0

TIK!

Kapıyı hızla kapamadı. Temkinli, yanlış anlamalara ihtimal vermeden çekti. Kapı örtüldü: Tık! Belli ki geri gelecekti. Gittiği yer kaçmak istediği bir yer değildi. Gelecekti, özürle olmasa da sarılma ile telafi edecek, ondan daha istekli olanın hazır sofrasında hiçbir şeycik olmamış gibi yemeğini yiyecekti. Hep böyle olmamış mıydı?

Ne vardı hem canım, herkes aynı şeyleri yaşıyordu kendi dinamiğinde. Kimin acı sözü yoktu ki, kimin esirgemediği. Günü gelince bir çift lafı vardı herkesin kabzasında. Çıkınca komşulara şenlik. Modern hayat böyleydi bir yerde. Kimin kimle hangi hususta münakaşa ettiğini anlamak zor olmuyordu. Evet, belki ses yükseldi. Kalp kırıldı. Kabza da durduğu gibi durmadı laf. Dil onun kemiği olmadığındandır ya bir keme daldırıp çıkartıldı. Ama kapı hızla kapanmadı. Münakaşa eden belki o daire değildi ne malum? Ses belki bir alt ya da yan kattan gelmişti. Önemi var mı? Üçüncü kişi bu atmosferin içinde olmadığına sevindi. Kendi hane birliğine; ayyaş kocasına, dırdır kaynanaya, ergen çocuğuna şükretti. “Evlerden ırak, tövbeler tövbesi.” dedi.

Kadın ağlamadı bu sefer. Alıştı. “Oysa en iyi bildiği şeydi ağlamak…”  böyle diyordu ya kocası. Ağlamadı, “Bir öncekinde heder oldum da ne oldu. Olan iki gözüme oldu, şişen yüzüme oldu.” Hem kapı da tık etti. Tak etseydi belki ağlardı. “Gelir” diyordu. “Gelmeyip de ne yapacak?” Biraz durdu, düşündü. “Gitti de nereye gitti?” Giden hep erkek kısmıydı. Şahit olmuştu evvelden giden babasıydı evlerinden, duymuştu diğerlerinde de “Çıkıp gitti sonra geldi ne edecek başka.”

Peki, bir kez olsun kadın gitseydi evden? Kapı tık ya da tak edip gitseydi. Nereye gidecekti? Kafasına esince gidecek mesafede miydi ilk kapısı. Gurbetteydi. O giderdi, o ilk kapıya gitmese de çarşıya giderdi, kahveye giderdi, parka bahçeye giderdi. Kadın nereye gidecekti ağlak ve sümüklü hâliyle. Adı ‘aldatılmış orospuya’ çıkardı bu şehirlerde. İlk kapıya gitseydi de sual edeni çok olurdu. Hem anlardı annesi hemen. Telaş ederdi. Onlar daha çok üzülürdü. Buna da hakkı yoktu.

Evinde oturdu. Oturdu, oturduğu yerde de kafası pek rahat koymadı onu. Dediklerini düşündü. Unutuyordu da bazısını. Bazısını unutmuyordu ama. Ne demişti, “Senin egonu mu tatmin edeceğim. Senin bir şey yaptığın yok! Beni sinirlendirme, git başımdan, rahat bırak!” Hatırladıkları bunlardı. Ona bir şey söyleyememişti kendisi. Anlaşılmak istedi. Belki yaptıklarına minnet edilsin istedi. Çalışıyordu o da. O da yoruluyordu. Ama aksatmıyordu da evin işini… Düşündü, “Ne boktan bir sebeple çıktı kavga.” Ama sonuç değişmiyordu. Olan oluyordu. Gözden yaş akıyor, en iyi bilinen eylem gerçekleşmiş oluyordu.

“Aman sen de… Paşa keyfi bilir.”

“Ne yer ne içer?” diye düşündü. “Zıkkım yesin!” dedi içi. Sonra el vermedi yüreği. “Yesin ne yerse yesin.” dedi… Biraz durdu, “Aç kalmasın da” dedi.

Kendi ilkin yalnız yemeği ar etti. Sonra açlıkla küslüğün ilgisizliğine hüküm verdi. Bir iki lokma yedi. Bir kahve içti üstüne. “Sefam olsun!” demedi de mahrum da kalmadı günlük rutininden. Az zaman geçti meraka düştü. “Gitti de ya başına bir şey geldiyse. Ya olmaza rastladıysa.” Ne yapardı sonra. Hem millet demez miydi, “O, o haldeyken sen neredeydin?” Ne diyecekti, kahve mi yudumluyorum. Biraz merak çokça vazife gereği aramaya koyuldu. Cevap veren yoktu telefona. Telaşa düştü. Hâlbuki bu ilk aylardaki kavgalardan birinde aldıkları karardı: “Her ne sebeple olursa olsun taraflar birbirini habersiz bırakmayacak. Böyle bir durum yaşanması durumunda hatalı olan taraf…”

Şaka bir yana telefon açılacaktı kavgalı dahi olunsa. Şimdi açan yoktu. Kararı ihlal eden kararı öne sürendi bir de. “Yok, gerçekten başına bir şey mi gelmişti? Kapıdan çıkmıştı sonuç olarak. Arabasına binmişti. Ya kapıdaki tık, arabaya binince tak olsaydı… Sonra buna sinirlendiyse ve gaza olanca gücüyle yüklendiyse. Ya kendini bilmez o otoban canavarı tırlar makas atarken bu da hızla giderken tırın altına girdiyse.” diye geçirdi içinden. Sonra da, “Aman Allah korusun! Hemen kötüyü çağırma, sus!” dedi.

Bir daha aramaktan zarar gelmezdi. Mesaj yazmaktan hele hiç. Gerçi mesaj hususu da aralarında karara varılmış bir konuydu. Tartışmadan sonra kadın taraf, mesaj kutusunu bakkal defteri gibi doldurmayacaktı. Yüz yüze söylenecekti her şey. Ama kadın konuşmak bilmiyordu. Yazmak bilirdi. Ne de olsa ‘yazar bozması’ydı. Mesajları bir bir döşerdi. Kıyıda köşede, ötede beri de ne varsa o an hatırlar tıkır tıkır yazar, bir tuşla “oh!” çekerdi. Gerisini okuyan düşünsün. Okuyan düşünmez sinir krizi geçirirdi. Ondandır kadın artık mesaj kutusuna asılmayı bırakmıştı.

Şimdi adamakıllı soracaktı, “Neredesin?” Bundan da kriz geçirilmezdi. Buna sevinilirdi. Bu bir zeytin dalıydı. Türkçesi “Seni merak ediyorum,” demek oluyordu. Ama adam yazmadı. Dakikalar geçti yazmadı. Kadın sinirlendi. Bir kere daha aradı. Açan olmadı. Kadın bir başka yola başvuracağını duyurdu mesajla. Adam olayın büyümesinden korkmuş olmuş ki kadını aradı. “Meraklanacak bir şey yok!” Adam ilk kapıdaydı. “İyi.” dedi kadın. “Bir sorun yok belli ki.” İçi rahat etti, içtiği kahve dert olmadı. Ama biraz da üzüldü kendi payına. Kendi giden olamadığı, gidecek kapısı olmadığı için. Kadın gitse çok şey olurdu ama. Bu bir adamın gitmesi gibi olmazdı.

Aslıhan Akkoyunlu

Leave a Comment

İlgili İçerikler