TANRI’NIN ZARİF İRONİSİ KÖR KÜTÜPHANECİ JORGE LUIS BORGES Uzun yıllar Buenos Aires’in bir banliyösünde; sokakları serüvenler vaat eden, görkemli günbatımına doyum olmayan bir banliyöde...
MAVİ ŞORT
Haberlerde söylendiği üzere son on yılın en sıcak günleri yaşanırken günün ilk ışıklarıyla gözünü açtı Pelin. Ne açılan camlar ne günde iki üç kere alınan duşlar fayda etmiyordu. Gündüz bir şekilde oyalanıyordu ama gün boyu güneşin altında kızan duvarların verdiği ısıyla cayır cayır yanan gecelerde gözüne uyku girmiyor; yatak odası, salon, banyo üçgeninde gidip geliyordu günün ilk ışıklarına kadar.
Sabah kalktığında bir parça peynir ve biraz zeytinle kahvaltı yapıyor, sonra hemen telefonunu eline alıp iş arama sitelerinde geziniyordu. Yeni bir ilan düşüp düşmediğini kontrol ediyor, başvurduğu şirketlerin de özgeçmişini inceleyip incelemediklerine bakıyordu. Üniversiteden mezun olalı altı ay olmuştu. İlk aylarda canlı olan umudu her başarısız görüşmeden sonra biraz daha sönüyordu. Babasından kalan emekli maaşı olmasa faturaları dahi ödeyemeyecek, karnını doyuracak ekmeği zor bulacaktı belki. Kafasında bu düşünceler dönüp dururken kapının zili çaldı. Kimseyi beklemediği için şaşırdı ve merakla kapıya doğru ilerledi. Karşı dairede oturan komşusu üç dört yaşlarındaki oğluyla birlikte karşısındaydı.
“Kusura bakma Pelin rahatsız ediyorum seni ama yardımına çok ihtiyacım var.”
“Elimden gelebilecek bir şeyse tabii” dedi Pelin.
“Ya benim oğlanın bir bakıcısı vardı aslında ama defalarca aramama rağmen telefonunu açmıyor. Bu zamana kadar çoktan gelmiş olmalıydı. Ya başına bir iş geldi ya da bizi bırakıp gitti bilmiyorum. İşten izin alabilmem mümkün değil, çok önemli toplantılarım var bugün. Rica etsem bugün benim ufaklığa bakabilir misin?”
Şu ana kadar hiçbir çocuğun sorumluluğunu üstlenmemişti Pelin, üstelik uykusuzluğu nedeniyle bir hayli yorgun hissediyordu kendini ama sadece bir gün diye düşündü. Çok zor olamazdı herhalde. “Tamam” dedi. “Bugün evdeyim zaten. Kalabilir benimle.” “Çok teşekkür ederim Pelin. Beni nasıl zor bir durumdan kurtardığını bilemezsin. Sırtındaki küçük çantada yedek kıyafetleri ve birkaç tane oyuncağı var. Ben kahvaltısını yaptırdım. Öğlen de küçük bir tost yapabilirsen yeterli olur. Akşam elimden geldiği kadar erken gelmeye çalışacağım,” dedi ve oğluna dönerek
“Pelin ablayı üzmek yok, tamam mı Poyrazcığım? Ben gelene kadar uslu uslu otur ve oyuncaklarınla oyna.”
“Tamam” dedi Poyraz ve tereddütsüz eşikten içeri adımını attı.
“Bir öpücük yok mu?” dedi annesi ve oğlunu yanaklarından öptü.
“Seni çok seviyorum. Akşam görüşürüz.”
Poyraz bir cevap vermedi. Pelin’in yanında sessizce bekliyordu.
“Neyse Pelincim çok geç kaldım. İşe yetişmem lazım. Görüşürüz” diyerek hızlı adımlarla merdivenlere yöneldi karşı komşu.
Pelin kapıyı kapatarak yanında bekleyen Poyraz’a döndü:
“Haydi içeri geçelim. Çantanda neler varmış bakalım. Belki birlikte oynayabileceğimiz bir şey buluruz, ne dersin?”
Poyraz gözleri parlayarak Pelin’i takip etti. Küçük çantayı açtılar. İçinden birkaç tane oyuncak araba ve çocuklar için hazırlanmış bir puzzle çıktı.
“Puzzle yapmaya bayılırım,” dedi Pelin.
“Birlikte yapalım mı?”
“Tamam” dedi Poyraz.
Birlikte puzzle yapmaya başladılar. Bir süre uğraştılar. Tam sona gelmişlerdi ki bir parçanın eksik olduğunu fark etti Pelin. Çantayı aradı, her yeri kontrol etti ama eksik parçayı bir türlü bulamadı. Poyraz huysuzlanmaya başladı.
