RÜYALARIN DA KENDİ HAYATLARI VAR İçimdeki genişlikler kayboldu Paslı bir demir parçası gibi Başımdan geçen şeyler eskiden de Sustum, kimseyi bulamadım, kendime katlandım ...
İNSANA İLİŞKİN EVRENSEL BİR UMUDUN SESİ KAMİL AKDOĞAN’LA SÖYLEŞİ
Hatice Eğilmez Kaya: Eserlerinizde Antakya’yı çeşitli sıfatlarla nitelendiriyorsunuz. Seyahat(name)lerdeki Antakya kitabını hazırlarken, yabancı seyyahların bu kentin manevi dokusuna bakış açılarında sizi en çok şaşırtan veya kızdıran tespit neydi?
Kamil Akdoğan: O sıfatlar bir zamanlar Antakya için kullanıldı zaten. Ben sadece hatırlatıyorum. Seyahat(name)lerdeki Antakya’yı hazırlarken bu sıfatların her birini nasıl da hak ettiğini gördüm Antakya’nın. Şaşırtan şey çok olmadı zira “Doğunun Kraliçesi” az çok belliydi kafamda ama kızdıran şey çok oldu. En çok kızdığım ise; bu topraklarda, henüz doğmamış çocukların dahi üstlerinde hakları olan, sayısız eserin kaçırılması… Kitabı okuyanlar görecektir ki ellerini kollarını sallaya sallaya talan etmişler her yeri. Antakya’daki mozaik müzesi kendi türünde dünyanın en iyilerinden birisi, hatta birincisi ama onun içinde yer alanlardan çok daha fazlası yurtdışında müzelerde ya da bilmem kimin kişisel koleksiyonlarında… Antakya’nın binlerce yıllık bir tarihi var ve bu tarihin sadece 20 yılı Fransız işgali ile geçti. Ama gelin görün ki Antakya’daki en büyük arkeolojik kazılar bu dönemde yapıldı.
Benim kızgınlığımın hiç önemi de yok zaten, bir faydası da yok. Antakya kıymeti bilinemeden 6 Şubat’ta yıkıldı gitti. Evet şimdi yerine yeni bir şeyler yapılıyor hatta muhtemelen orayı ilk kez görecekler “A ne güzel olmuş” da diyebilirler. Ama en kötüsü de ne biliyor musunuz milyonlarca insan neyi kaybettiklerinin farkına bile varamayacak bir daha.
Hatice Eğilmez Kaya: Dünya Dünya Yalan Dünya kitabınızı büyük oranda 2004 yılında, anne ve babanızla yaptığınız haftalık görüşlerdeki notlardan yola çıkarak yazdınız. Kişisel aile tarihinizi belgelerken, “ananenizin” (anneannenizin) titizliği veya batıl inançları gibi detayları korumak sizin için neden bu kadar önemliydi?
Kamil Akdoğan: Kuşkusuz o koşulların etkisi büyüktü. Ama elbette her şeyi yalnızca o koşullarla açıklamak mümkün değil. Çok iyi hatırlıyorum; daha küçücük bir çocukken sevgili anneannemin Osmanlıca kaleme aldığı bazı yazıları saklamaya başlamıştım. Onun dili son derece özgün ve inanılmaz derecede duruydu. Üstelik kendisi de çok sempatik, çok içten bir insandı. O güzel sözler, o güzel insandan çıkınca bambaşka bir anlam kazanıyordu.
Birkaçını hatırlatmak isterim: “Ürküttün kurbağayı, sevindirdin dervişi”, “Ben Allah’ın al takkalı kulu muyum?” Bu sözleri internet dâhil pek çok yerde araştırmama rağmen izlerine rastlayamadım. Bir ara bunları bir yere not etmeye kalktığımda neredeyse küçük bir sözlük ortaya çıkmıştı. Adına da “FA Sözlük” demiştim. “Dünya Dünya Yalan Dünya” isimli kitabım işte o sözlükten doğdu; kitabın en kıymetli bölümünü de bu sözlük oluşturuyor. Bugün bile o sözlüğe girebilecek kelimeler, deyişler aklıma gelmeye devam ediyor; ben de eklemeyi sürdürüyorum. Burada bir şiveden söz etmiyorum. Elbette bazı kelimelerin yerel kullanımları bugün de sürüyor. Benim özellikle üzerinde durduğum şey; o dildeki yalınlık, doğallık ve eşsiz özgünlüktü.
Hatice Eğilmez Kaya: “ODTÜ’lü Yazılar- I” kitabınızda iş güvenliği uzmanlarından taşeron işçiliğine kadar geniş bir yelpazede toplumsal sorunlara değiniyorsunuz. Bir mühendis ve iş sağlığı güvenliği uzmanı olmanız, edebiyatınızdaki “emek” ve “adalet” temalarını nasıl şekillendirdi?
Bu dedikleriniz elbette şekillendirdi ama onlardan öncesi de vardı. Uzun yıllar eğitim emekçileri sendikasında çeşitli kademelerde görevler almıştım. Emekçilerin sendikal mücadelesinde, çok daha geniş anlamda demokrasi mücadelesinde bedelleri olan bir süreç yaşamıştım. Emek ve adalet artık mücadele haline gelmiş yaşam biçimimizin temel sloganlarıydı.
Bir dönem ODTÜ Mezunları Derneği’nde aktif olarak çalışırken yazdığım yazılardan oluşan bir kitap, “ODTÜLÜ Yazılar 1”. Yaklaşık bir buçuk yıl süren yönetim kurulu üyeliği görevim sırasında yılda 11 kez çıkan ODTÜLÜLER Bülteninin merhaba yazılarını da kaleme almıştım. ODTÜ hayatımdaki en güzel şeylerden biri oldu hep. Okurken çok sevdim, mezun olduktan sonra çok sevdim, şu saniye bile kopmuş değilim ODTÜ’den. Pek çok öğrenciye dokunan hem romantik hem politik bir ruhu vardır ODTÜ’nün. Stadyumunda yazan “Devrim” yazısı, onu ilk gören her öğrenciyi mutlaka etkilemiştir.
Hatice Eğilmez Kaya: Çayyolu’nda kurduğunuz dernekler ve yayınladığınız bültenlerle, yerel kültürün korunması konusunda nasıl bir misyon üstlendiğinizi düşünüyorsunuz?
Çayyolu sadece bir çaba bu çaba rüzgâra ya da sele karşı tutunmaya çalışmak gibi bir şey aslında. Çayyolu yereli diye bir şey de yok aslında. Ankara’nın her yerinden ekonomik durumu nispeten daha iyi insanların son çeyrek yüzyıl içinde yerleştikleri ve giderek gelişen, büyüyen bir yer Çayyolu. 21. yüzyıl kentinin en varsıl örneklerinden biri hatta ülkemizde… Dernek, bülten gibi çalışmalarımız var olanı korumaktan çok birlikte üretmek, ortak bir alan ve dil yaratmak aslında. Yerel kültürün içine bu yörenin şairlerini, yazarlarını ekliyorsak evet dernek, dergi gibi olanaklarla onlara çalışma ortamı açtığımızı söyleyebilirim. Üretmek elbette çok güzel ama üretilenin paylaşılması çok daha güzel. Dergilerimiz, derneğimiz, kulüplerimiz işte tam da bunu yapıyor. Betonlar, gökdelenler, AVM’lerle boğulan Çayyolu’na okyanusta bir kabarcık misali oksijen vermeye çalışıyoruz.
Hatice Eğilmez Kaya: Yazın hayatınıza Tülün Ardındaki Ay gibi şiir kitaplarıyla başladınız ancak son yıllarda daha çok anı, deneme ve araştırma türlerine yöneldiniz. Şiirin o imgesel dünyasından, seyahatnameler gibi daha somut ve belgesel bir alana geçiş yapmanızın arkasındaki temel motivasyon nedir?
Kamil Akdoğan: Şiirle başladım çünkü şiiri çok seviyordum, çok şiir okuyordum. Hâlâ okuyorum ve elbette hâlâ çok seviyorum şiiri. Ama yazmak istediğim o kadar çok şey vardı ki ve şiir bunları karşılayamazdı. Düzyazıyı daha çok sevdiğimi söyleyemesem de daha çok tercih ettiğim çok açık bir gerçek. Araştırmayı çok seviyorum ama araştırmakla kalmayıp bulduklarımı kitaplaştırmayı daha çok seviyorum. Kıyıda köşede duran o kadar çok dosyam var ki kitaplaşmayı bekleyen, mümkün değil yetiştiremeyeceğim. Şu anda Akdoğan Yayınevi’ni çalıştırıyorum evet ama çok kez keşke kendi kitaplarıma da bu kadar çok çok zaman ayırabilseydim dediğim oldu.
