KÜLLERİMİZ VAR Çağlar yükleniyor gözlerimize Geçmişin izleri bütünüyle Silinip kızıl bir gökyüzünün sararması Verilen ömür diye ellerimize Her baharda hüzünle Birleşip toprağa düsen damlada...
SAHAF
Şairini arayan bir şiirle karşılaştım, tozlu raflarda unutulmuş bir kitabın sayfalarını karıştırırken. Altında hiç kimsenin adının yazılı olmadığı şiirlerle dolu, kalın, mavi, bez kapaklı, eski bir kitaptı. Bu kitabı burada daha önce hiç görmemiştim. Biraz önce, genç bir kadının gelişigüzel bir biçimde inceleyip buraya bıraktığını gördüm. Dikkatimi çekti. Rafların arasında dolaşırken az ileride pencerenin kenarındaki tahta sandalyede oturan yaşı geçkin sakallı bir adamın beni izlediğini fark ettim. Ürperdim. Çok değişikti bakışları, bilge birine benziyordu. Önce onun bir şair olduğu fikrine kapıldım ve yanına gitmeyi düşündüm.
Kısa süren bir iç hesaplaşmadan sonra bu fikrimden hemen vazgeçtim. “Belki daha sonra,” dedim kendi kendime. Sayfaları çevirdikçe karmaşık duygulara kapılıyordum. Şiirlerin her biri diğerinden etkileyiciydi. Düşünüyordum, sorular soruyordum. Bu şiirler kime, ne için yazılmış? Ne zaman yazılmış?
Sonra birdenbire boynu açık kahverengi, gövdesi ve kanatları beyaz bir güvercin pencerenin kenarına kondu, güneş ışıklarının arasından süzüle süzüle. Yaşlı adamın şaşkın bakışları beyaz güvercinin boncuk gözleriyle kesişti birdenbire. İçim bir garip oldu, parmağımı kitabın arasına koydum ve bir süre onları seyrettim.
Elimde kitap, pencerenin önünde duran yaşlı adama baktım, kısa bir süre. Onun bu şiirlerden birini yazmış olabileceği fikri aklımı kurcalamaya başladı yine. O ise kendini dünyadan soyutlamıştı. Bütün dikkatiyle pencerenin öte tarafında duran beyaz kanatlı, kahverengi boyunlu güvercine bakışlarıyla ve elleriyle bir şeyler anlatmaya çalışıyordu. Beyaz güvercin de o ne yaparsa aynısını yapmaya çalışıyordu. Hayretler içinde onları seyrettim bir süre. Mitolojik, anlatılardaki efsanelere benzer bir duruma tanıklık ediyordum âdeta. Çok gizemli bir adamdı. Kıyafetiyle, tavırlarıyla hemen dikkatleri üzerine çekiyordu.
Rafların arasında şaşkınlıkla gezerken dükkânın sahibi emekli öğretmen Hidayet Bey’in yanına gidip yaşlı adam hakkında bilgi almak geldi aklıma. Belki o bir şeyler biliyordur. Ne de olsa sürekli burada. Elimde şiir kitabı, merak ve heyecan içinde masanın önünde oturup eski kitap yapraklarını yapıştırıcıyla yapıştırıp toparlamaya çalışan Hidayet Hoca’nın yanına gittim. Kararsız, biraz da heyecanlıydım. Söze nasıl başlayacağım diye akıl yürütürken Hidayet Hoca, başını yavaşça kaldırıp elindeki işi bir kenara koydu. Gözlerimin içine baktı.
“Bir şey mi oldu?”
“Şeyy, şu kitabı soracaktım?”
“Çok güzel bir kitaptır. İçinde güzel ve anlamlı şiirler vardır. Satın almak mı istiyorsun?”
“Evet, çok güzel bir kitap.” Satın alacağım ama şu pencerenin kenarında duran yaşlı adamı soracaktım size. Kim o? Yoksa bir şair mi?”
Hidayet Hoca, bakışlarını pencerenin önünde oturan adama çevirdi benimle aynı anda. Güvercin uçmuştu, adam yalnız başına oturuyordu.
“O mu?”
“Evet, şu gizemli adam?”
“Bilmem, ara sıra gelir bir kitap satın alır, bazen de böyle saatlerce oturur, sonra da kalkıp gider. Hakkında pek bir şey bilmiyorum senin anlayacağın. Sen neden merak ettin?”
“Ben bu kitaptaki şiirlerden birini yazan şairlerden biri olabileceğini düşündüm de.”