“Eksik parça çantamdaydı. Bul onu!”
“Poyrazcığım her yerine baktım ama yok. Evinizdedir büyük ihtimalle. Akşam annen gelince alırız olur mu?”
“Hayır! O zaman hepsini bozacağım” diyerek yapmış oldukları puzzle’ı bir anda dağıttı Poyraz.
“Ama Poyraz, o kadar uğraştık,” dedi Pelin bunalmış bir sesle.
Daha öğlen vakti gelmeden ilk krizlerini yaşamışlardı.
“O zaman arabalarınla oynayalım. Olur mu?”
Cevap vermeden başını aşağı yukarı salladı Poyraz. Bir süre de arabalarla oyalandılar. Vakit biraz daha ilerlemiş öğlen yemeği saati yaklaşmıştı. “Poyraz ben acıkmaya başladım. Sen de acıkmışsındır. Haydi mutfağa gidelim ve kendimize güzel bir tost yapalım.”
“Tamam ama ben sucuklu tosttan başka tost yemem” dedi Poyraz.
Dolapta sadece peynir, ekmek ve yağ vardı. “Evde sucuk yok Poyraz ama çok güzel bir peynir var. Tadına bakarsan çok seveceksin.”
“Hayır! Hayır! Hayır!” diye bağırdı Poyraz. “Ben sucuklu tost istiyorum. Annem hep sucuklu tost yapar bana.” dedikten sonra ağlamaya başladı.
“Ağlama canım. Bak benim tostumu bir ye bundan sonra hep bu tosttan isteyeceksin.”
“Hayır, sevmeyeceğim.” diyerek daha fazla ağlamaya başlayan Poyraz’ı nasıl susturacağını bilemedi Pelin. Markete gidip sucuk alabilirdi ama çocuğun inatlaşıp yine yememe ihtimali vardı. “En iyisi arka sokaktaki büfeye gidelim, ne dersin Poyraz? Orası çok güzel tost yapıyor.” dedi.
Hala gözlerinde yaş olan Poyraz başını onaylarcasına salladı. Hızlıca hazırlanıp evden çıktılar. Kapıdan dışarı çıkmalarıyla birlikte yüzlerine bir fön makinesinden üfleniyormuşçasına sıcak hava vurdu. Tam öğlen vakti dışarı çıkmakla hata yaptım, diye düşündü Pelin ancak buradan geri dönemezdi. Çaresiz Poyraz’ın elini tuttu ve büfeye doğru ilerlediler. İçeri girdiklerinde büfenin tam karşısındaki oyun parkını fark etti Poyraz ve bağırmaya başladı:
“Tost yemek istemiyorum. Parkta oynayacağım.”
“Ama Poyrazcığım hava çok sıcak. Hem senin karnın aç değil mi?”
“Hayır hiç aç değilim. Oynamak istiyorum” dedi Poyraz ve ağlamaya başladı.
Pelin’in sakinleştirme çabalamaları sonuç vermedi. Poyraz’ın sesi git gide yükselirken büfede oturan insanlar sorgulayan gözlerle bakmaya başladılar. Daha fazla dikkat çekmek istemedi Pelin.
“Tamam canım. Biraz oynayabilirsin ama sonra tostumuzu yiyip eve döneceğiz.”
“Tamam” lafını duyan Poyraz hemen Pelin’in elini bırakarak büfeden fırladı ve parka doğru koştu. Pelin de onu takip ederek parka geldi ve nispeten gölgede olan bir bank seçerek oturdu.
Gecelerdir uykusuz olması, yüzüne vuran sıcak rüzgâr ve yükselen çocuk seslerinin oluşturduğu uğultunun etkisiyle göz kapakları ağırlaşmaya başladı. Uykuya teslim olmadan önce gördüğü son şey salıncağın başında sıra bekleyen Poyrazdı. Göğsüne düşen başını hızla kaldırdığında sıcak rüzgâr kesilmiş, çocuk sesleri azalmıştı. Parkta tek tük çocuk kalmıştı ve hiçbiri Poyraz değildi. Hemen ayağa kalktı ve “Poyraz!” diye bağırdı boğazında kuruyan tükürüğün çatallandırdığı sesiyle. Kaydırağın arkasına baktı, salıncakların altını kontrol etti. Parktaki çocuklara sordu:
“Burada üç, dört yaşlarında siyah saçlı, mavi şortlu bir çocuk gördünüz mü?”