Hatice Eğilmez Kaya: Babanız Oğuz Akdoğan’ın, babaanneniz Vecihe Akdoğan’ın şiirlerini de derlediniz ve kendi kitaplarınızda onların anılarına geniş yer ayırdınız. Örneğin babaannenizin Hatay Cumhuriyeti döneminde yasak olmasına rağmen okuluna bayrak asan bir öğretmen olması, sizin bugünkü toplumsal ve siyasi duruşunuzu nasıl etkiledi? Kendi yayınevinizi (Akdoğan Yayınevi) kurarak sadece kendi eserlerinizi değil, babanızın ve annenizin yazılarını da ölümsüzleştirdiniz. Bir yazarın aynı zamanda kendi kitabının yayıncısı olması, eser üzerindeki özgürlüğünü ve editoryal süreci nasıl etkiliyor?
Kamil Akdoğan: Babaannem vefat ettikten sonra el yazısıyla yazdığı yüzlerce şiirle tanıştım. 1903 Antakya doğumlu babaannem Fransız işgali döneminde öğretmenlik yaptığı okulda Türk bayrağının asılması yasak olduğu halde bayrak astırdığını gururla anlatırdı. Onun bu yaptığı bireysel bir eylem değildi elbette. Okuldaki öğrenciler de, muhtemelen başka çalışanlar da bu eylemin ortaklarındandı.
Babaannemin yüzlerce şiirinin yanında o dönemi günlük mahiyetinde anlatan çok sayıda düzyazısı da vardı. Ama başka ilginç şeyler de vardı. Mesela babasının yazdığı uzunca bir şiir vardı ve bu şiir henüz hiçbir yerde yayımlanmadı. Kuzenlerinin yazdığı şiirler vardı. Sevgili babaannemin defteri sanki şair bir ailenin hatıra defteri gibiydi. Şu anda bile düşünüyorum da aynı soyadını taşıyacak en az 7-8 kişi aynı dönemlerde şiirle uğraşmıştı.
Rahmetli babamın şiir kitabı 2008 yılında çıktı ama 1930’lu yılların sonundan 1945 yılı arasında yazdığı bir kitap hacminde şiir sararmış defter yaprakları arasında durdu onlarca yıl… Babaannem işgal dönemi Antakya’sı olmak üzere uzun yıllar şiirle uğraşmış ve en son 1972 yılında bütün şiirlerini bir defterde toplamıştı. Bu şiirler de neredeyse yarım yüzyıl sonra ancak kitap haline gelebildi.
Kendisi de yazan birinin yayınevi çalıştırması bence harika bir şey. Kitabınıza çok kolay erişebiliyorsunuz her şeyden önce ve en önemlisi de bu bence.
Hatice Eğilmez Kaya: Teşekkür ve iyilik dileklerimizle…
Hatice Eğilmez Kaya
Tülün Ardındaki Ay, Bir Yol Çizme Hâli
Aslıhan Tüylüoğlu
Kamil Akdoğan, Tülün Ardındaki Ay (2008)* ile başlıyor yazın yolculuğuna. Bu yolda şiirler, hikâyeler yazdı. Dergiler ve yayınevi kurdu. Yazına gönlünü veren, edebiyatı yürekten seven bir kişi. Eskiler “edebiyat eri” derdi, öyle… Kitabın önsözünde şiirleri yazmasının gerekçesini içtenlikle paylaşmış okurlarıyla. Bu bölümü alıntılamanın onu anlamaya fayda getireceğini düşünüyorum.
“Duygusal ve düşünsel yoğunluğun çok üst boyutlarda yaşandığı bir dönemde, benzer dönemleri yaşayan herhangi birinin çoğunlukla yaptığı gibi ben de şiir yazdım. Bu kitaptaki şiirler çoğunlukla o aynı ve özel dönemin ürünleridir.
Öyle bir dönemi aşmak hiç de kolay değildir; sabır, cesaret ve direnç ister… Şiir bunların üstünde yeşerir. Yine de yetmezler. Bir de ışık gerekir. Bu ışık kimi zaman geleceği gösteren bir umudun alevi, kimi zaman ana, baba, kardeş gibi muhteşem bir destek, kimi zaman da tülün ardında parıldayan bir ay parçası sevgidir.
Rüzgâr gibi uçup gitmeleri için hangi yollar denenirse denensin, öyle dönemler asla unutulmazlar. İzleriyle ama mutlaka acılarıyla her daim belli ederler kendilerini. İşte bu kitap bir anlamda o izlerin bir belgesi ama asıl olarak o dönemi aştıran sevgili insanlara bir armağandır.”
Kamil Akdoğan, bu tek şiir kitabında tematik bir şiiri önceliyor. Belli bir temayı alıp onu somutlayacak şekilde işlerken bireyden veya genel olarak insandan yola çıkıyor. İlle de Umut, Hazine, Emek bu tür şiirlerinden. Geleneklere bağlı olduğu görünüyor. Yerelden evrensele “insan” üzerine sorumluluk duyan bir kalbin çarptığı şiirler yazıyor. Dörtlükleri önceliyor, uyaklarla ritim sağlıyor. Ama kafiyeyi zorlamıyor. Dil olarak da sade bir tavır sergiliyor. Türkçeyi yormuyor.
Politik bir taraf tutuşu var. Emeğin, haklının, ezilenin yanında duruyor. Sadece benlik üzerinden kurmuyor şiirlerini; yalnızlık, mutluluk gibi temaları bile genel olarak ele alıyor. Öznesinin insan olduğu şiirler çoğunlukta.
Kitabın ilk şiiri de olan Ömür Törpüsü şiirinde; insana yaşamı dar eden törpünün dişlerini birer birer açık eder. Temeli sağlam olmayan kubbenin çöküşü, yani sistemin altında kalan kişileri, adaletsizliğin insan hayatını zehretmesi, karanlığın insan hayatını karartması, alegorik bir dille ele alınır.
“ve hamurun içinde olmazsa
Ekmeği zehir eder adalet
Törpünün bir tek dişi sadece” (s.7)
Görüldüğü gibi tema geçmişten bugüne, bugünden geleceğe doğru bir akış içinde güncel olanla yetinmeyerek ele alınır. Genelleştirilen konular; insanlığın savaşlarını, dönüp dönüp geri gelen sorunlarını ortaya koyarak, tarihsel bir perspektif içinde ele alır. Bu da “Şiir, toplumların tarih burcudur.” diyen Octavio Paz ile buluştuğunu gösterir. “Unutulmuş Uçurum” şiiri kentlerde başlayan uçurumu, gecekondu ve plazalar arasındaki yükseklik farkını ve toplumsal çelişkiyi ortaya koyar. Bunu, bir fay’da biriken enerjiye benzetir ve bir gün patlayabileceğini işaret eder.
“Hangi toplumsal dolguyla
Kapanacak bu uçurum” (s. 13)
diye sorarken, gelir adaletsizliğinin sonucunda oluşacak kargaşanın erken sinyalini verir. İnsanların toplumsal duyarlılıktan ve birbirinden uzaklaşmasının ve modern dünyanın fotoğrafını çeker.
Sadece yaşadığı ülkeye değil, dünya sorunlarına da duyarlıdır Kamil Akdoğan. Irak ve Filistin gibi savaşı konu aldığı şiirleri de vardır. “Irak Gerçeği” şiirinde bu tarihsel olayı emperyalizmin eleştirisi olarak somutlaştırmakta başarılıdır. “Sanal demokrasi, “tekelci tarlalar”, “küresel zamanlar”, “Kimyasal yalan”, “sırıtan bombalar”, “işkence mühendisliği diploması”, “son nefesini veren insan hakları” gibi bağdaştırmalarla pek çok anlamı birkaç sözcüğe sığdırmış, şiirin gereğini yapmıştır. Bu bağdaştırmalar klişeyi aşmış, işlenen konunun şiirleşmesini sağlamıştır. Az sözle çok şey söylemek için şiir tekniğinin olanaklarını kullanmıştır.
Kitapta yargı cümlelerinin çoğunlukta olduğunu görüyoruz. Bu dizelerle duygusal, düşünsel gerekliliği olgunlaşmış bir şekilde ele alır.
“kimi zaman en geç gelen yenilgi
En onurlu dereceyi getirir (s. 21)
Hazine adlı şiirinde; “En değerli hazine karanlığı gömmektir.” gibi karşıtlık uyandıran durumu yine yargı biçiminde somutlamıştır. Yargı cümleleri, bir acı ile olgunlaşan insanın olgunlaşma sürecinde düşünsel ve duygusal olarak belli bir bilinç ve farkındalık anlarına karşılık gelir. Bilgece dizelerdir bunlar.
