0

Sessizdi, doğuştan sessiz. Onun sessizliği diğerlerine benzemiyordu. O bir boynunu bükerdi sağ omzunun üstüne. Dağ taş ağlamasın diye mendil uzatacak sanırdım. Bir tek biz değil, dünya bilirdi onun ne menem sulu göz olduğunu. Tüm sırlarını içine saklayan volkanik bir dağmış meğer kimse bilmezmiş. Sarıydı benzi, sonbahar yaprak sarısı, ayaz vurmuş çatlak dudaklarına bozlak dedirtecek çapar sarı.

Köyde yetişmenin verdiği çekingenlik hâlâ üzerine yapışmış fistan gibi duruyor. Karşısındaki okumuşsa, hele bir de kendisinin aksine şehirli ise vay haline. Sükûtu kefen niyetine giyer artık. Şehirli konuşur, o susar. Okumuş konuşur, o susar. Kızı konuşur o susar, Kocası -tam onun aksi, matrak, kahkahası bol, ağzına geleni konuşan, gamsız, uzun, upuzun kasketli bir adam, Celâl adı – konuşur o susar. Onun adı Hanife. ‘Sünepe Hanife’ derlermiş çocukken yine susarmış. Lâl kız derlermiş susarmış. Sarıkız derlermiş susarmış. Çapar derlermiş susarmış. Biz konuştuk, o yine sustu.

Nişanlıydım. Akraba gezmesinin iki önemli kapısından biri teyze kapısı diğeri hala… O diğerlerine benzemez bambaşka bir hala. Biz konuştuk, o tebessüm etti sadece. Sustu ve tebessüm etti. Teni ile aynı renk dişleri göründü belli belirsiz. Gün yangını ile iyice çaparlanmış yüzündeki çatlak dudakları yine kapandı. Diğer kız kardeşlerine benzemezdi. Mesela kimse onun gibi sarı tende sarıya çalan açık kahve göze sahip değildi. Yok yok neredeyse sütlü kahve gözleri. Sütlü kahve demişken kahvesi yokmuş, bir tek ineğinden sabah sağdığı süt, kuzineli sobada fokurduyordu. “Kahve olaydı…” dedi. Yutkundu. Çocuğu yaşındaydık. “Hocam.” dedi nişanlıma. Bana hep “guzum…” Değiştirmedi guzumu yine. Çok şükür. Değişmiş bulmadı demek ki beni. Yine kıvırcık guzusuydum ben onun. Sıcak sütün yanında tereyağı ve pıtmıt. Bal gibi yedik. Habersiz gelmiştik daha ne olsun. Köy evi işte. Köy hali. Biz yiyip içmeye değil, seni görmeye, tanımaya, tanıştırmaya geldik dedik. İkram ettiklerine o baktı, biz ikramları yedik. Ne dedik, ne diyemedik bilmem. O gün bir kaç kez tebessüm ettiği yüzü kâr oldu bize.

“Gözümün rengi yeşil aslında…” dedi bir ara. Gençlikten, güzellikten bahis açılmıştı.

“Benzim sarıya çaldığı için böyle gözüküyor.”
Kısık sesi de aynı tavrı gibi çekingendi. Dedim ya, diğer kardeşleri gibi – laf aramızda bağırtlak ve çenebaz- değildi. Bir bakışı vardı, sütlü kahve gözleri ile sonbahar yağmurları tüm yükünü gözlerinden almış sanırdım.

En son düğünümde gördüm onu.

Tüm mazlumluğu üzerindeydi yine.

Yine bir şey söyleyemedi. Yine hep aynı tebessümle boynunu eğdi.

Evlenip de ne yapacaksın der gibiydi. Evlenenlerin başı göğe mi erdi sanki der gibi baktı sütlü kahve gözleri.

“Gendiğe mukayyet ol.” dedi, omzuma dokundu belli belirsiz. Tırtıklı, kavlak el ayası duvağımın tülüne takıldı. Nasıl mahcup oldu, nasıl telaşlandı anlatamam. Tuttum iki elimle ellerini, öptürmek istemedi. Yanağıma aldı ellerimizi.

Soğuktan üstleri çatlamış elleri anlardım da yazın ayası çatlamış ellerin de olabileceğini anlamazdım. Meğer her sabah serinliğinde ot yolarmış biricik ineğine. Ondanmış bu el ayasındaki yarıklar, mahcup oldu öpmek için uzandığımda. Bir garip hâl aldı ki gözümün önünden hiç gitmez.

Öpmek de ısrar ettim. Yakama iliştirdiği çeyrek altına “Az ama gusurumuza bakma, gönül neler istiyor da…” dedi. Ondan duyduğum belki de en uzun cümle bu idi.

