TIK! Kapıyı hızla kapamadı. Temkinli, yanlış anlamalara ihtimal vermeden çekti. Kapı örtüldü: Tık! Belli ki geri gelecekti. Gittiği yer kaçmak istediği bir yer değildi....
Tünel’den caddeye çıktığımda saat on ikiyi geçmişti. İstiklâl, her zamanki gibi kalabalık ve coşkulu seyrine devam ediyor, türlü insan suretlerinden bir desen oluşturuyordu. Biraz yürüdüm. Şişhane durağında, güneşin yumuşattığı sıcaklıkla ısınmış ahşap bir bankta, sırtını çeşitli figürlerle dans ettiren tombul bir kedinin yanına usulca oturdum. Kısık gözleriyle yüzüme bakıyor, adeta “müsait değilim” dercesine kuyruğunu bir sağa bir sola savuruyordu. Ön patilerini çam kütüğüne saplayıp esnedi; sonra yanıma sokulup hafif bir reveransla patilerini altına alarak oturdu. Belli ki artık müsaitti ve dostluğu kabul etmeye hazırdı.
Bir yandan Tünel ile Anıt arasında devinen hızlı adımları izliyor, diğer yandan arkadaşımın çalıştırdığı jeneratörün sesini dinliyordum. Adımların sıklaştığını, kalabalığın yoğunlaştığını ikimiz de fark ettik. İki genç, kalabalığı yararak hızlı adımlarla ilerliyor, tenha olduğunu gördükleri oturduğumuz köşeye doğru adeta vals eder gibi yaklaşıyordu. İçlerinden biri, ötekine el etti, önümüzde durdular. Telaşla arkadaşını durduran genç, bize dönerek sordu:
“Burada mı ağabey?”
Başımı kaldırıp şaşkınca baktım. Soruyu tam olarak anlayamamıştım. Sanırım arkadaşım da aynı durumdaydı. Hatta hiç oralı bile olmadı; patilerini altına almış, yoga yapıyordu.
“Ne? Burada mı?” diye karşılık verdim. Diğer genç hızla öne atıldı:
“Dünyanın ve çağımızın en azılı, en hızlı düşmanı burada yargılanacak. Duymadınız mı?”
Doğrusu hiçbir şey anlayamamıştım. Yeniden soruyla cevap verdim:
“Ne düşmanı? Kim yargılınıyor?”
“Adalet ve iyilik önünde yargılanacak,” dedi. Arkadaşı onu çekiştiriyordu; kimin yargılandığını soramadan oradan ayrıldılar.
Merak içindeydim. Adalet… İyilik… Azılı düşman… Arkadaşımla vedalaşıp iki gencin gittiği yöne doğru yürümeye başladım. Mekteb-i Sultânî’ye vardığımda, hınca hınç dolu bir kalabalık iki kürsünün karşısında toplanmış, kakofonik bir uğultuyla hararetli cümleler kuruyordu. Ön sıralara ilerlemek neredeyse imkânsızdı. Yine de merakla safları yararak ilerledim. İki kürsüde iki hatip konuşuyor; aralarında ise sırtı dönük, elleri arkadan bağlı bir adam diz çöküyordu. Kürsülerin birinde “Adalet” diğerinde “İyilik” yazıyordu. Yanımdaki bir kadına sordum:
“Kim bu adamlar?”
Kadın, “İyilik” kelimesini yüksek sesle tekrarlarken kısa bir duraksamayla yanıtladı:
“Yargıçlar… Platon ve Zemahşerî.”
“Kimi yargılıyorlar?”
“Zamanı. Zamanı yargılıyorlar. O değil mi ki bizi zalim pençesinde kıvrandıran?”
Şaşkınlıkla bakakaldım, kadının söylediklerini anlamaya çalışırken bir yandan da hatipleri dinliyordum. Kalabalık, “Adalet” ve “İyilik” nidalarıyla ikiye bölünmüş, karşılıklı bağırışıyordu. Ben ortada kalmış gibiydim. Gayriihtiyari olarak “Adalet” seslerinin yükseldiği tarafa yöneldim, kadının yanından ayrıldım.
Adalet kürsüsündeki hatip, Zemahşerî’ydi. Oldukça iddialı konuşuyor, taraftarlarını ateşliyordu:
“Zamanı dizginlemek gerek! O bizi değil, biz onu idame etmeli, irademize hapsetmeliyiz! Adaletin sahibi biziz!”
Diğer kürsüdeki Platon ise “İyilik” diye haykıran topluluğa sesleniyordu:
“Akıl olmadan irade olmaz! Zaman serbest kalmalı! Çünkü iyilik zamandan doğar!”
İki hatibi dikkatle dinliyor, tartışmanın seyrini merakla bekliyordum. Derken iki grup arasında bir kargaşa koptu. Birkaç kişi, kolundan tuttukları bir çocuğu kalabalığın önüne getirip bıraktı. Çocuk, ağlayarak kürsülere doğru sesleniyordu. Hatipler, “Sessizlik!” diyerek kalabalığı susturdu. Çocuk, parmağıyla yerde diz çökmüş olanı işaret ederek konuşmaya başladı. Kalabalık susmuş, onu dinliyordu:
“Anam âmâ, gözü görmez; babamsa ahraz, işitmez ve konuşmaz. Zaman ne varsa çaldı! Hem anamı hem babamı yoksul bıraktı! Vaktiyle bir adamdı o. Süresi doldu, serbest kaldı. Rızkımızı da yiyip bitirmişti!”
Bu sözlerle birlikte adalet ve iyilik savunucuları galeyana geldi, haykırdılar:
“Adalet! Çocuk için adalet! Hapis!”
“İyilik! Çocuk için iyilik!”
Zemahşerî düşünceli tavrından sıyrılarak seslendi.
“Bu adamın fıtratı kötüdür! Fıtratı kötü olana adalet tecelli etsin!”
Platon söz alıp karşılık verdi:
“İyinin yolu gözlenmeli! Adil olan onun izinden gelecektir!”
Sonra her iki hatip kürsülerinden inip çocuğun yanına geldiler. Bir süre kendi taraftarlarını süzdüler.
Platon, Zemahşerî’ye dönerek:
“Bu çocuğun iyiliği temin edilmeli,” dedi. Zemahşerî ekledi: “Adalet çocuğa teslim edilmeli!”
Zemahşerî elini Platon’a uzattı. Uzun süre göz göze geldiler. Ardından kalabalığa dönerek birlikte seslendiler:
“Çocuğa hakkı, adalet içinde ve iyilikle teslim edilmeli!”
Tam o sırada, eski dostumu gördüm; hani şu yanında oturduğum kedi… Yerde diz çökmüş olan “zaman”ı patileriyle birkaç kez dövdü. Ardından tıslayıp bağırdı. Zaman buna dayanamadı, ayağa kalktı ve yüzünü kalabalığa çevirdi. Hatipler çocuğu aralarına alarak sırayla konuştu. Platon:
“Zamanın çocuğa iyiliği, hizmetindedir, dedi ve kazancını çocukla ve ailesiyle paylaşması şartıyla serbest kalmasına hükmetti.”
Zemahşerî:
“Adil olan, fıtratı terbiye etmekten ziyade zararı tazmin etmektir, dedi ve zamanın, anne ile babanın hizmetini görmesi şartıyla salıverilmesine karar verdi.”
Adalet ve iyilik taraftarları, bu kararı alkışlarla kutladı, birbirlerine karıştı. Arkadaşım ise çoktan köşedeki balıkçı tezgâhının önünde adalet arıyordu…
Erkin Uzun