Emek şiirinde de gözlenir bu durum. Uz benzetmeden yararlanarak kurulmuştur bu tanımlamalar.
“umut
yarını güzel yapan
ilk kokulu çiçektir”
“sabır
özlemin kanatları altında
uçan bir devdir
“emek
hayaline can katan
tek sihirli değnektir” (s. 24)
Bu yargı cümleleri ile alabildiğine isabetli, düşündürücü ve derin dizeler kuruyor. Bazen de hem kendine hem karşısındakilere öğüt vermeyi yeğler. Özellikle ilk bölüm şiirlerinde akıl devreye girer ve olması gerekeni telkin eder dizeler. Ele alınan konuda bir çözüm bir çıkış bulma isteğidir bu da.
“Rüzgârın şiddetini yalnız sen belirlersin
İstemezsen düşler bile kıpırdamaz yerinden
Ayrılık her dilde aynı kolay sözcükle yazılır
Kavuşmak emek ister” (s. 22)
“Sonucu belli bir koşuya katılmak zorundaysan
Kendine saygın için yarışmalısın” (s. 20)
Umudun öncelediği şiirlerdir bunlar. Bireye, çıkmazlarını aşma gücü aşılar. Bir yol, bir yön çizme ve yürüme telkini vardır. Şair hem kendi durumundan çıkmayı hem kendi gibi olanlara yol göstermeyi amaçlar. Şiirlerle aşma, şiirle bilinci temizleme ve açma dizeleridir bunlar. Böylece karamsarlıktan ışığa doğru giden tematik bir ağ kurulur. Şiirin insana verdiği güce inanılır. Genel olarak her şartta umudun olduğu, kendi karamsarlığımızın dışına çıkınca o umudu göreceğimizin ayırdındadır. Birlikte kurtulma vardır, kolektif yaratma düşüncesi hâkimdir.
Kamil Akdoğan gerek bireysel gerek toplumsal temaları, yerelden evrensele, tek insan olmaktan çoğul olmaya doğru bir perspektifle şiirin gereklerine ve geleneğe uyarak modern bir biçimde ele alıyor. Şiirin çetrefilli yollarından dil bilinci ve şiire duyduğu inanç ve saygıyla çıkıyor. Edebiyata duyduğu bu sevginin ve onun yanında konumlanışının çeşitli şekillerde devam edeceğine inanıyoruz.
Kaynakça: Tülün Ardındaki Ay, Kamil Akdoğan, 2008, Gündüz Kitabevi
Kaybolan Antakya’nın Canlı Tanığı: He Cânım Baba ve Hatıralar
Canan Sanlı
Kamil Akdoğan tarafından kaleme alınan “He Cânım Baba ve Antakya Hatıraları”, yazarın babası Oğuz Akdoğan’ın yaşam öyküsüne ve Antakya’nın köklü kültürel mirasına odaklanan biyografik ve anı türünde bir eserdir. Haziran 2023’te yayımlanan kitap, kişisel bir aile tarihçesi olmanın ötesinde, bir dönemin sosyal yapısını ve Antakya’nın tarihsel dokusunu da kayıt altına almaktadır. Kitap hakkında yapılabilecek genel değerlendirme şu ana başlıklar altında toplanabilir:
İçerik ve Tematik Yapı
Kitap, yazarın babası Oğuz Akdoğan’ın 1930 yılında Antakya’da başlayan ve 2020 yılına kadar uzanan yaşam yolculuğunu kronolojik bir akışla sunmaktadır.
Aile Tarihçesi ve Şecere: Akdoğan ailesinin 1700’lü yıllarda Hama’dan göç edişinden başlayarak Antakya’daki yerleşim süreçlerine ve akrabalık bağlarına dair detaylı bilgiler sunulur.
Eğitim ve Meslek Hayatı: Oğuz Akdoğan’ın Antakya’dan Diyarbakır’a uzanan eğitim yılları ve Ankara’daki öğretmenlik kariyeri, dönemin eğitim sistemine de ışık tutmaktadır.
Antakya Hatıraları: 1930’lu yılların Antakya’sı, Fransız dönemi hatıraları, mahalle kültürü ve eski Antakya evleri kitabın en canlı bölümlerini oluşturur.
Eserin en dikkat çekici yönü, temel kaynağının yazarın cezaevinde olduğu dönemde babasıyla yaptığı görüşmelerde tuttuğu günlükler olmasıdır.
Kamil Akdoğan, Sincan F-Tipi Cezaevi’nde babasıyla yaptığı her sohbeti en ince ayrıntısına kadar not etmiş, bu notlar kitabın iskeletini oluşturmuştur. Kitap, babasına verdiği “Seninle kitaplar yazacağız” sözünü tutan bir evladın vefa borcu niteliğindedir. Anlatım, akademik bir dilden ziyade sohbet tadında ve anıların sıcaklığını koruyan bir yapıdadır. Kitap, sadece metinlerden oluşmayıp zengin bir görsel ve belge arşivi sunmaktadır: Kitapta aile şecereleri, eski nüfus cüzdanları, diplomalar, teşekkür belgeleri ve babasının yaşamının farklı dönemlerine ait çok sayıda fotoğraf yer almaktadır.
Antakya’nın 2023 depremi öncesindeki sosyal yapısını ve aile bağlarını anlatması bakımından “kaybolan bir kentin” belleği olma özelliğini taşır. Eserde Oğuz Akdoğan’ın kendi şiirlerinin yanı sıra annesi Vecihe Akdoğan’ın onun için yazdığı şiirlere de yer verilerek ailenin edebi yönü vurgulanmıştır.
”He Cânım Baba”, bir babanın portresini çizerken aynı zamanda bir kentin ve bir kuşağın ruhunu yansıtan duygusal bir çalışmadır. Yazarın “içinde yazan her şeyin doğru olduğunu çok iyi biliyordu çünkü hepsini kendi yazmıştı zaten” ifadesiyle belirttiği gibi, kitap Oğuz Akdoğan’ın bizzat kendi anlatımlarına dayanan otantik bir yaşam hikâyesidir. Hem yerel tarih meraklıları hem de biyografi sevenler için önemli bir kaynak, belgesel niteliğindedir.
Kamil Akdoğan tarafından kaleme alınan “He Cânım Baba ve Antakya Hatıraları” adlı eserden, kitabın ruhunu ve derinliğini yansıtan dikkat çekici bazı bölümler şunlardır:
Kitabın Yazılış Öyküsü ve Vefa (Önsöz)
Kitabın en etkileyici yönü, yazarın cezaevinde olduğu zorlu dönemde babasıyla yaptığı görüşmelerdeki notlara dayanmasıdır. Yazar, Sincan F-Tipi Cezaevi’nde kaldığı 4 yıl boyunca babasıyla yaptığı sohbetleri, görüş biter bitmez kâğıda döktüğünü belirtir. Bu notlar, normalde akılda tutulması zor olan tarihleri bile en ince ayrıntısına kadar korunmuştur.
24 Mart 2004 tarihinde Sincan’da yazdığım satırlarda şunlar vardı: “Babamla her zamanki gibi güzel bir sohbet yaptık. Artık bu görüşlerden tadına doyulmaz bir zevk almaya başladım. (…). Biliyorum ki babamın da hoşuna gidiyor bu sohbetler. Süre o kadar kısıtlı olmasına rağmen Bartın’da ya da Ulucanlar ‘da böyle sohbetler yapabilmenin koşulu hiçbir zaman olmamıştı.”
Kamil Akdoğan, babasına cezaevinden çıktığında “Seninle çok güzel işler yapacağız, kitaplar yazacağız” demiştir. Bu kitap, o sözün tutulduğu, babasının vefatından sonra tamamlanan bir vefa belgesidir. Kitap, sadece bir biyografi değil, aynı zamanda 1930’lu yılların Antakya’sına tutulan bir aynadır. Oğuz Akdoğan’ın “Antakya’yı sıksan herkes akraba çıkar” sözü, kentin o dönemdeki iç içe geçmiş sosyal dokusunu özetler.
İlginç bir anekdot olarak, babası Sadık Akdoğan’ın oğlu Oğuz’a “Habeş İmparatoru” diye hitap etmesi yer alır. Bu lakap, o dönem yoksul ülkesi için bir umut olan Habeş (Etiyopya) İmparatoru Haile Selassie’ye duyulan sempatiden gelmektedir. Dedesi Sadık Akdoğan’ın içki içmesiyle bilindiği, bu yüzden çevresindekilerin “Hacca gitse gitse ancak devesi gider” diyerek ona “Devesi Hacı” şeklinde takıldıkları anlatılır. Oğuz Akdoğan’ın ailesine olan derin sevgisi, kitapta yer alan şiirlerle somutlaşır. 1982 yılında annesi Vecihe Akdoğan için yazdığı “ANNEME” şiirinde, ondan kopan bir parça olduğunu ve içindeki tüm sevapların annesinden geldiğini dile getirir.
