TOZDAN KADIN Dinlenme tesisine yanaşan beyaz otobüsün otomatik kapısı açılır açılmaz ilk o indi. Sıcaktan erimiş asfalta ayağını basar basmaz yere düşen gölgesi silinip...
O GECE
Simsiyah. En zifirisinden. En karanlığından. Başı sonu yokmuşçasına sınırsız. Ne görse yutacak öylesine derin, öylesine dipsiz. Korkuyorum, içim ürperiyor ama yine de gelip karşısına oturuyorum. Dikiyorum gözlerimi şu uçsuz bucaksız denize. Beni bu koskocaman dünyada tek anlayan, dinleyen şu köpüklü dalgalara başlıyorum anlatmaya. Güneş üstüne doğduğunda, rengi masmavi olduğunda değil. Kapkaranlık olduğunda konuşuyorum. İşte o zaman içime bir ferahlık geliyor. Sanki kollarım kanat olmuş da birazdan uçacak kadar hafifliyorum.
Varsa yoksa hep onun adı ağızlarında. Sanki ben hiç yokum da bir o vardı. Aman neyse ya geldi geçti işte. Öyle dediğime bakmayın. Her şey geçiyor da bir o gece geçmiyor. Hep kafamın içinde. Aklımın tam orta yerinde.
Madem denize anlatıyorsun bize de anlat diyeceksiniz. Anlatayım. Kime anlattığımın bir önemi yok zaten. Bunca zaman sonra boynuma ip mi geçirecekler?
Ya geçirirlerse?.. Belki de o zaman rahatlarım.
Ben seksenine merdiven dayamış uzatmaları oynayan zavallının biriyim. Başkalarına göre de kimsesiz bir meczupmuşum. Öyle diyorlar. Dünyaya gözlerimi, bu küçük balıkçı kasabasında açtım. Ve yine buradan bir an önce veda edeceğim günü bekliyorum. Bizimkilerin beş yıl çocuğu olmamış. Onca yıl çocuk özleminden sonra, ben doğunca kurban kesmişler. Altı yaşıma kadar her istediği yapılan şımartılan evin gözdesi herkesin göz bebeğiydim. Babaannem de bir dediğimi iki etmezdi. Ama ben en çok babamın nazlı kaptanı olmayı severdim.
“Sus!” dedi babaannem. “Sen bir şey görmedin duymadın.” Sustum hep sustum.
O geceden sonra babaannem hiç yalnız bırakmadı beni. Hatta bazı geceler yanında yatardım. Sımsıkı sarılır, buruşuk elleriyle saçlarımı okşardı. Annemle babam karalar bağladılar. Kendi dertlerine düşüp yine beni yok saydılar. Ben de bilemedim sonrasının böyle olacağını.
Babam havanın güzel olduğu zamanlarda balık avına giderken beni de yanında götürürdü. Teknenin kıç tarafında boşluktaki mindere oturtur “Bak bura kaptan köşkü sen de artık teknenin kaptanısın.” derdi. O zaman benden mutlusu olmazdı. Eve dönerken “nazlı kaptanım” der yol boyunca saçlarımı okşardı.
Yetmiş yıl dile kolay. Tam yetmiş yıl içimde hapsettim. Dilime kelepçe vurdum. Dayanamadığım vakitler geldim karanlığa, dalgalara, yakamozlara anlattım.
Konu komşu “Çocuk o gece gördüğünü kaldıramamış, aklı bir hoş olmuş.” dediler. Doktorlara göre de travma geçirmişim. İlaç da annemin bulduğu üfürükçü de çare etmeyince beni okuldan aldılar. Ne akıllıydım ne deli. Mahallede kimse benimle oynamıyordu artık. Babaannemin diktiği bez bebeklerle avuturdum kendimi. Hepsinin adı Salih’ti.
“Artık kaptan Salih, sen yardımcısı ol.” dediler. Hem kızlar balıkçı olmazmış. Yani şimdi minder de mi onun? Eee suç benim mi yani? “Salih deme şu bebeklere.” diyor babaannem. Ama ben dinlemiyordum.
