TIK! Kapıyı hızla kapamadı. Temkinli, yanlış anlamalara ihtimal vermeden çekti. Kapı örtüldü: Tık! Belli ki geri gelecekti. Gittiği yer kaçmak istediği bir yer değildi....
Doğa ile Ahmet’i görüyorum. Eleleler. Gülüyorlar, sesleri zar zor kulağıma geliyor. Ne hakkında konuştuklarını tahminle yürütmeye çalışıyorum. Aklıma hiçbir şey gelmiyor. Ağır ama çok ağır bir şey boğazıma kadar gelip beni bırakmak bilmiyor. Boğuluyorum…
Düşünmeye çalışıyorum, neden ben değil de o diye ve anında çocuğun benden yirmi santim daha uzun olması, okulda neredeyse herkesle içli dışlı olması gibi bir sürü şey aklımda bir liste olup sıralanıveriyor. Yolda yürürken karşılarına çıkıveriyorum. Doğa bana bakıp gülümsüyor:
“Ne yapıyorsun İ.?”
Seni özlüyorum. “Hiç. Geçiyordum şuradan işte, sizi gördüm.”
Kısa bir sessizlik oluyor. Doğa gülümsemeye devam ediyor sonra aniden yanındakinin kıpırdanmasıyla,
“İyi o zaman, görüşürüz.” deyip onun elini tutuyor. Sırıta sırıta nereye gittiklerini bile bilmiyorlarmış gibi amaçsızca yollarına devam ediyorlar.
Kıskanmak mı? Ne alakası var be!
Birkaç hafta geçiyor. Okulun bahçesinde arkadaşlarla basketbol oynuyorum. Eğlenceli geçiyor. Derken yine -her zamanki gibi mi desem-gözüme takılıyor ve yine -her zamanki gibi demek beni öldürüyor- yanında bir çocuk var. Bu seferki öncekinden biraz farklı. Öncelikle önceki kadar uzun boylu değil, benimle hemen hemen aynı boyda gibi. Arkadaş çevresi de öncekinin yanında pek bir şey sayılmaz. Babasının fabrikatör olmasını saymazsak ne gibi bir farkımız var bir türlü çözemedim. Küçük detaylar fark yaratır diye boş yere söylememişler sanırım.
Her gün Doğa, onu böyle gördüğüm her Allah’ın günü birazcık daha kendimden uzaklaşıyorum, bir boşluğa -yani bir hiç olmaya- her gün birazcık daha düşüyorum. Komik aslında. Belki de çoktan bir hiç olmuşumdur bütün bu hislerim bunları reddetmekten, kabul edememekten başka bir şey değildir. Bilemiyorum ki.
Neyse sıradaki aşığına dönecek olursak birazcık yakından incelediğimizde ortaya rahatsız edici bir detay çıkıyordu. Doğa’ya bakışları. Nasıl anlatsam açlık çekiyormuş gibiydi. Herhalde o ikisine birazcık fazla odaklanmış olacağım ki arkadaşlarımın oyunu bırakıp bana baktıklarını fark edemedim. Hemen kendimi toparlamaya çalışsam da içlerinden birinin hafif alaycı, yalandan bir hüzünle:
“Boş ver be.” demesiyle kendimi kaybettim.
“Neyi boş verecekmişim be! Kendi işine baksana!” dedim. O bir şey demedi, oyuna devam ettik.
Aradan bir iki ay kadar geçti, Doğa şu fabrikatörün çocuğunu bir bırakamadı gitti. Gariptir, normalde bu tarz durumlara iki aydan fazlasını harcadığı görülmemiştir, bu seferki yağlı gelmiş olacak. Ne garip değil mi? Yüzüne bile bakılmaması gereken birinin yüzüne bakmaya dahi kıyamamak, baktığın zamansa buna asla doyamamak -nereden duydum ben bu sözü ya- neyse konuyu dağıtmayayım.
Sen şu zengin bebesiyle keyif sürerken ben hep düşünüp duruyordum. Eğer o çocuğun yerinde ben olsaydım Doğa’yla neler yapardım diye. Bembeyaz sahillerde baş başa yürüdüğümüzü kafamda kuruyordum. Etrafta kimsecikler yok. Gece vakti. Sahilin çok uzaklarından geçen vapurların ışıkları çevremizi aydınlatıyor. Bana gülümsüyor. Pazarlıksız, içten, öylesine bir gülüş bu dünyanın belki de o anda güzel şeyi. Sahil hiç bitmiyor, biz hep yürüyoruz. Aklımdan sonu öpmek geçiyor. Yapamıyorum. Bu kadar güzel bir şeye dokunmak, varlığını kendi varlığımla kirletmek korkunç bir şeymiş gibi geliyor. Sadece yürüyoruz. O gülümsüyor. Sadece o var bir de vapurlar.