ANNEME
“Tüm enerjim bütünüm, bütünüyle gördüğün/ Senden kopan bir parçan/ Bu ufak bedendir ki bensin bendeki/ İmanı vicdanı tam – mübarek ramazanda/ Öğle vakti cumada – camide diyen imam İşittiğim sendeki/ Günahlarımla çok uzağım senden/ Sendendir sevaplarım, sendendir iyiliklerim/ Ilık sevgin içimde, fersin gözlerimde/ İçimdeki gözümdeki/ Uydunum çizdiğin yörüngede/ Sana dönüksem gündüzüm/Hep sen varsın gecemde/ Sana varlığım öyle bir bendeki” 1982
2001 yılında, vefatından yıllar sonra çok sevdiği kayınvalidesi Feride Apak için yazdığı şiir, aile bağlarının ne kadar güçlü olduğunu gösterir.
FERİDE APAK İÇİN
“Az konuşur öz söyler/ Sevdiğini çok sever/ Eşe dosta tam yaver/ Anlayanlar öyle der/ Eksilmez hiç değerin/ Bizde sevgin pek derin/ Derunumuzda yerin/ Arayanlar öyle der/ Müfide, Oğuz, Kâmil Haluk Kemal ve de Gül/ Arıyor seni gönül/ Ananlar hep böyle der/ Severken sevdirirdin/ Azıcık da gülerdin/ Benim Kamilim derdin /Ana yarlar öyle der/ Dokuz yüz seksen dokuz/ Ay eylül yirmi dokuz/ Cuma’da iken Oğuz/ Evde vefat etmişsin”
Oğuz Akdoğan’ın son yıllarında Alzheimer ve yürüme zorluğu çekmesine rağmen hayata bakışı takdire şayandır. Nasıl olduğu sorulduğunda daima “sonsuz şükürlerini” sunması, onun karakterinin nezaketini yansıtır. Pijamasını ayakta giyebildiği sürece kendisini genç sayacağına dair inancı, fiziksel zorluklarına rağmen bu alışkanlığını son ana kadar sürdürmeye çalışması dokunaklı bir detaydır. Kitabın sadece kuru bir biyografi olmadığını, aksine derin bir sevgi, tarihsel tanıklık ve insan sıcaklığı taşıdığını kanıtlar niteliktedir.
“He Cânım Baba”, bir babanın portresini çizerken aynı zamanda bir kentin ve bir kuşağın ruhunu yansıtan duygusal bir çalışmadır. Yazarın “içinde yazan her şeyin doğru olduğunu çok iyi biliyordu çünkü hepsini kendi yazmıştı zaten” ifadesiyle belirttiği gibi, kitap Oğuz Akdoğan’ın bizzat kendi anlatımlarına dayanan otantik bir yaşam hikâyesidir. Kitabın sadece kuru bir biyografi olmadığını, aksine derin bir sevgi, tarihsel tanıklık ve insan sıcaklığı taşıdığını kanıtlar niteliktedir. Hem yerel tarih meraklıları hem de biyografi sevenler için önemli bir kaynaktır.
Karşıyaka, 15.02.2026
Tülün Ardındaki Ay: Umuda Açılan Şeffaf Pencere
Canan SANLI
Sahici insanları severim. “Nedir sahici olmak?” diye düşünebilirsiniz. Sahici; olduğu gibi görünen, duygularıyla, düşünceleriyle, öfkesiyle, sevinci ve sevgisiyle bütün olan insandır. İşte ben sevgili Kamil Akdoğan’ı bu sahici özellikleriyle tanıdım. Tertemiz, dürüst kişiliği yaptığı işe de yansıyor. Akdoğan Yayınevi’ni, edebiyata ve şiire verdiği önem, gösterdiği özveri ve dost, kardeş yüreğiyle yönetiyor. Böyle bir kardeşe sahip olduğum için hem mutluyum hem gururluyum.
Geçtiğimiz günlerde kitaplığımı karıştırırken, daha önce edindiğim ve okuduğum “Tülün Ardındaki Ay” adlı şiir kitabı elime geçti. Kitaptaki her bir şiir, yaşamın içinden gelen, düşündürücü dizelerden oluşuyor. Düşündüm ki; yalnızca okumak yetmez, şiirlerle söyleşmek, onların anlattıklarını kaleme yükleyip beyazla buluşturmak gerekir. Ben de öyle yaptım. Bakalım “Tülün Ardındaki Ay’ın şiirleri bizlere neler söyleyecek.
Toplumsal ve bireysel hüzünleri sarmalayan, yaşamın içinden süzülen şiirlerini eylem bilinciyle heybesine yükleyen Akdoğan, yine yaşamın dağınıklığını kendi düzeni içinde örgütlüyor. Toplumsal gerçekçi bakışı, derin görüşleri şiirlerinin eylemine taşıyan şair; artzamanlı olay ve olguları eşzamanlı bir düzlemde buluşturuyor. Dünün ve bugünün muhasebesini yaparken okuru düşünmeye, sorgulamaya davet ediyor.
Ömür, yaşayabildiğimiz sürece tekdüze ilerlemez; gelgitlerle, sarsıntılarla, beklenmedik dönüşlerle şekillenir. İnsani duyguların yoğunlaştığı anlar da çoğunlukla bu iniş çıkışlardan doğar. Hüzünler, sıkıntılar, olumlu ya da olumsuz olay ve olgular; hayatın törpüleridir. Sabır sınırlarını zorlayan, zamanla yıpratan, kişiyi çaresizliğe ve umutsuzluğa sürükleyen adeta keskin bir alettir bu ömür törpüsü. Işığı soldurur, inancı gölgeler. Şair, bireysel ve toplumsal acıların izlerini taşıyan bu kavrayışı; imgelerin gücüne yaslanarak “Ömür Törpüsü” (s.7) adlı şiirinde dile getiriyor:
“O törpü ki ışığı her gördüğü yerde / Söndürmeye yemin etmiş bir karanlık / Aydınlığı tutan dalları keser habire”
Bu dizeler, karanlığın aydınlığa açtığı savaşı; umuda karşı karamsarlığın susmayan dilini çarpıcı bir biçimde yansıtıyor. Ancak “Yaşam sadece karanlıklarla örülü değildir.” demiştik ya, hayat tek çizgide ilerlemez. Kara günler kararıp kalmaz. Kara bulutların ardından, bazen bir mucize gibi, tüm derinliğiyle içe işleyen bir aydınlık doğar. Ve o an, ömür törpüsünün yerini ipekten bir şalın yumuşaklığında, huzur sarar.
Şair özne, bu geçişi, kişisel duygularının iç sesiyle, şiirin eylemine yükleyerek aktarır. Umudun hep yanı başımızda olduğunu, içimizde saklı bir düş gibi beklediğini, düşlerin gerçeğe dönüşebileceğini hissederiz. Bu sefer, kendi yaşantısındaki mucizeye benzeyen mutluluğu, şiirin diline “ben” adılıyla taşır:
“Gerçeğin kâbus olup çöktüğü anda / Saniyeler acıtan kalp atışıydı // Bugün bir melek gördüm düşümde / Üzülme diyordu, bak yanımdaydı // Açtım gözlerimi gece değildi / Açtım bir daha tam karşımdaydı // Bir melek görünce ağlanır mıymış / Gözlerim hiç bu kadar ıslanmamıştı”
(Bugün Bir Melek Gördüm Düşümde, s.8)
İşte bu dizelerde, çaresizliğin yerini alan sevinç; hüznün içinden doğan umut, bir rüyayla, bir “melek” aracılığıyla dirimselliğe bürünüyor. Yaşam, şiirle yeniden şekilleniyor. Tıpkı şairin yaptığı gibi: Duygularımızı, düşlerimizi ve gerçekliğimizi kelimelerle yoğurup yaşamla buluşturmak.
Yaşam bir planın doğrultusunda ilerler kimi zaman. Umuda açılan şeffaf bir pencereden gördüklerimiz inanılmazdır. Kamil Akdoğan açılan o pencerede tülün ardındaki Ay’ı görür, yaşamın planı işlerken sevgiyle ve aşkla yoğrulmuş bir geleceğin başlangıcı doğar. Tül, incecik bir nesne… Şeffaflığıyla hem gizleyen hem de gösteren, ışığı gizlerken yansıyan bir nesne… Ve onun ardında parlayan ay, yaşamın özgün planında bu iki imgeyi birbirine bağlayarak “Tül-Ay” anlamlı bileşkesinde şiirsel çağrışımın izlerinde dipdiri bir anlam kazanıyor.