Hiçbiri öyle bir çocuk hatırlamıyordu. Parkta Poyraz’ı bulamayacağını anlayan Pelin sokağa fırladı. Karşısına çıkanlara Poyraz’ı tarif etti, görüp görmediklerini sordu ama aldığı cevap hep aynıydı:
“Hayır, görmedik.” Sonra parka gelmeden önce uğradıkları büfeye gitti.
“Öğlen saatlerinde yanımda mavi şortlu küçük bir çocukla gelmiştim. Hatırlıyor musunuz? O kayboldu, yok hiçbir yerde. “
“Sen buraya yalnız gelmedin mi abla? Ben yanında çocuk görmedim” diye cevap verdi satıcı.
“Nasıl görmedin ya? İçeri girince park diye tutturdu.
Bağırdı çağırdı. O yüzden çıktık buradan, karşıdaki parka gittik.” “Yok ablacım sen yalnızdın. Bir süre durdun içeride sonra çıktın. O sırada başka müşteri geldiği için seni takip edemedim.”
“Başına güneş mi geçti kardeşim?” diye çıkıştı Pelin.
“Ablacım ben gördüğümü söylüyorum. Niye kızdın bu kadar?” Cevap vermeden çıktı büfeden Pelin. Parkta gözünü açtığından beri saate bakmadığını fark etti. Telefonunu kontrol ettiğinde saatin beş buçuk olduğunu gördü. Bir yanlışlık olmalı diye düşündü, bu kadar uyuması imkansızdı. Poyrazla birlikte parka geldiğinde saat bir civarıydı. Bir anlık göz kapamayla nasıl bu kadar saat geçebildiğine inanamadı. Poyraz’ın annesini aramak istedi ama birbirlerinin telefon numaralarını almamışlardı.
“Ben unuttum unutmasına da bu kadın nasıl unutur çocuğunu emanet ettiği kişinin telefonunu almayı. Bak, çocuğu kayboldu haberi yok.” diye düşündü. Kadına ulaşmanın tek yolu apartmana geri dönmekti. Şimdiye kadar işten gelmiş olmalıydı. Kapıyı çalıp onları bulamayınca panik olmuştu kesin. Belki polisi bile aramış olabilirdi. Apartmana doğru hızlı adımlarla yürürken bir yandan da etrafı kontrol ediyordu ama Poyraz’a benzer bir çocuk dahi göremeden kendini kapıda buldu. Anahtarıyla dış kapıyı açtı. Merdivenleri çıkarken kadına durumu nasıl açıklayacağını düşünüyordu. Kesin çok üzülecek ve onu suçlayacaktı. Bunlara hazırlıklı olmalıydı. Kapının önüne geldiğinde elleri titreyerek zile bastı. Çok beklemeden açıldı kapı. Karşısında günlük kıyafetleriyle Poyraz’ın annesi duruyordu. Kapısının çalınmasına anlam verememiş gibi şaşkın gözlerle Pelin’e baktı.
“Buyur Pelin!” dedi.
“Poyraz!” dedi Pelin. “Poyraz eve mi geldi yoksa?”
Kadının yüzündeki şaşkınlık yerini anlam veremediği bir ifadeye bıraktı.
“Poyraz mı?” “Evet, oğlunuz Poyraz. Bakıcısına ulaşamadım dediniz, sabah bana bıraktınız ya. Biz birlikte parka gittik ama bir anda gözden kayboldu. Her yeri aradım ama bulamadım onu.”
Kadın yüzünde beliren şok ifadesiyle bir süre sessiz kaldı.
“Pelin, sen Poyraz’ı mı gördün?” Duyduklarına anlam veremedi Pelin. Hayatının en tuhaf gününü yaşıyordu.
“İçeri gel.” diyerek yana çekildi kadın.
Koridor boyunca kadını takip etmeye başladı Pelin ve kapısı aralık bir oda fark etti. Odanın önünde durarak içeriye baktı. Küçük bir yatak, üzeri boyama kitapları ve rengarenk kalemlerle dolu bir çalışma masası, duvarlarda küçük bir çocuğun yaptığı belli olan resimler… Pelin’in kapı önünde durakladığını gören kadın :
“O gittiğinden beri odasına hiç dokunmadık.” dedi.
O zaman hatırladı Pelin. Bir sene öncesinin haber bültenlerini, parktaki o polis kordonlarını, aylarca süren aramaları ve en sonunda parkın yakınlarındaki boş arsada bulunan mavi şortlu cansız bedeni.
“Tam bir yıl oldu bugün.” dedi kadın acı dolu bir fısıltıyla. Sonra mutfağa doğru yöneldi. Pelin aralık kapının önünde kalakaldı. Dışarıdan artık serinlemeye başlayan rüzgârın uğultusu geliyordu.
Elif Demir