“Canın sağ olsun halam!” dedim. “Varlığın yeter. Geldin ya. Gördüm ya.”

Bu da mümkün olmayabilirdi öyle ya. Bir Celâl vardı başında. Adı Celâl kendi Celâl.

Canın sağ olsun halam demeye kalmadı. Yaş bu kadar mı hazır olur bir gözde yahu! Gözyaşları çatlamış ellerini tuttuğum elime düştü. “Ağlama!” dedim. “Beni de ağlatacaksın.”

” Sakın!” dedi “sakın! Gelin kısmı düğününde ağlarsa ömrünce ağlarmış, sen bakma bana. Sen gül, hep gül. Allah seni hep güldürsün. Hemi bahsana sen istediğine varıyon, bize soran bile olmadı guzummmm!” dedi sessizce. “Köy yeri işte. Dağda yetiştiysen gidersin yine bir dağlıya. Köy evi çevirmek şeherlinin bileceği iş deel, aman guzuuum hayde get sen. Oynamağa, eğlenmeğe bah. ” dedi savdı beni yanından.

Meğer içindeki lavlarını başkaları gibi dışa saçacak değil, serinletecek yer ararmış kendine, bilemedik, göremedik hiçbirimiz.

Oynadım oynamasına, belki gerdan da kırdım karşısında. Kendi düğününde oynamasan ayıplarlar adamı. Köyde değildik ama şehirli hiç değildik oysa. Onun tarafına bir daha bakamadım ama göz ucuyla takipteyim. Sütlü kahve gözleri çoktan kızıl olmuştu, sarı benzinin al al oluşundan anladım. Eski örgü yeleğinin basma çiçekli gizli cebinden çıkardığı buruşuk beyaz tülbent mendili ile gözünü yüzünü silerken yakaladım. Eksik etmez hiç o mendili.

“İnsanın gözünde damla hep hazır olur da silen hep hazır olmaz guzum.” derdi. “İnsan kendi göbeğini kendi kesmeli.”

Onunla özdeşleşen sözleri hep kulağımda. Bir ara yönümü döndüm ona. Yüzünü, yanındakiyle konuşuyormuş gibi çevirdi. Biliyorum bana düğünümde gözyaşını göstermek istemedi. Gözüm ona her takıldığında bedenim oynarken içimde depremler oluyordu. Benim depremimde -düğünümde- halam göçükte kalmış gibiydi. Nerden bilebilirdim o göçükten sağ çıkamayacağını.

Çok geçmedi bir haber aldım. Dağ adamından dayak mı yemiş, dayak yemiş gibi laf mı işitmiş orası Allah’ u Âlem. İçerlemiş. Zoruna gitmiş ne olduysa. Ne olduysa diyorum ama benden başka herkesçe malummuş oysa. Mevzu düğün takısı imiş -öyle diyorlar-

İyice içine kapanmış düğünümden sonra. Son bir kaç gününde,

” Ölürken Allah ne dememizi isterdi?” diye sık sık sorarmış çocuklarına.

“Kelime-i şehadet…” demişler.

Yazdırmış bir kâğıda. Arapça bilmezdi. Dili dualıydı ama çocukken çok dayak yemiş, ondan saflığı derler. Aklında pek bir şey tutamaz Hanife halam. Okula üçe kadar gitmiş. Aklında kalmamış ne düz yazı, ne Arapça, ne çat pat öğrendiği sureler. Zor bela okurdu düz yazıyı da zaten. Ezberlemiş çok geç de olsa Kelime-i Şehadeti.

Kendisinden sonra görüp de üzülmesinler diye banyo kazanında yakmış tüm pılısını, pırtısını.
Sabah ezanı okunmadan koyulmuş yola. Kendi gibi sessiz sedasız adımlarla… Düğüne gider gibi giymiş mavi şehirlik naylon ayakkabısını.

Çorabının ve patiğinin yanında ırmak kenarında bir taşın kenarında bulmuşlar, mavi ayakkabılarını.

“Ararken zorlanmasınlar, girdiğin yer belli olsun diye mi koydun bunları buraya gardaş!” diye ağlayarak yürümüş babam, Celal eniştesinin üstüne.

Halamın kıpkızıl bir ırmağa sessiz sedasız bir alaca karanlıkta yürüdüğü gibi değilmiş artık hiçbir yürüyüş.

Tıpkı sütlü kahve gözlü halamın diğer halalarıma benzemediği gibi.

Kızıl kızıl akan ırmak bula bula kendi celalli akışına hiç benzemeyen lâl halamı bulmuş koynuna alacak.

Kim bilir belki de ilk kez kendi bir seçim yapmak istemiş.

Rabbim bağışlasın!

Ülkü Kara

Leave a Comment

İlgili İçerikler