“Şairin hayatı şiire dâhildir,” demişti Cemal Süreya. Akdoğan’ın şiirlerini okurken biz de onun yaşamından izler, duygular, hatıralar ve düşsel katmanlar buluyoruz. Her dize, onun hayatından bir ışık huzmesi gibi şiirin içine sızmış. Bu da gösteriyor ki Akdoğan, yaşamının yalnızca öznesi değil; aynı zamanda o yaşamın şairidir. Usta şair ve şiir düşünürü Veysel Çolak’ın dediği gibi: “Yazdıkları şiirler, şairlerin yaşam öyküleridir.”
Akdoğan, şiirin götürdüğü yerde yaşamla buluşuyor. Dizeler, bireysel bir geçmişin izdüşümünde duyguların yankısı olarak karşımıza çıkıyor. “Tülün Ardındaki Ay” başlıklı şiirinde, bu buluşmayı şöyle dile getiriyor:
“Gecenin bir vaktiydi / Buz tabakalarından fışkırmış / Bir kardelen çiçeği gibi geldin / Bakmadığın halde görüyordun her şeyi // İncecik bir gülücük / Sıcacık bir öpüştün / Tülün ardındaki ay gibi gülümseyen gözlerin / Bin yıldır gördürmeyen perdeyi aralattın / HOŞGELDİN diyor bak bütün aydınlıklar” (Tülün Ardındaki Ay, s.10-11)
Bu dizelerde, gecenin içinden filizlenen bir kardelen gibi gelen sevgi; içsel karanlığı delen bir ışık olarak beliriyor. Şair özne bir oluşumun varlığıyla uyanıyor yeniden yaşama. Bu uyanış, yalnızca bireysel bir sevinç değil; aynı zamanda tülün ardında bekleyen her okur için umuda açılmış bir şiir penceresidir.
Kamil Akdoğan, duyarlı yüreğini kalemine yükleyen bir şair olarak, evrensel ve toplumsal olayları şiirinin merkezine alır. Şiirinde yalnızca duygulara değil, insanlığın ortak vicdanına da seslenir. Irak Gerçeği (s. 16-17) başlıklı şiirinde yaşanan acıları sorgular; okuyucuyu derin düşüncelere sevk eder. Küresel güçlerin dünya üzerindeki oyunlarına işaret ederek, ülkeleri birbirine kırdıran Amerika’nın politikalarını eleştirir.
Şiirde sözü geçen “Abraham” ismi özel imgedir. Bu güçlü göstergeyle şiirin anlamını derinleştirir, çağrışımı güçlendirir. Akdoğan’ın dizeleri, bir yandan tarihin acı gerçeklerini gözler önüne sererken, diğer yandan belleğimizde yankı uyandıran evrensel bir isyan çığlığı gibidir:
“Bir kimyasal yalanın arkasından sırıtan bombalar /Hiroşima’yı hiç yıkmamış gibi patladı damlarda /Parmak dokunuşlarından sakınılan bir tarihin üzerinden /Abraham tankları ilerledi pervasız…”
Bu dizelerde, geçmişin unutulmaz trajedileriyle günümüzün politik manevraları arasında kurulan bağ, şiirin evrensel yankısını artırıyor. Akdoğan, bireysel acıların ötesine geçerek evrensel belleğe sesleniyor. Kamil Akdoğan, şiirlerini geçmişin izlerini, anlamsal yüzleşmeleri bugüne taşıyan duyarlıkla kaleme alıyor. Sözcüklerin anlam katmanlarında, şiirin götürdüğü yerde yaşamla iç içe bir buluşma gerçekleşiyor. Onun dizelerinde oluşan anlamsal coşku, okurla bütünleşiyor; geçmişten süzülen anılar ise hem yaşanıyor hem yaşatılıyor.
“Yanlışlara Son” (s.36) başlıklı şiir, şairin kendisiyle hesaplaştığı bir metin olarak dikkat çeker. Yaşamını sorgularken içsel bir yüzleşmeye girişir. Bu yüzleşme, aslında her bireyin yaşamına da temas eder. Zira her şiir, okuru düşündürür, iç dünyasında diriltir ve onu kendine dair çeşitli sonuçlara yöneltir.
Şair-özne, “ben” adılıyla konuşurken, yaşanmışlıkları ve hayatın akışı içinde karşılaştığı haksızlıkları şiirin imgesel diliyle sorgular. Sözcüklere yüklediği çağrışımlarla okuru derin, güçlü bir anlatıya taşır:
“Barışçıl bir insan diye tanır herkes beni/ Ama dünkü mahkeme çıkışında/ Hayatımda ikinci kez silah kullandım/ (Çavuş Talimgâh Taburundaydı ilki)”
Burada “silah” sözcüğü hem gerçek hem mecaz anlamda kullanılarak bir anlatım kazanır. İlki, askerlikte kullanılan gerçek bir silahı; ikincisi ise şiirin bütününde duygu dünyasına yönelmiş, metaforik bir arınma aracını simgeler.
“Harcanmış duyguların intikamını almak için/ Göz göz arpacıktan nişanlandım yanlışlarımı/ Çoğunu ilk atışta vurdum/ Ne de kolay hedeflermiş meğerse/ Bir kısmı hâlâ can çekişmede”
Öyle ya, bazı duygular ve yaşantılar vardır ki insanın içine mıh gibi saplanır. Onları bir çırpıda silip atmak kolay değildir. Fakat her ne olursa olsun, şair özne kararlıdır. Hayatında yeni başlangıçlara, umuda ve barışa doğru yelken açmaktadır:
“Her birini tarihe gömdükten sonra / Ebediyen ateşkes ilan edeceğim/ Omzumda beyaz güvercinimle/ Onların olmadığı her yere gideceğim”
Bu dizeler, bir içsel barış çağrısının ve geleceğe dönük umutlu bir yürüyüşün şiirsel başlangıcıdır. Akdoğan’ın şiiri, bireysel olandan yola çıkarak evrensele ulaşır; duygu ile düşünceyi, geçmiş ile geleceği aynı potada eriterek okurunu derin bir iç yolculuğa davet eder. Bireysel olandan toplumsala, evrensel gerçekliğin acılarla örülmüş akışında içsel bir yolculuğa çıkan Kamil Akdoğan, duyarlılığını dizelere yansıtarak şiirin eylem gücünü ortaya koyar. Onun şiirinde yalnızca bireyin değil, ezilmiş, haksızlığa uğramış halkların, sessiz bırakılmış coğrafyaların çığlığı da yankılanır. Emperyalist ülkelerin sömürdüğü, acılarla ve yokluklarla yoğrulmuş bir kıta olan Afrika üzerinden akan bu şiirsel yolculuk, Akdoğan’ın evrensel duyarlılığını gözler önüne serer. Şair, Afrika’nın tarihsel ve sosyopolitik gerçekliğini bir çocuk figürü üzerinden duyumsatır:
“Yalnızdı,/ Ülkesi/ Geleceğini çalmış sömürgecilik işgali altındaydı / Sesini / Haykırabilse bile duyan olmazdı / Afrika’nın / İliğine dek kemirilmiş bir coğrafyasında/ Kendinden alabildiğine emin bir akbaba/ Son kıpırtıları da sussun diye sabrediyordu” (Afrikalı Çocuk, s.38)
Bu dizelerde, yalnızlık ve sessizlik iç içe geçerken, sömürgecilik sadece tarihsel bir olgu olarak değil, insan onurunu hedef alan canlı bir trajedi olarak şiire yansır. Akdoğan’ın şiiri, okuru yalnızca bir duygulanıma değil, aynı zamanda bir bilinçlenmeye, bir yüzleşmeye çağırır. “Afrikalı Çocuk”(s.38) şiirinde kullanılan imgeler; yoksulluğun, çaresizliğin ve unutturulmuş acının yoğunlaştırılmış bir anlatımıdır. Şair, sözcüklerin çağrışım gücünü kullanarak sadece bir çocuğun değil, bir kıtanın talan edilmiş geleceğini dile getirir. “Akbaba” imgesiyle somutlaşan sömürgecinin vahşeti hâlâ bitmemiş bir sessizliğin üzerindedir; sabırla, sistemli ve soğukkanlı bir bekleyişle…
Kamil Akdoğan, bu şiirinde yalnızca duygulara seslenmekle kalmaz; aynı zamanda vicdana, sorumluluğa ve tarihe seslenir. Böylece şiir, bireyin iç sesinden yükselerek insanlığın ortak belleğine dokunur, düşündürür, sorgular.
