YÜREĞİM SÖZ DİNLEMİYOR Yalnızım her zaman olduğum gibi. Yunus Emre Devlet Hastanesi’nin tek kişilik ve küçücük 413 nolu odasındayım. Bu odaya yolculuğum, hemşirelerin, refakatçinizin...
KARAKUŞLARIN GÖLGESİNDE: BİR UYANIŞIN ÖYKÜSÜ
O sabah gökyüzü sisli, gri bulutlarla kaplıydı. Antakya’nın üzerine çöken bu kurşuni ağırlık, sanki olacakların habercisiydi. Şehrin üzerinde süzülen karakuşlar, sessiz bir nöbetteymiş gibi çatılarda, elektrik tellerinde emir bekliyordu.
Rüya, pencereden dışarı baktığında havadaki o tuhaf ağırlığı hissetti; her şey fazla sessiz, fazla durgundu. İçinde oluşan garip sıkıntıya anlam veremedi. İşte ne olduysa o anda oldu. Gözlerinin önünde birdenbire yer ile gök bir anda tek bir vücut olup birleşti. Dünya sarsılmadı; dünya âdeta yarıldı. Toz, duman ve toprak birbirine karışırken şehir koca bir enkaz yığınına dönüştü. İnsanlar, o kapkara gökyüzünün altında, karakuşların gölgesinde esir kalmıştı.
Sessizliğin ortasında sokaklar bir mahşer yerine dönmüştü. Dirilen ruhların feryatları taşların arasından yükseliyordu. Hava bile o korkunç yıkımdan korkmuş, kuytu bir köşeye çekilip susmuş gibiydi. Gökyüzünde parlaması gereken yıldızlar, aşağıda yükselen sessiz çığlıkları duymamak için tek tek söndü. Güneş, o sabah kentin üzerine doğmak istemedi; yüzünü karartıp saklandı.
Rüya, yıkıntılar arasındaydı, nefes almaya çalışırken etrafına baktı. Bu neyin savaşıydı? Doğa neden bu kadar öfkeli bir yıkıma bürünmüştü? Kimse anlam veremiyordu. İnsanlık, kendi kazdığı bir gayya kuyusuna düşmüş, orada karakuşların insafına terk edilmişti.
Karanlık defter kapanmadan zaman algısı yitmişti. Sanki delirmiş bir el, elindeki görünmez hançerle açık yaraları kanırtıyordu. Acı büyüdükçe suskunluk da devleşiyordu. Rüya, ruhunu derinlere iten o karabasanın baskısını göğsünde hissetti. “Kara kaplı defter kapanmadan,” diye mırıldandı içinden. “Yetişmeliyim.”
Ayaklarının soğuduğunu, toprağın onu içine çektiğini hissediyordu. Bir kuyunun en dibinde, uyanmak için çırpınan bir rüya gibiydi bedeni. Etrafını saran o karanlıkta bedeni hâlâ karakuşlara esirdi ama ruhu başka bir yere aitti.
Göğe doğru birden, o ağır baskı hafiflemeye başladı. Yerden ayaklarının kesildiğini hissetti. Sanki yerçekimi artık ona hükmetmiyordu. Yükseliyordu. Tozun, dumanın ve acının üzerinden geçerek göğün arşına doğru süzüldü. Hafiflemişti, tüm o dünya ağrılarından arınmıştı.
Gökyüzünün derinliklerinde yeni bir dünyaya uyanmıştı sanki. Hep hayranlıkla izlediği o en parlak yıldızın tahtına gidip oturdu. Aşağıdaki karanlığa, yıkıma ve karakuşlara son bir kez baktı. Sonra yüzünü sonsuzluğa çevirip o can alıcı soruyu sordu:
“Neden buradayım?”
Canan Sanlı
