarının altı çürümüş kıvırcık yapraklarıyla dolu. Kafes bir tavşana göre değil ama ne zaman seni salsam her zaman olduğu gibi gidip halının üzerine işiyorsun. Sana bir şey itiraf etmek istiyorum Herkül. Eğer oğlumun tavşanı olmasaydın senin bakımını asla üstlenmezdim. Kerem’e astım teşhisi konulunca sırf oğluma olan sevgimden dolayı seni yanıma aldım. Seni ne çok severdi. Dur şu kafesini de temizleyeyim.

Ya gelmezse Kerem! Babası getirmezse tutup elinden! Hem de anneler gününde… Bir evladın anneye ihtiyacı kadar bir annenin de evladına ihtiyacı var Herkül. Anne demişken, seni kısırlaştırdığım o güne lanet olsun. Kerem bakamaz diye senin baba olmanı engelledim. Bunun için senden özür dilerim. Ömür törpüm Kerem… Ah bir adımlık karşılaşma bin yıla değer. İki artı bir daima Kerem eder. Çıkmaz sokak yoktur. Bütün çıkmazlar Kerem’den geçer. O bir karış ötede ama bir o kadar uzaktır mesafeler.

İçimde bir sıkıntı var Herkül.

Pencereyi açıp sesimi göğe uçurasım var.  Kerem’in adını sayıklarken böyle asi, böyle keskin bıçağı kendime saplar gibi geçip gidiyor günler.  Günler haftalara ekleniyor, haftalar aylara, kaçındığım ne varsa birer nefret söylemine dönüşüp karşıma çıkıyor. Kara kışın ardından süzülüveren şu mayıs ayının bu güzel gününde dalgınlığımı bölen bir süratle pencereye doğru ilerliyorum. İşte penceredeyim Herkül. Bak, görüyor musun beni?.. Derin bir nefesi içime çekiyorum. Sanki sönmüş bir balonun içindeyim. Hava mava yok. O kalabalık da ne? İpini koparan herkes bu caddede. Bir tsunami üzerime doğru geliyor. Hayır sudan değil bu dalga, etten ve kemikten bir yığın. Şu kalabalık korkum olmasa bilirdim ben yapacağımı Herkül, en azından dışarıda beklerdim oğlumu. Başım dönüyor Herkül, başım…

Pembe terliklerime bakıyorum. Baş parmağı mı bu dönen yoksa kalabalık korkusundan mı tuttu yine paniğim?

Zil mi çaldı?

Sanem heyecanla kapıya gitti. Tavşanla cedelleşmekten kan ter içinde kalmıştı. Kapıda Kerem’ in zeytin rengindeki gözlerine bakmayı beklerken tam boyunun hizasında başında kocaman kaskıyla ve elinde çiçeklerle bir kargo elemanı kendisine gülümsüyordu. Sanem merakla sordu:

“Kime bakmıştınız?”

“Sanem K…”

“Evet benim.”

“Bu çiçekler size gönderildi. Buyurun. Şuraya imzanızı atın lütfen. Koda gerek yok… Müşterilerimizin isteği üzerine hediye gönderilerde cep telefonuna kod göndermiyoruz. Bu yüzden imzanız lazım. Gizlilik firmamızın önemli bir gereğidir. Unutmadan… Bu not da sizin. İyi günler dilerim.”

Sanem, çiçek buketini aldı. Krizantemlerle dolu kocaman bir buketti. Kırmızı bir karta iliştirilmiş notu okumaya başladı. Notta şunlar yazılıydı.

Sevgili anneciğim…O çok sevdiğim kavak pamukçukları dökülüyor. O beyaz pamukçukları gördükçe yaz günü kar yağıyor sanıyorum. Yazın kar yağar mı hiç. Ne var ki polen alerjim olduğu için beni hasta ediyorlar. Astımım tuttu yine. Değil sana gelmek sokağa bile çıkamıyorum. Babam içmem için bana süt ısıttı. Akşama da canım çekti diye köfte patates yapacak. Bana iyi bakıyor merak etme sakın. Minik tavşanım Herkül’ü de öpüyorum. Babamdan benim için sana çiçek yollamasını istedim. Seni çok seviyorum anne…Anneler günün kutlu olsun.      

 Deniz Saygın

İlgili İçerikler