Hayallerin tatlılığı başımı döndürmüş olacak ki kafamı kaldırıp etrafımı seyretmeye başlıyorum birazcık olsun kendime gelebilmek için. Gözüm okulun duvarlarının oradaki bir kuytuya takılıyor, orada, yanında o çocuk da var. Doğa’yı öpüyor. Başımı yavaşça çevirip hafif adımlarla sınıfa doğru ilerliyorum. Biliyorum, kesin bir rüya görüyorum. Uyanık, ayakta, gündüz vakti. Peki neden bir türlü uyanamıyorum? Boğuluyorum.
Birkaç hafta sonra Doğa ondan da ayrıldı. Yeni çocuk üst sınıflardan birisiydi bundan dolayı kim olduğu hakkında bir fikrim yoktu ama yine de dışarıdan bakıldığında bir sevgiliden çok çocuk bakıcısına benziyordu onun yanında. Yeni yeni terlemeye başlamış bıyıkları ve çenesinin altında küçük küçük birikmeye başlamış sakallarıyla da acayip bir tiksinti uyandırıyordu bende.
Ah Doğa, beni bu dünyada meleklere inandırmıştın, şimdi onların burada değil tertemiz bir şekilde cennette olduklarına inandırıyorsun.
Bir gün gene uzaklardan seyrediyordum onları. Derken yanındaki benim farkıma vardı. Ben “Aha! Kesin dayağı yedik şimdi.” diye geçirirken o bir süre boyunca beni kesip gülümsemeye başladı. Sonra aniden Doğa’ya dönüp kendisine yakın olan yanağına kocaman bir öpücük kondurdu. Doğa tepki bile vermedi. Sonra yine bana dönüp sessizce sırıtmaya devam etti. Tam başımı çevirip gidecektim ki birdenbire o da başını kaldırdı. Göz göze geldik. Kısa bir an. Belki bir saniye. Belki ondan da az, her şeyi anladı.
Önce bütün hareketlerin, seslerin ve hayatın durduğu kısa bir boşluk sardı etrafımı. Sonraysa yanındakiyle özdeş, küçümseyici, yüzüne hiç yakışmayan bir sırıtış kapladı tüm yüzünü. Başımı çevirip gerçekten sınıfa doğru ilerlemeye başladım ama bu seferkinde bir fark vardı. Ne kadar uğraşırsam uğraşayım gözyaşlarımı kontrol etmeyi başaramıyordum. Gerçekten bilmiyorum, o anda niye öyle yaptım. Şimdi bile bunları yazarken halen şaşırıp kalıyorum ama o gözü yaşlı halde başımı çevirip Doğa’ya baktığımda yanındakinin yaşadığı şaşkınlığı görmeliydiniz. Anında gülmeyi kesmişti. Tadı kaçmış gibi hafif hafif ciddi hafif sert bir ifadeyle başka bir tarafa bakmaya başlamıştı. Doğa da bir an ona uyup gülmeyi kesti ama sonra iyice kendini kaybedip kahkahayla, sarsıla sarsıla -bir an onun için korktum- gülmeye daha doğrusu haykırmaya başladı. Okulun bahçesindekiler de durmuş olayı anlamaya çalışıyorlardı. Sonra birkaçı ne olduğunu bilip bilmeden Doğa’ya katılıp bana gülmeye, pis pis bakarak sırıtmaya başladılar. Sınıfa koştum, çantamı doldurup gocuğumu çantamın içerisine bir yere sıkıştırdım ve orayı hemen terk ettim.
Eve döndüğümde kapıyı annem açtı. Biraz şaşırmış gibiydi. Bana: “Bugün erkencisin.” dedi. Çantamı yere attım. Bilmiyorum nasıl anlatsam, çoktan öldüğü halde farkına varamamış savaşçıların öykülerini bilirsiniz. İçimde öyle bir ölü vardı işte o anda. Anneme sarıldım, ağlamaktan korkar bir sesle: “Beni sevmeyi asla bırakma olur mu?” dedim. Sonra da kollarında tekrardan dirilinceye kadar ağladım.
İlyas Talha Er