Sevgili Kamil Akdoğan’ın yüreğinden taşan duygular, “Çok Yaşa Filistin” (s. 50–51) başlıklı şiirinde anlamlı bir bütünlük kazanır. Şair, şiirine başlamadan önce, İsrail’de kepçelerin önünde yaşamını yitiren Rachel Corrie’nin annesine yazdığı son mektubundan bir bölüme yer verir. Bu alıntının ardından duygularını ve sözcüklerini şiirin eylemci gücüne yükleyerek ifade eder:
“Evleri, Siyonizm’e yakın diye katledilen Arapların / Küçük general olmak zorunda bırakılan misketlik çocukların / Tanka karşı sapanların ülkesi / Gözlerin görmediği / Kulakların duymadığı / Dünyanın en yoksul coğrafyasının / En öpülesi kahramanlıkların, en acı ihanetlerin / En yalın gözyaşlarının vatanı // Kırmızı sadece kan demektir orda / Yeşil, her şeye rağmen cennet vatandır / Siyahtır, yaşanan yenilesice acılar / Gelecek beyazdır Rachel’in düşleri gibi. / Sen çok yaşa Filistin!”
Şair özne, dünyada sürüp giden anlamsız savaşlara, kıyımlara karşı bir insanlık çığlığını yükseltir. Bu haykırış, “Sevmek Nedir İnsanı?”(s.55,56) başlıklı şiirde yankı bulur. Kamil Akdoğan, güçlü bir duygu olan sevginin evrensel önemini ve varlığını, şiirin kanatlarıyla dünyaya duyurmak ister. Duyarlı yüreğiyle, sevginin olduğu yerde savaşların ve kavgaların barınamayacağına yürekten inanır:
“Sevmek, / Ne dört kitapta buyrulmuş kutsal bir görevdir sadece / Ne özel bir yetenektir ilk doğan hücrelerde / Sanat değildir Sevmek insanı / Zor bir soru değildir / Yaşamaktır yüreklerce / Soluk alıp vermektir / Bazen bir ekmek parçasını kaldırmaktır yukarı / Bazen karşı koymaktır haksızlıklara // Dünyayı dört direk üzerinde de sansan / Bir totemin önünde tanrıya da yakarsan / Hıçkırığa da boğulsan Ağlama Duvarı’nda / İlle de yerin var insanlar sofrasında / Sevmek o sofrada aynı aş(k)la doymaktır // Bu yerküre nasıl bir dünya ise yekpare / Damlayan kan hepimizin kanıdır / Çekik sarı, düz beyaz, kara, kırmızı / Rengini tayin eden gözler değil bakıştır.”
Kamil Akdoğan’ın şiirlerinde hem bireysel duyarlık hem de toplumsal vicdan yaşamın dağınıklığında örgütlenir. Şiir, onun için yalnızca estetik bir ifade değil, aynı zamanda bir direnişin gücü, bir insanlık çağrısıdır. Nice yapıtlarıyla edebiyatın verimli bahçelerinde üretmeye devam etsin. Şiir yolu aydınlık olsun. Sevgiyle, şiirle…
Kaynak: Kamil Akdoğan, Tülün Ardındaki Ay, Gündüz Kitabevi, Şubat 2008
Eski Ankara’dan ve Afyon’dan Kalan Sıcak Bir Gülümseme: Feride Apak
Hatice Eğilmez Kaya
Dünya Dünya Yalan Dünya* Kamil Akdoğan’ın anneannesi Feride Apak’ın yaşam öyküsünü anlatan biyografik özellikler taşıyan bir eserdir. Yazar, anneannesinin yaşadıklarını anlatırken, aynı zamanda da bir dönemin sosyal dokusunu, aile ilişkilerini ve kültürel değerlerini aktarmaktadır.
Kamil Akdoğan, Dünya Dünya Yalan Dünya’yı çevresindeki herkes tarafından çok sevilen, arkasından kötü söz söylenmeyen “güzel insanları” ve özellikle anneannesi Feride Apak’ı anmak için yazmıştır. Kitabın temel amacı, zamanın erozyonuna karşı anıları korumak ve gelecek nesillere (yüzlerce yıl sonraki torunlara) bir aile mirası bırakmaktır. Kitap büyük oranda 2004 yılında, yazarın anne ve babasıyla yaptığı haftalık görüşmelerde aldığı sınırlı notlar üzerine kurulmuştur.
Kitap, Feride Apak’ın 1910’da Afyon’da başlayan ve 1989’da Ankara’da sona eren yaşam yolculuğunu takip eder. Feride Apak’ın çocukluk yıllarının geçtiği Afyon’un işgal yılları, Akşehir’e göç ve Kurtuluş Savaşı’nın zorlukları aktarılır. Ailenin Ankara’ya göçü, İsmetpaşa Mahallesi ve Etlik Giresun Caddesi’ndeki yaşam, dönemin mahalle kültürü ve komşuluk ilişkileri detaylandırılır. Kitapta bayram hazırlıkları, Ramazan ayı, hamam eğlenceleri, Hıdrellez kutlamaları, batıl inançlar ve nazar gibi folklorik unsurlar geniş yer tutar.
Feride Apak geleneksel ve güçlü bir kadındır. Yaşamının her saniyesine şükreden bir yapıdadır. Sofrasındaki yemek ne kadar az olursa olsun (limonlu sıcak su içtikleri zamanlarda bile) asla şikâyet etmez, “Ya rabbi şükür” sözünü dilinden düşürmezdi. İnançlı bir kadındır ancak yobazlık seviyesinde bir katılığı yoktur. Allah ile kurduğu bağ samimi ve sevgi doludur; her gece yatmadan önce ailesindeki her bir ferdin ismini sayarak onlar için dua ederdi. Aile fertlerinin bir sorunu olduğunda en çok o üzülür, “vah vah” ve “tüh tüh” diyerek dertleri paylaşırdı. Doğup büyüdüğü Afyon’u ve oradaki anılarını asla unutmamış, ömrü boyunca bu anıları anlatarak yaşatmıştır.
Feride Hanım, hijyen konusunda oldukça hassastır. Eve ayakkabı ile girilmesi onu çok huzursuz eder ve “velveleye vermesine” neden olurdu. Hatta eve yeni gelen gazetenin bile toz barındırdığını düşünür, yatağının veya yemek masasının yanında açılmasına izin vermezdi. Titizliğine rağmen, misafirler içeri girip oturduktan sonra son derece sevimli ve güler yüzlü bir ev sahibine dönüşürdü. Sevdiği bir misafir geldiğinde onun için “deli divane” olurdu. Kuşları ve diğer hayvanları çok severdi; bu özelliğini dedesi Hacapan Dede’den almıştır. Balkonda oturup sokağı izlemeyi çok sever, adeta bir “hafiye” gibi çevresini ve komşularını kolaçan ederdi. Bebekken geçirdiği bir kaza nedeniyle bir bacağı sakattır ve aksayarak yürür. Yaşlılığında bu durum artan diz ağrılarıyla birleşmiş, hareketlerini kısıtlamıştır. Minyon yapılıdır. Yazar tarafından “minicik gövdeli bir ihtiyar” olarak tanımlanır. Konuşması, Karamanoğulları döneminden miras kalan, yabancı kelimelerden arınmış, saf ve güzel bir Türkçedir. Kurtuluş Savaşı yıllarında Afyon’dan Akşehir’e göç etmek zorunda kalmış, savaşın tüm zorluklarını bizzat yaşamıştır.
Babasını genç yaşta kaybetmiş, eşinden erken ayrılmış ve kızıyla birlikte annesinin yanında hayata tutunmaya çalışmıştır. Bu zorluklara rağmen aile birliğini korumuş ve sevilen bir figür haline gelmiştir.
Dünya Dünya Yalan Dünya yazarın anneannesi Feride Apak’a karşı beslediği duygu ve düşünceler derin bir sevgi, saygı, hayranlık ve hüzünlü bir özlem karışımıdır. Yazar için anneannesi sadece bir aile büyüğü değil, aynı zamanda geçmişle bugünü bağlayan kopmaz bir köprü ve hayatının en güvenli limanıdır. Kamil Akdoğan, sadece bir hayat hikâyesi anlatmakla kalmaz; çocukluk anılarını, kuzey odasındaki soğuk kış gecelerini ve anneannesiyle yaptığı sohbetleri lirik bir dille okuyucuya sunar. Kitap içerisinde düz yazının yanı sıra şiirler ve “Feride” gibi yayınlanmış öyküler de yer almaktadır. Kitabın sonunda, anlatılan döneme ve yöreye özgü ifadelerin yer aldığı bir “FA Sözlük” (Feride Apak Sözlüğü) bulunmaktadır. Dünya Dünya Yalan Dünya, sadece bireysel bir biyografi değil, aynı zamanda Afyon ve Ankara ekseninde Türkiye’nin 20. yüzyıl toplumsal tarihine, geleneklerine ve insan ilişkilerine tutulmuş nostaljik bir aynadır. FA Sözlük, sadece bir kelime listesi değil, bir yaşam biçiminin kodlarını barındırır. “İdara”, “haşkeş”, “ünnemek” gibi kelimelerin yer aldığı bu bölüm, bir dilin nasıl bir kültürü ve karakteri taşıdığını kanıtlar niteliktedir. Dil meraklıları için kitabın en özgün ve keyifli kısımlarından biridir.
