TANRI’NIN ZARİF İRONİSİ KÖR KÜTÜPHANECİ JORGE LUIS BORGES Uzun yıllar Buenos Aires’in bir banliyösünde; sokakları serüvenler vaat eden, görkemli günbatımına doyum olmayan bir banliyöde...
ZİYARET
Hafif bir esintinin ardından gürültülü bir şimşek çaktı. Kısa süreliğine tüm kuşlar tünemeye
ara verdiler, kondukları elektrik direklerine. Ardından yavaş yavaş damlayan yağmur acelesi
varmışçasına şiddetini arttırdı. O sırada gökyüzüne baktı Mehmet, acaba dedi, tanrı beni
duydu mu? Gülümsedi ve bir sigara yaktı. Oldum olası böyle havalar sakinleştirirdi onu.
Çocukluğunda tarlada tam işin ortasında başlayan yağmurları hatırladı. İçinden bir an önce
eve gitmek ve başka bir işe koşturulmaksızın rahatça dinlenmek gelirdi de tam o sırada
yağmurun yağmasıyla traktöre koşmaları bir olurdu. Gerçi babası sinirlenir havaya küfürler
savurur ve sanki o inat ederse yağmur dururmuş gibi toprağı eşelemeye devam ederdi. Her
yerini vıcık vıcık çamurlar kaplayıp yaptığı işin hiçbir anlamı kalmadığını fark edince de yine
küfürleri eksik etmeden bir sigara yakar doğruca eve sürerdi traktörü. Halbuki bereket, rahmet
diyerek büyütmüştü dedesi onları, böyle yağmurlara. Ama her berekette her zaman rahmet
olmuyordu.
Sonra yürümeye devam etti, saatine baktı hala vakti vardı. Biraz zaman öldürmek için rastgele
bir tuhafiye dükkanına girdi. Hem gitmeden birkaç hediye alması gerekiyordu. Belki de
burada aradığını bulabilirdi. Ne aradığını bilmiyordu da esasen, böyle dükkanlarında hep bir
şeyi aradığında değil de arayan şeyin seni bulduğunda işe yaradığını düşünürdü. Ufak bir
meyve tabağı gördü, üzerinde birkaç çiçek resmi, kabartmalarla yapılmış yaprak motifleri ve
galiba farklı meyveler birbirine karışmasın diye iki ayrı çıkıntı vardı. Annem görseydi ne çok
hoşuna giderdi dedi kendi kendine söylenerek. Hatırlıyordu da, annesinin mika bir tabağı
vardı kıymeti desen beş para etmez nerden bulmuşsa bulmuş ama gözü gibi bakardı. O
zamanlar hiç fark etmese de sonradan düşündüğünde evde bakır veya alüminyum olmayan tek
mutfak malzemesinin bu olmasındandı herhalde annesinin düşkünlüğü. ‘Bu benim çeyizliğim,
rahmetli emicem şehre gittiğinde getirdi nur içinde yatsın’ deyip dururdu her seferinde. Bir
gün bahçede dikenlerin arasında bulup buluşturduğu böğürtlenleri doldurup getirmiş onlara
sallıyordu, yüzünde anlamsız bir sevinçle ‘bakın çeyizliğime ne de yakıştı bahçenin dikenleri’
diyerek. O sırada babası yine kahvede bir şeye sinirlenmiş köpüre köpüre eve yeni girmişti,
daha nedir ne değildir demeden elinin tersiyle bir şamar savurmuştu da annesi bir yana, mika
tabak bir yana böğürtlenler bir yana savrulmuştu. Annesinin o anki bakışlarını hiç
unutamamıştı, oysa çocuktu daha unutulurdu normalde ama bir bakış vardı annesinde ne
kanayan ağzını siliyor ne bağıran adama bakıyordu sadece kırılan mika tabağına dikilmişti
gözleri. Sanki hangi parça nereye savruldu onu görmek için nereye bakacağını kararlaştırmak
istiyordu. Mehmet tabağı aldı, kasaya giderken birkaç şeye daha göz gezdirdi ama kararını
değiştiren bir şey göremedi.
Sokağın karşısında bir kahve ilişti gözlerine, hala vakti vardı. Oturdu ve bir kahve söyledi.
Çantasından kitabını çıkarıp okumak istedi, sonra vazgeçti. Niyeyse birisi bakarken kitap
okumaktan utanmıştı hep. Sanki gören biri gelecekte ‘şuna bak güya okudu diye köylü
olduğunu anlamayacağız’ diyecek gibi hissederdi her seferinde. Utanılacak ayıp bir şey
yapmış da gizlemeye çalışıyormuşçasına mahcup olurdu kitapçıdan çıktığında. Üniversite
yıllarında bir kere bir arkadaşının, normalde Mehmet’in adını bile yüzü kızarmadan
söyleyemeyeceği bir kitabını masasının üzerinde görmüştü. Birisi giyinirken yanlışlıkla odaya
girmiş gibi kafasını yere eğip hızlıca geçmişti masanın yanından. Güldü, ne acayip şeydi
insanoğlu. Bir yerde dikkate bile alınmayan basit bir şey başka yerde dünyaları yerinden
oynatırdı. Ablasının evlendiği günü düşündü. Ağlamaktan mosmor olmuş gözleriyle etrafa
bakışını anımsadı. Kendisi o zamanlar 15’ine yeni basmıştı. Gelin kız ağlar ağlamazsa ayıp
diye hiç aldırmamıştı ablasına. Aslında abla lafı ağız alışkanlığıydı yoksa aralarında 1 yaş
vardı. Yıllar sonra o gün halasıyla ablasının konuşmaları aniden beyninde yankılanmaya
başlamıştı da nereden çıktı da bunları hatırladı diye şaşmıştı. ‘Sen gitmezsen bahçede düşersin
kuzum, tarla bahçe yerinde başına güneş geçti derler, anan ardından iki gün ağlar sonra koşar
ahıra süt sağmaya. Delilik etme de uslu uslu git he mi!’