Hidayet Bey elimdeki kitabı aldı ve şöyle bir göz attı. “Bu şiirlerin şairleri çoktan öldü,” dedi.
Hayal kırıklığı içinde oturup Hidayet Hoca’nın tamirat işine yardım etmeye başladım. Bir yandan kopup yırtılan kitap sayfalarını numaralarına göre dizip yapıştırıyordum. Diğer taraftan da içimde beni dürten merak duygumu gidermek için yaşlı adamı seyrediyordum.
İki üç tane kitabı tamir ettikten sonra Hidayet Hoca, onları köşedeki raflara dizmemi söyledi.
Kalktım ve yavaş adımlarla ilerleyip kitapları köşedeki tozlu raflardan birine koydum. Birdenbire güneşin, gözleri kamaştıran ışıklarının arasından pencerenin önüne, az önceki kahverengi boyunlu beyaz güvercin süzüle süzüle tekrar gelip kondu. Çok şaşkındım. Ne yapacağımı bilemez halde öylece donup kaldım. Sanki bir rüyanın içindeydim.
Kitabın sayfalarını karıştırırken içlerinden ilgimi en çok çeken başlıklardan birini okudum Hidayet hocaya, şöyle yazıyordu şiirin başlığında; “Şairini Arayan Şiir”… Bir şiir nasıl olur da kendisini yazanı arar anlayamıyordum. Hesap sormak için mi? Teşekkür etmek için mi? Ya da ne için yazıldığını anlamak mıydı tek gayesi, bilemiyordum. Böyle sayısız soru çıktı aklımın en ücra köşelerinden. Sonra da rafların arasında dolaşıp durdu.
Birdenbire bir gök gürlemesi duyuldu dışarıdan. Kısa süren ılık bir bahar yağmuru şehrin tarih kokan sokaklarını yıkayıp geçti. Kahverengi boyunlu, beyaz kanatlı güvercin az da olsa bu hercai yağmurdan nasibini aldı. Yaşlı adamın da yönlendirmesiyle pencerenin en köşesine tünedi ve çok az bir zararla atlattı yağmuru. Güneş ışıkları tekrar boy gösterince de kahverengi boynunu alabildiğince yukarı uzattı ve beyaz kanatlarını olduğu yerde hiç uçmadan çırparak üzerindeki yağmur damlalarından arınmaya çalıştı. Bu arada çok ilginç bir şey oldu. Yaşlı adam ayağa kalktı sonra da kuşu taklit etmeye başladı. Ben, Hidayet Hoca ve kuş şaşkın şaşkın yaşlı adama baktık öylece.
Yaşlı adam kısa bir süre sonra pencereyi yavaşça açtı ve ceketinin cebinden çıkarttığı mendille beyaz güvercini hiç incitmeden sildi, kuruladı. Kahverengi boyunlu, beyaz güvercin gözlerini ihtiyara dikti ve guruldayarak ona teşekkür etti. Hâlinden oldukça memnun görünüyordu ki yaşlı adamın kendisini okşamasına izin verdi. Az önce gördüğüm genç kadın, elinde iki tane kitapla yaklaştı, ücretini ödeyip kitapları satın aldı. Sonra bir an yaşlı adama ve güvercine baktı, ardından gülümseyerek dışarı çıkıp gitti.
Yağmur tamamen durmuştu. Hidayet Hoca, ona yardım etmiş olmamın karşılığında elimde tuttuğum bu gizemli şiir kitabını bana armağan etti. Çok mutlu oldum. Sevinç içinde dışarı çıktığımda yaşlı adamın da az ileride kaldırımda yürüyerek uzaklaştığını gördüm. On, on beş dakika yürüdükten sonra Hidayet Hoca’nın eski kitapçı dükkânı oldukça geride kaldı. Yorulmuştum. Dinlenmek için bir yerler aradım.
Belediyenin parklara koyduğu, üzerinde büyük şairlerin edebiyatçıların resimlerinin ve hemen yanında da şiirlerinden birer dörtlüğün olduğu banklardan birine oturdum. Elimdeki kitabın sayfalarından birini rastgele açtım ve okumaya başladım. Kendimi öylesine kaptırmıştım ki kitabı okumuyor, adeta yaşıyordum yazılanları. Az sonra sol yanımda kuşlara özgü bir guruldama yükselip geldi kulaklarıma. Başımı çevirip baktığımda kahverengi boyunlu, beyaz güvercinin boncuk gözlerini bana dikmiş baktığını gördüm.
Ümit Topçu