Sonra bir gün her şey değişti. Bir daha çocuğumuz olmaz diye umutlarını kestikleri bir vakitte, o geldi. Babam soyadımı devam ettirecek aslan oğlum deyip sevincinden iki kurban kesti. Artık evde varla yok arasındaydım. Beni bazen babaannem bile görmüyordu.
O kış okula başladım. Aklım hep evde olduğundan öğretmeni hiç duymazdım. Onları bir arada düşündükçe yüreğime taş otururdu. Bir seferinde okuldan kaçıp eve gelmiştim. Babam balığa gitmemişti. Babaannemin önünde büyük bir leğen vardı. Tek eliyle onu tutuyor. Diğer eliyle sırtını köpüklüyordu. Annem başına su döktükçe cırtlak sesiyle avazı yettiği kadar bağırıyor, o bağırdıkça babam “Hey be kaptana bak, nasıl da gür çıkıyor sesi!” diye zevkten dört köşe etrafında dönüyordu. Üçü de beni fark etmedi.
Zorla değil ya sevemedim. Hem niye seveyim. Benim olan ne varsa ortak oldu. Her şey onun yüzünden. Benden bildiler. “İstesen kurtarırdın.” dediler.
Bir gün babaannem getirip kucağıma koydu. Ekşi ekşi süt kesiği kokuyordu. Yüzünde ince sarı tüyler vardı. İki kara böceği andıran göz bebekleri fıldır fıldır oynadıkça ürpermiştim. Bana aldıkları bebeklerime hiç benzemiyordu. Hemen yere koydum. “Ben kardeş mardeş istemiyorum.” dedim. Babaannem “Sen ablasın kızım, hem biz yine seni seviyoruz.” dedi. Ama ben inanmadım.
“Öyle belertme gözlerini şu bebeye.” diyor bir de annem. O doğduktan sonra huyum değişmiş. Herkesin kardeşi varmış. Böyle kıskançlık da hiç görülmemiş. Gecen gece şimşekten korkup anne diye ağladığımda beni babaannemin yanına yatırmıştın. Ben sana koynunda bana niye yer yoktu diye soruyor muyum?
Sen ablasın sözünü her duyduğumda sinirlerim oynuyordu. Sanki ben istedim abla olmayı. Aman ablası koş yakala, düşmesin. Aman biraz oyala, ağlamasın. Bezini getir. Mamasını yedir. Sanki ben çocuk değilim de onun bakıcısıyım. Olmadı işte, yıldızım barışmasa da günler akıp geçti. Bu iyice ayaklandı. Yürümeye konuşmaya başladı. Ben de alıştım. Abla diye peşimden koşuyor evde en çok beni seviyordu.
Çok düşündüm. Peki ben onu sevdim mi? Bilmiyorum. Sanki hem sevdim hem sevmedim. Pişman oldum mu? Bazen oldum bazen olmadım.
Neyse anlat dediniz diye çok uzatmayayım. Av mevsiminde işler çok olurdu. Babaannemle annem akşamları babama yardıma gider parçalanan ağları tamir ederlerdi. Bir akşam yine hep birlikte babama yardıma gittik. Bizimkiler sahilde ağları tamir ediyordu. Tekne hemen yanı başımızdaydı. Salih bey kaptan olacakmış bastı yaygarayı. Babam onu götürüp mindere oturttu. Bana da “Sen göz kulak ol birazdan işimiz biter.” dedi. O, mindere kuruldu. Ben kaldım ayakta.
Hava karanlıktı. Deniz dipsiz sonsuz kuyu. Neyi kimi nasıl yutsam diye fırsat kolluyordu. Bizimkiler ağları sahile sermişler. Her dakika tekneden biraz uzaklaşıyorlar. Babamın elinde fener, delikleri buldukça annemle babaannem oraya koşuyor. Yarına yetişecek. Salih minderde elindeki eski oltayı denize sarkıtıyor. Bir Salih’e baktım. Bir mindere. Sonra birden aklımdan geçenler dilime döküldü. “Salih” dedim “biraz daha eğilirsen oltan çok derine gider o zaman büyük balıklar yakalarsın”. Eğildi. Biraz daha, sonra biraz daha. Çup sesini kimse duymadı. Tuttum. Yemin ederim bir kez elinden yakaladım. Sonra eli elimden kaydı. Bir daha elimi uzatamadım. Baktım. Yüzü kaybolana kadar baktım. Bağırmak istedim. Ama biri sanki ağzımı kapattı. Ben de çocuktum. Yok ben… Salih çırpınırken pişman oldum. Sonra bir ses; tutma işte, o giderse yine her şey senin olacak dedi.
