0

DERİN SULARIN YABANCILARI

Tasmanya Denizi’nin hırçın, lacivert suları, dalgaların tepesinde biriken beyaz köpükleri devasa birer çelenk gibi savuruyordu. Melbourne Limanı’nın kömür kokulu, sisli silüeti geride kalalı üç gün olmuştu. 1888 yılının serin bir kasım sabahında, SS Aorangi adlı buhar-yelkenli karma yolcu gemisi, doğuya, Yeni Zelanda’nın fiyortlarla kaplı vahşi kıyılarına doğru yol alıyordu. Ahşap güverteden yükselen zift, tuz ve hafif kömür dumanı kokusu, rüzgârın sert esintisiyle havada asılı kalıyordu.

Geminin kıç güvertesinde, fırtına öncesi sessizliği andıran durgun bir hava hâkimdi. İki büklüm olmuş gövdesiyle trabzanlara tutunan Arthur Vance, cebinden çıkardığı pirinç kaplama cep saatine baktı. Arthur, Londra’daki serin ve düzenli hayatını bir çırpıda geride bırakıp Melbourne üzerinden Wellington’a uzanan bu maceraya atılmış 42 yaşında bir jeologdu. Yüzünün hatları rüzgârda kurumuş, kahverengi sakallarına tuz zerreleri yapışmıştı. Yeni Zelanda’nın jeolojik haritasını çıkarma görevi onu bu çalkantılı denize sürüklemişti ama Tasmanya Denizi’nin affetmez dalgaları, içindeki bilimsel merakı zaman zaman derin bir pişmanlığa dönüştürüyordu.

“Görünüşe göre güney rüzgârı pes etmeyecek, Mr. Vance.”

Ses, sağ tarafından, lomboz ışıklarının hafifçe aydınlattığı gölgenin içinden gelmişti. Arthur başını çevirdiğinde, omuzlarına ağır bir kürk şal atmış olan Clara Deveraux’yu gördü. Clara, Avustralya’nın Ballarat bölgesindeki altın madenlerinden birinin yöneticisinin dul kalmış Fransız asıllı eşiydi. Fırtına, yalnızlık… Hiçbiri bu kadının gururlu duruşunu bozmaya yetmiyordu. Koyu yeşil kadife elbisesinin etekleri rüzgârda savrulurken, gözleri ufuktaki o gri boşluğa kilitlenmişti.

“Sert bir rota, Mrs. Deveraux,” dedi Arthur, sesini rüzgârın uğultusuna duyurabilmek için biraz yükselterek. “Kaptan MacLeod bu akşam için geminin sallantısının artacağını söyledi. Yemek salona servis edilmeyecekmiş.”

Clara hafifçe tebessüm etti, ama bu gülüşte neşeden ziyade hüzünlü bir kabulleniş vardı. “Pek bir şey kaçırmış sayılmayız. Aşağıdaki patates ve kurutulmuş et kokusu zaten insanı gemiden atmaya yetiyor. Ben sadece… o yeşil toprakları görmek istiyorum artık. Christchurch’teki kız kardeşimin yanına vardığımda, bu gri sonsuzluğun bittiğine inandıracağım kendimi.”

Geminin gövdesi, devasa bir dalganın tepesine tırmanıp hızla aşağı kayarken şiddetle sarsıldı. Geminin ahşap omurgasından yükselen gıcırtı, sanki canlı bir yaratığın iniltisini andırıyordu. Çarkların gürültüsü ve bacadan çıkan siyah dumanlar, gökyüzünü kaplayan ağır, kurşuni bulutlara karışıyordu.

Tam o sırada, ön güverteden hızlı ve telaşlı adımlar duyuldu. Geminin Birinci Zabiti Julian Thorne, ıslak ahşap güvertede dengesini ustalıkla koruyarak yanlarına yaklaştı. Yüzü sudan sırılsıklam olmuştu, koyu lacivert üniformasının pirinç düğmeleri fenerlerin ışığında parıldıyordu.

“Sayın yolcular,” dedi Julian, nefes nefese. “İçeri geçmeniz daha doğru olur. Milford Sound yönünden gelen süvari dalgaları gemiyi sıkıştıracak. Kaptan, kıç güvertesinin kapatılmasını emretti.”

“Tehlikeli bir durum mu var, Zabit Thorne?” diye sordu Arthur, elindeki pirinç saati cebine yerleştirirken.

Julian bir an duraksadı, gözleri denizin karanlık gövdesinde gezindi. “Tasmanya Denizi hiçbir zaman uysal bir kedi olmamıştır, Mr. Vance. Ama SS Aorangi sağlam bir gemidir. Yine de kamaralarınıza çekilip kendinizi sabitlemeniz en iyisi.”