Vakit gelmişti, kahvesinden bir yudum daha alıp fincanın altına bir yüzlük bıraktı. Yağmur
hala öfkesini yenememiş kaldırım taşlarını dövüyordu. Önüne gelen ilk taksiye bindi. Şoför
sormadan havalimanı, deyip telefonunu çıkardı. Birkaç haberi hızlıca geçti, biraz fotoğraflara
daldı derken zaman geçmişti. İnince doğruca iç hatlar peronuna gidip gözüyle etrafı taradı.
Yolcular çıkmaya başlamıştı. Karşıdan geldiklerini gördü ellerinde valizleriyle bir hayli
yükleri vardı. Babasının elinden önce çantasını aldı sonra saygıyla elini öpüp hoş geldiniz,
dedi. Yanındakilere de zoraki bir tebessümle hoş geldiniz, deyip onları da sırasıyla hoşladı. İki
tane 20’sinde kızıyla onların oralardaki tabiriyle ‘analığı’ da hoş bulduk dediler. Hep beraber
taksiye binip doğruca eve geçtiler.
Mehmet onlar gelmeden yemekleri hazırlamasını sıkıca tembih etmişti karısına. Geldiklerinde
sofra hazırdı. Yolcular soyunup dökündüler yemeklerini yediler. Çaylar koyuldu, memleketin
havası soruldu. Yol yorgunusunuz deyip yataklar açıldı. Mehmet her şeye dikkat ediyor
saygıda kusur etmemek için uğraşıyordu. Babasını yıllar sonra ilk kez görmüş, beklenmedik
bir anda İstanbul’a geleceğiz bizi karşılar mısın deyince heyecanlanıp elinden gelenin en
iyisini yapmak istemişti. Hepi topu bir gece kalacaklar sonra da Rüstem amcasının Hadımköy
tarafındaki evine geçeceklerdi. Bu yüzden karısı pek sesini çıkarmamış sağ olsun her şeyi de
layıkıyla yapmıştı. Sabah olunca köy insanı pek uyumaz, gün doğdu mu ayağa kalkar aman
diyeyim kahvaltımız hazır olsun, diye de ısrarla söylemişti. Nitekim öyle de oldu, güneşten
önce kalkan ev halkı doğan güneşe nazır kahvaltısını yaptı. Mehmet, babasını ve analığını
kızlarıyla birlikte kapıya kadar indirdi, yine elini öptü amcasına selam söyleyip taksiye de
önden bahşişiyle birlikte ücretini ödedi.
Üzerinden bir yük kalkmıştı, sanki bir tatsızlık çıkacakmış babası o eski günlerdeki gibi sayıp
sövecekmiş karısı da ona bakıp ‘bu ne biçim aile’ diyecekmiş gibi bir sıkıntı basmıştı içini.
Ama öyle olmamıştı. Gözüne ufak eski püskü hatta birkaç yaması olan bir çanta ilişti.
Çantaları tek tek kendisi indirmişti oysa ki, nasıl unuttum diye hayıflandı. Babasını arayıp
çantayı sonraki bir zamanda getireceğini aciliyeti olup olmadığını soracaktı. Telefonu bir eline
çantayı bir eline almışken karısı, babasının özellikle almadığını köydeki evde annesine ait
ufak tefek birkaç eşya olduğundan ona bıraktığını söylediğini hatırladı.
Mehmet şaşırmıştı, çünkü yıllar önce cenaze için gittiğinde o gelene kadar annesine ait ne
varsa köylü kadınlarının çoktan elden geçirdiğini duyup üzülmüştü. Belki de babam birkaç
şeyi köylülerden kaçırabildi, dedi kendi kendine. Çantada pek de bir şey yoktu zaten. İçinden
yıpranmış birkaç tülbent çıktı. Muskaya benzer bir şekilde üst üste sarılmıştı. Mehmet yavaş
yavaş sargıları çözdü, o çözdükçe içinden bir şıngırtı duyuluyordu. Son sargıyı da açtığında
paramparça bir mika tabak çıktı. Tam tamına altı parçaya bölünmüştü ama bir parçası eksikti.
Sonra bir anda unutamadığı bakış geldi aklına Mehmet’in, ardından yine aniden bir ses
yankılandı zihninde ‘oğlum o kanepenin altına bakıver bi belkin ordadır.’
Bera Selman Sağlam