Dalgalar ileri geri köpürdükçe Salih de bir çıkıyor bir kayboluyordu. Deniz her zamankinden daha karanlık geldi. Yıldızlar, yakamozlar sonsuz karanlığın içinde kaybolmuştu. Denizin tuzlu kokusunu rüzgâr yüzüme çarpıyordu. Martıların çığlık çığlığa teknenin üstünde uçuyorlardı. Sonra birden kafası suya gömülmeden göz göze geldik. Boncuk boncuk siyah gözleri ay ışığında parlıyordu. Salih’in gözlerinin ışığı bir daha görünmezken kendi gözümün ferinin kaybolacağından habersizdim.
Yaşlı güçsüz kollarınla sımsıkı sarıldığında kulağıma “Sus!” dedin “bir şey görmedin sen.” O zaman bildim senin anladığını. “Yapma kızım, bebeklerini suya atma boğma.” dedin. Halbuki annem “yıkama” derdi.
Teknenin ucunda gözlerim kocaman açılmış, sanki göz bebeklerim bir noktaya saplanmıştı. Oracıkta donmuş taş kesilmiş bir hâldeydim. Titriyordum. Üşüdüğümü sanıyorlar, beni sıkı sıkı örtmeye çalışıyorlardı. Oysa üşümek bir yana yanaklarımdan alevler çıkıyordu. Babam çaresiz denize dalıp çıkıyor, annem çırpınıyor, sesi kasabada yankılanıyordu. Bir anda etraf kalabalıklaştı. Kimi annemi teselli ediyor kimileri babamla Salih’i arıyorlardı. O gece bitmeyecek, sabah olmayacak sandım. Güneş, denizin üstünden yüzünü gösterdiğinde, umutları da geceyle birlikte kaybolmuştu. “Denizle şaka olmaz.” derdi babam. Birkaç dakikanın içinde şaka olmayacak kadar gerçekti Salih’in kaybolması. Günler sonra uzak bir kıyıda bulmuş balıkçılar.
Salih’i getirdiklerinde o gece ki çığlıklar yankılandı evimizden. Bir daha da hiç eksik olmadı hıçkırıklar. Ah babaanne nerden bilecektin o yalanının beni bu hâle getireceğini. “Konuşma!” dedin. Konuşmadım.
Günlerce sorguya çektiler. Düşerken görmedin mi? Nasıl düştü. Ne zaman düştü. Sonra suçladılar. Sana güvendik sen bakacaktın. Kardeşine sahip çıkamadın, dediler. Babaannem kanatlarının altına aldı. “Bakın” dedi “çocuk bir tuhaf olmuş. Dili tutulmuş üstüne gitmeyin.”
Babaannem geceleri başımı okşarken” Ah kuzum niye yaptın?” diye mırıldandığında kalkıp senden değil onlardan intikam aldım. Kaptan benim diye haykırmak isterdim. Ama hep sustum.
Sonra ne mi oldu? Kasabada herkes kendince o geceyi konuştu. Çok kıskançtı kardeşini suya bilerek atmış dediler. O gece kardeşini boğulurken görünce aklını yitirmiş dili tutulmuş dediler. Ne kadar zaman geçse de o gece üstüme yapıştı. Ben hep o gecede kaldım.
Ah babaanne nasıl işime gelmişti senin söylediklerin. Konuşursan senden bilirler. “Sus ki dili tutulmuş desinler. Deli deli bak da bir hoş oldu sansınlar. Yoksa seni suçlar anan baban, kinlenirler.” dediydin.
Babaannem demese de o geceden sonra konuşasım gelmedi. Bir daha konuşmadım. Karanlıkta kaybolurken gözleri gözüme değdiğinden beri zaten hep deli deli baktım dünyaya. Ondan sonra ne akıllı oldum ne deli. Herkes tek tek öldü. Geride kasabanın delisi kaldı.
Ah be Salih! Senden aldığım yaşam bana da yar olmadı.
Hülya Güneş