Yazar, anneannesini “güzel bir insan” tanımının tam karşılığı olarak görür. Onun hayat karşısındaki dik duruşuna, fiziksel engeline rağmen (ayağındaki aksaklık) gösterdiği bitmek bilmeyen yaşam enerjisine büyük hayranlık duyar. Feride Apak’ın şikâyet etmeyen, her durumda şükreden karakteri yazar için hayattaki en büyük derslerden biridir. Anneannesi, yazar için çocukluğunun, bayramların, eski Ankara ve Afyon sokaklarının sembolüdür. Kitap boyunca yazar, anneannesiyle geçirdiği vakitleri anlatırken aslında kaybettiği o “eski, samimi dünyayı” da özlemle anar. Onun dizinin dibinde dinlediği masallar ve anılar, yazarın zihninde korunması gereken kutsal bir emanet gibidir.
Yazar, anneannesini sadece bir akraba olarak değil, “saf ve duru Türkçe’nin son temsilcilerinden biri” olarak görür. Onun kullandığı yerel ifadeler, atasözleri ve geleneksel yaşam biçimi yazar için paha biçilemez bir kültürel hazinedir. Kitabı yazma motivasyonunun temelinde, bu zengin mirası ve anneannesinin o nev-i şahsına münhasır dilini gelecek nesillere aktarma isteği yatar. Yazar, anneannesine karşı büyük bir vefa borcu hisseder. Onun ölümünden sonra bu kitabı yazarak aslında onu ölümsüzleştirmek istemiştir. “Zaman her şeyi unutturur” gerçeğine karşı, anneannesinin o temiz isminin ve anılarının “yüzlerce yıl sonraki torunlarına” dahi ulaşmasını sağlamayı kendine bir görev edinmiştir. Yazarın anlatımında anneannesinin evi ve varlığı, dünyanın tüm karmaşasından uzak, huzurlu bir sığınağı temsil eder. Onun duaları, titizliği (her ne kadar bazen çocukken yorucu gelse de) ve şefkati, yazarın dünyasında “karşılıksız sevginin” en somut halidir.
Kitabın genel tonunda, anneannesinin gidişiyle birlikte bir devrin kapandığına dair derin bir hüzün sezilir. Yazar, onun eksikliğini sadece bir aile üyesinin yokluğu olarak değil, hayatındaki en önemli manevi dayanağın ve “canlı bir tarihin” kaybı olarak nitelendirir.
Kamil Akdoğan için anneannesi Feride Apak; dürüstlüğün, sabrın, temizliğin ve köklü Anadolu kültürünün ete kemiğe bürünmüş halidir. Yazara göre o, “arkasından kötü bir söz söylenmeyecek kadar temiz yaşamış”, dualarıyla ailesini kuşatan kutsal bir figürdür.
Kitabın en sarsıcı bölümlerinden biri, Feride Apak’ın çocuk yaşta tecrübe ettiği savaş ve göç yıllardır. Afyon’un işgal edilmesiyle ailenin bir kağnı üzerinde Akşehir’e doğru yola çıkışı, yol boyunca yaşanan korku ve belirsizlik, dönemin ruhunu çok yalın ama etkileyici bir şekilde hissettirir. Özellikle küçük bir çocuğun gözünden savaşın yarattığı o büyük altüst oluşun anlatılması, eserin tarihi derinliğini artırır. Ankara Etlik’teki Giresun Caddesi’nin anlatıldığı kısımlar, okuyucuya eski mahalle kültürünün o samimi tablosunu sunar. Feride Hanım’ın balkonundan sokağı izlemesi, komşularla olan ilişkiler ve o dönemdeki mahalle dayanışması, günümüzün kalabalık ama yalnız şehir hayatıyla tezat oluşturduğu için oldukça nostaljik ve etkileyicidir.
Okurken hem gülümseten hem de karakteri derinleştiren bölümlerden biri de onun meşhur titizliğidir. Özellikle eve gelen gazetenin “toz” saçtığı gerekçesiyle yatağın yanına yaklaştırılmaması veya ayakkabıyla eve girilmesi karşısındaki o meşhur “velveleleri”, karakterin nevi şahsına münhasır kişiliğini çok canlı bir şekilde canlandırır. Bu bölümler, biyografiye insani ve mizahi bir sıcaklık katar. Geleneksel Türk kültürünün en canlı yansımaları olan bayram sabahları, arife günü telaşları, evde yapılan hazırlıklar ve Hıdrellez kutlamalarının anlatıldığı kısımlar belgesel tadındadır. Feride Hanım’ın bu ritüelleri nasıl bir kutsallıkla yerine getirdiği ve ailesine nasıl aşıladığı, kültürel mirasın korunması açısından kitabın en değerli kısımlarındandır.
Yazarın kış gecelerinde anneannesinin dizinin dibinde oturduğu, o soğuk odayı anneannesinin hikâyeleri ve duasının ısıttığı anlar kitabın duygusal zirvelerinden biridir. Bu sahneler, yazarın neden bu kitabı yazmak zorunda hissettiğini, o vefa borcunun kaynağını okuyucuya en iyi hissettiren yerlerdir. Dünya Dünya Yalan Dünya, bu dünyadan göçüp gidenlerin yaşadıkları devrin güzelliklerini de berberlerinde götürdüklerini görüp hüzünlenen hassas kalpli bir adamın geçmişe duyduğu özlemi dile getirmektedir. Yaşarken fark edilmeyen mutlulukların hatıraları belki de insan denen aynanın en güçlü sırıdır. Hatırlandıkça parıldayan…
*Dünya Dünya Yalan Dünya, Kamil Akdoğan, Akdoğan Yayınevi, Ankara, 2022
Israrın Edebî Ahlâkı: Kamil Akdoğan’ın Umut İradesi
Muharrem Demir
Bazı yazarlar sadece hikâye anlatmaz aynı zamanda iz de sürer. Onlar, okuru bir olayın üstünden geçirip bırakmaz, olayın içine saklanan insanı arar. Kamil Akdoğan’ın Ben Sabi: Azonya’dan Yazıyorum romanında gördüğümüz şey de tam olarak budur: Güçlü bir ısrar, sabırlı bir takip ve “bırakamama” yani pes etmeme, vazgeçmeme ahlâkı.
Romanın ilk hareket noktası küçük bir eşya ve küçük bir cümledir: bir matara, içinden çıkan not, bir çocuğun “duyulma ihtimali” ne bağladığı son ip… O andan itibaren metin, okuru “duygulanım” la değil, sorumlulukla yürütür. Hakan’ın karakola gidip “bir sonuç çıkmıştır umuduyla” meseleye dönüp dönüp bakması, romandaki ısrarın ilk işaretidir (Akdoğan, 2024, s. 24). Buradaki umut, romantik bir teselli değil, takip etme iradesinin adıdır.
Akdoğan’ın kurduğu karakterler, “bir not bulundu, üzüldük” noktasında kalmaz. Sahi, bir not bulmak neyi değiştirir? Çoğu hayat, bu soruya “hiçbir şeyi” diye cevap verebilir. Ama romanda başka bir cevap vardır: Bir not, bir hayatın geri dönüş anahtarı olabilir. Bu yüzden Hakan ve Selma, “Sabit mi, Sabi mi?” ihtimalini büyütür; araştırmayı genişletir, bir adın harflerini bile titizlikle takip eder. Selma’nın “Belki adını yanlış yazdı” sezgisi, takip iradesinin zihinsel biçimidir: ihtimal üretmek (Akdoğan, 2024, s. 47). Ardından gelen cümle, romanın kalbini açar: “En büyük ümitleri… Sabit’i görmek…” Ümit, burada beklemek değil; yola çıkmaktır (Akdoğan, 2024, s. 46).
Bu ısrar, romanda yalnız “gençlik idealizmi” olarak kalmaz; bir tür iz sürme etiğine dönüşür. Usta gazeteci Yusuf Tufan Aktungalı’nın devreye girişiyle takip iradesi, bireysel meraktan toplumsal sorumluluğa taşınır: Sabit’in “—hâlâ yaşıyorsa— Azonya’da olduğuna” inanır (Akdoğan, 2024, s. 58). Bu, romanda bir dönemeçtir; çünkü ısrar artık yalnız duygusal değil, yön tayin eden bir kanaat olur.