Arthur, Clara’ya kolunu uzattı. Birlikte, sallanan koridorlardan geçerek geminin ana salonuna doğru ilerlediler. Geminin içi, dışarıdaki vahşi dünyadan bambaşka bir atmosfere sahipti. Pirinç lambaların sarı, sıcak ışığı, maun kaplama duvarlara vuruyor; duvarlardaki yağlı boya tablolar çivilerinde hafifçe sallanıyordu. Deri koltuklarda oturan birkaç tüccar ve maceracı, şarap kadehlerini devirmemek için masalara tutunarak alçak sesle sohbet ediyordu.

Clara, salondaki büyük haritanın önünde durdu. Parmağını Avustralya’nın güneydoğu burnundan çıkarıp Yeni Zelanda’nın Güney Adası’na doğru çizilen kesikli çizginin üzerinde gezdirdi.

“Bazen bu haritaların birer yanılsama olduğunu düşünüyorum,” diye fısıldadı Clara. “Dünyanın bu kadar uzak bir köşesinde, köklerimizden bu kadar uzakta… Yeni bir hayat gerçekten mümkün mü, Arthur?”

Arthur, kadının derin hatlarına baktı. “İnsan doğduğu yeri arkasında bırakabilir Clara, ama taşıdığı anıları asla. Jeoloji bana bir şeyi öğretmişti: En sert kayalar bile zamanla değişir, şekil alır ama yok olmaz. Yeni Zelanda, kaçtığımız değil, kendimizi yeniden inşa edeceğimiz yer olabilir ancak.”

Gemi bir kez daha yana yattı. Bir köşedeki porselen bir çay fincanı yere düşüp büyük bir gürültüyle parçalandı. Salondaki fısıltılar anında kesildi. Şiddetli bir fırtına kapıya dayanmıştı. Ahşap panellerin arkasında roaring forties —kırkıncı enlem kükremeleri— denilen o meşhur batı rüzgârları ıslık çalarak haykırıyordu.

Gece boyunca fırtına gemiyi bir oyuncak gibi dövdü. Arthur kamarasına çekildiğinde, yatağına uzanıp tavandaki ahşap kirişlerin esnemesini dinledi. Zihninde, varmak üzere oldukları o meçhul kara parçası canlanıyordu: Karlı dağlar, derin fiyortlar, gayzerler ve henüz ayak basılmamış balta girmemiş ormanlar. Yeni Zelanda, Victoria çağının insanları için hem bir vaat hem de sonsuz bir belirsizlikti.

Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte fırtına sertliğini kaybetti. Güneş, bulutların arasından sızan altın sarısı mızraklar gibi denizin yüzeyine vurmaya başladı. Geminin motor ritmi yavaşlamıştı.

Arthur telaşla üzerini giyinip üst güverteye fırladı. Rüzgâr hâlâ keskindi ama denizin o vahşi öfkesi yerini derin, uysal bir dalgalanmaya bırakmıştı. Clara ve Zabit Julian da güvertedeydi. Üçü de aynı yöne, doğuya bakıyordu.

Sis yavaş yavaş çekilirken, ufukta yükselen devasa, sivri gölgeler belirdi. Bunlar, bulutların arasından göğe doğru tırmanan, zirveleri karla kaplı Southern Alps dağlarıydı. Yemyeşil dik yamaçlar, doğrudan lacivert denizin içinden dimdik tırmanıyordu. Şelalelerin beyaz köpükleri km’lerce öteden bile fark edilebiliyordu.

“İşte,” dedi Julian Thorne, yüzünde gururlu bir tebessümle. “Yeni Zelanda. Milford Sound’un girişindeyiz.”

Clara gözlerini o görkemli karadan ayıramıyordu. Rüzgâr yüzündeki saç tutamlarını savururken, gözlerinde ilk defa korkudan arınmış bir hayranlık belirdi.

“Aman Tanrım… Burası sanki dünyanın başladığı yer.”

SS Aorangi, fiyordun sakin sularına doğru süzülürken, arkasında bıraktığı hırçın Tasmanya Denizi’nin izleri yavaş yavaş kayboluyordu. İki devasa kıtanın arasındaki o tekinsiz yolculuk bitmiş; ahşap, tuz ve demir kokan bu gemi, içindeki yabancı ruhları yeni bir dünyanın kapısına salimen ulaştırmıştı.

Gizem Yenikler

 

İlgili İçerikler