Kamil Akdoğan’ın kitabında bu takip ahlâkı, “umut” kavramını da iyice derinleştirir. Tam burada “umut zekâsı”nın bilgi ve disiplin boyutu görünür olur: Umut, yalnızca duygusal bir iyi his değil, hakikate dair bilgi toplama, veriyi ayıklama, sabırla iz sürme ve çözümü inşa edecek adımları düzenli biçimde atma becerisidir. Akdoğan’ın romanda kurduğu takip ahlâkı, umudu kuru bir “temenni” olmaktan çıkarıp çalışılan, delillendirilen, adım adım yürütülen bir yetkinliğe dönüştürür; yani umut burada, duygunun omzuna yaslanan bir söz değil, bilginin ve disiplinin sırtına dayanan bir yürüyüştür.
Akdoğan’ın edebî dünyasında ısrar, sadece “bulmak” için değildir. Israrın hedefi, kimliği geri çağırmaktır. Romanın finalindeki “Annem Feriha” cümlesi, kaybın içinden geri gelen kimliğin işaret fişeğidir (Akdoğan, 2024, s. 80). Ardından aynı sayfada, hayatın yeniden kurulacağı ufuk açılır: Sabit “yeni bir geleceğe” doğru yürür; umut artık yalnız kavuşma değil, kavuşmadan sonra kurulacak hayatın imkânıdır (Akdoğan, 2024, s. 80).
Bu noktada yazarın kendi hayat çizgisine da bakmak, romandaki takip iradesini daha görünür kılar kanaatindeyim. Akdoğan, şiirle başlayıp deneme, makale ve anıya uzanan bir yazın hattına sahiptir. Ayrıca dergi ve yayınevi yöneticiliği yapmaktadır. Dergicilik ve yayıncılık, hızlı hüküm vermek değil iz sürmek; ilk bilgiyle yetinmemek, ayrıntıyı doğrulamak; bir metni, bir dosyayı, bir hikâyeyi “sonuna kadar götürmek” demektir. Romandaki ısrarın arka planında, bu disiplinin de izi sezilir: Umut, burada sadece bir duygu değil, bir çalışma ve davranış biçimidir.
Kamil Akdoğan’ın ısrarı, roman boyunca bir “kahramanlık” gösterisine dönüşmeden ilerler ve daha incelikli bir yerde durur; vicdanın sürekliliği. Bugünün dünyasında çoğu acı hızla tüketilir; görüntü olur, duygu olur, sonra akıp gider. Akdoğan ise akıp gidenin peşine düşer. Bir matarayı, bir notu, yanlış yazılmış bir adı, sınırın soğuk çizgisini… Hepsini aynı sorunun etrafında toplar: “Bu çocuk nerede?” Ve bu soruyu kolay cevaplarla susturmaz. Bu iz sürme hikâyesi, Umut Zekâsının yedi yetkinliğini de aynı potada toplar: hakikati görme, duyguyu yönetme, anlam kurma, seçenek üretme, planlı adım atma, sebat etme ve dayanışmayı organize etme.
Belki de bu romanın asıl cümlesi şudur: Umut, bazen bir his değil, bir ısrar ve irade biçimidir. Umut, “bulur muyuz?” sorusundan daha çok, “bırakır mıyız?” sorusunun cevabıdır. Akdoğan’ın umut iradesi, okura tam burada seslenir: Bir insanı aramaya değer bulduğun anda, artık sen de o insanın hikâyesine dahilsin. Ve dahil olduğun hikâye, seni ya bırakmaya ya da takip etmeye zorlar. Çünkü bazen insan, en çok takip ettiği şey kadar insan olur.
Ve umudunuz kadar takip edersiniz; hayatı, insanı, anlamı ve varoluşunuzu…
Kaynakça:Akdoğan, Kamil. Ben Sabi: Azonya’dan Yazıyorum. Ankara: Akdoğan Yayınevi, 2024.
Kamil Akdoğan’a Mektup
Müge Sahillioğlu
Sevgili Kamil Bey,
Dört beş aylık bir tanışıklık bizimki. Ne uzun uzun sohbet ettik sizinle ne de bir araya geldik dost meclislerinde. Hâliyle, size mektup yazmam şaşırtıcı gelecek pek çok kişiye. Oysa ben sizi anlattıklarınızdan değil, yazdıklarınızdan tanıyorum. Dilinizden değil, kaleminizden dökülenlerden… Yaptıklarınızdan tanıyorum. “He Caanım Baba…” dizenizden… Azminizden tanıyorum. Artık adı bile hatırlanmayan eski bir derginin peşine düşmenizden… Antakya tutkunuzdan tanıyorum. Deprem sonrası Antakya etkinliklerinizden… Size dair yazılanlardan tanıyorum. “Zamanı Kırılan Şehir” adlı kitabında aynen şöyle anlatıyor sizi Mehmet Karasu: “Kamil Akdoğan, Antakya’nın uzaklardaki sesi gibidir. Kökleri Asi’nin suyunda, yaprakları Ankara’nın rüzgârında salınan bir çınar gibi…” Ah, ne de güzel diyor sevgili hocam! “Kamil Akdoğan, Antakya’nın Ankara’daki vicdanıdır.” diye de bitiriyor yazısını. Ve sizi tanıyan istisnasız herkes altına imzasını atıyor.
İlk olarak Duran Yaşar Hocam anlatmıştı bana çalışmalarınızı. Biliyor musunuz, pek çok şeyi ondan öğrendim ben. Ne mutlu ki, hâlâ öğreniyorum. Antakya özlemiydi sanırım sohbetimizin konusu. “Seyahat(name)erdeki ANTAKYA” kitabınızdan, “Çok Dualı Kent Antakya” derginizden dem vurdu. Bunları bilmiyor olmaktan dolayı pek utandım doğrusu. Büyük bir mahcubiyetle okumaya başladım. “Antakyalı Yazılar”ı, “He Cânım Baba”yı, “Antakyalı Hoca Hanım”ı… Doğduğum topraklarda buldum her satırda kendimi. Şehrim yaralıydı ve ben ondan çok uzaktaydım. Derken, ansızın biri çıkıp memleket rüzgârını getirmişti bana. Buram buram Antakya kokmuştu odam. Yazıp teşekkür etmek istedim ve gönülden kutlamak… Kırık dökük birkaç cümleyle tanıttım kendimi. Kitabımdan bahsettim. İçinden Antakya geçen, Antakya’ya ithaf ettiğim “Sevgili Uzak”tan… Aslında pek beklemiyordum ya, onca işiniz arasında hemen yanıtladınız mesajımı. Yazmamı, yazdıklarımı göndermemi salık verdiniz. Mahcup kalemimi yüreklendirdiniz. Bir hayat yorgununun, bir edebiyat yolcusunun hiç umulmadık anda bulduğu kılavuz gibiydi cümleleriniz. Ardından “Mektubun uzak geldiği zaman/ Yakın bir düş hazırla kendine!” diyen dizelerinizi paylaştınız. Ve ben yeniden düşlemeye başladım. Başkahramanım elbette ki Antakya’ydı.
Çalışkanlığınız herkesin malumu. Aynı anda çıkardığınız dört dergi, onlarca proje, kitaplar etkinlikler… “Bu kadar işle nasıl başa çıkıyorsunuz?” diye sordum bir gün size. Cevabınız yalın ve netti: “Severek yapıyorum. Çok çalışıyorum.” Bu konuşmadan günler sonra “Koşu” adlı şiirinize rastladım. “Hızlı adımlarını bekliyor deniz/ Durma! Koş!” diye başlıyordu. Ve içten bir şairi yine en iyi kendi şiiri anlatıyordu. Evet, “Rüzgâr kanatlarınızın altında”ydı. Siz soluksuz koşuyordunuz. Farklı türlerde pek çok eser üretiyordunuz. Ve okuyucu, farklı türlerdeki tüm eserlerinizden aynı lirik tadı alıyordu. Üslup, gerçekten de insanın ta kendisiymiş. İyi ki de öyleymiş, iyi ki!
2018 yılında kaleme aldığınız satırlarla bitireceğim izninizle mektubumu. Zira sizin kadar etkileyici anlatamam ne inancı ne de umudu: “Daha iyinin, daha güzelin mümkün olduğuna inanan kişi, geleceğin ellerinde olduğuna inanan; daha iyi, daha güzel olması için çalışan kişidir. Yeni yıl gelecek’tir ve geçmiş tecrübeler ne derse desin, yeni yılı daha iyi, daha güzel yapmak her zaman insanın elindedir.”
Her yılınızın bir öncekinden daha iyi, daha güzel olması dileğiyle…
