0

SANDIKTAKİ İZLER

Defterleri özenle poşetten çıkardım. Yılına göre sıraladım. Bir süre öylece karşılarında oturdum. Bugünkü koşturmam yaşlı bacaklarımı yormuştu. Beni bir fotoğraf sürüklemişti bu yaşanmamış maceraya. Bir kahve, atıştıracak bir şeyler almalıyım. Sigarayı bırakalı, yani beş yıldır kahve tiryakisi oldum. Benim için geç gelen bir alışkanlık. Mutfağa giderken salona, her zaman açık duran kapıdan Meliha’ya baktım. Saçma sapan bir dizide gözleri takılmış, elindeki şişlerle boğuşuyordu.

-Canım kahve ister misin? Kendime yapacağım.

Göz ucuyla bakıp “Hayır” dedi. Karşısındaki yalancı dünyanın içinde gibiydi. Belki de seslendiğim için gerçek dünyadaki bana kızmıştı. 37 yıldır evli olduğum kadın, fotoğraftaki kadın kadar yakın değildi bana. Kahveyi yaptım, iki kurabiye aldım. Çalışma odamdan girince kendimi güvenli hisseden sadece ben miyim? Odamın kapısı kapandığında yüksek surlarla çevrili bir kalede gibiyim. Kelimeler sıralandığında güvenli kalenin kralı benim. Hiç yaşanmamış ya da ortaya çıkmamış hayatları fethetmeye hazırım. Size bu yazıyı yazma nedenimi anlatayım.

“Her şey, eskiye merakım yüzünden başladı. Bu merakta yaşlandıkça ortaya çıktı. Herkes bir şey söylüyor kafasına göre. Ben zamana tutunma diyorum. Neyse ben asıl konuya geleyim. Her zaman gittiğim eskici dükkanlarından birine girdim. Yeni bir şeyler var mı diye bakınıyorum. Saffet Usta üst üste yığılmış sehpaların arkasından iki ayakkabı kutusu büyüklüğünde bir sandık çıkardı. “Nuri Bey, bu yeni geldi. Benim incelemeye vaktim olmadı. Siz bakın! İşe yarar bir şeyler var mı?” Sevinçle sandığı aldım. Sandığın üstünde elimi gezdirdim. Acele etmeden kapağı açtım. Kim bilir kimin ya da kimlerin hayatına gireceğim. Sandıkta bir kitap, birkaç siyah beyaz fotoğraf, solmuş kırmızı bir elbise, imitasyon inci bir kolye çıktı. Kim bilir hangi evin görkemli salonundan eskici dükkanına düşmüş yemek masasının başına oturdum. Fotoğrafları incelemeye başladım.

İlk fotoğraf birkaç lise öğrencisinin okul bahçesinde verdiği pozdan ibaretti. Neşeyle gülüşen beş kız ve iki erkek. İkinci fotoğraf bir nişanda çekilmişti. Nişanlı çift tam ortada durmuş, kurdeleli parmakları ileriye uzanmış, tepsideki makasın kurdeleyi ayırmasını bekliyorlardı. Çiftin sağında iki orta yaşlı kadın, solunda üç genç kız gülümsüyordu. Üçüncü fotoğraf diğer fotoğraflarda da olan uzun düz saçlı kızın tek başına bir binanın önünde poz verdiği fotoğraftı. Kızın gözleri ileriye kenetlenmiş, ışıltısız bir gülüşle dudağı kıvrılmıştı. Ne güzel ne de çirkin denilebilecek bir yüzü vardı. Her gün yanımızdan geçen, dikkat çekmeyen yüzlerden biriydi.

Baktığım fotoğrafları masanın sol tarafına koydum. Sıradaki fotoğrafı aldım. Aldım ve öylece donakaldım. Elimde kendi fotoğrafımı tutuyordum. Benzetiyor muyum diye iyice inceledim. Ama fotoğraf benimdi. Kendimi tanımaz mıyım? Yirmili yaşların başında çektirdiğim vesikalık fotoğraf. Sararmış soluk fotoğraf kağıdının üstünde tüm canlılığımla gülümsüyorum. Gözlerim umutla, pervasızlıkla hayata meydan okuyor. Fotoğrafımın altında ‘Stüdyo Mahir’ yazısı okunuyor. Kocamustafapaşa’da, o yıllarda artistlerin fotoğraflarını çeken Sosyete Mahir’i nasıl unuturum. Bir an gençlik yıllarıma gittim. Dünyanın hakimiyim gibi hissettiğim yıllar.

Üniversiteyi yeni bitirmişim. İstanbul Hukuk’tan üçüncülükle mezunum. Havamdan geçilmiyor. O zamanların ünlü avukatı Baykal Kazancıoğlu’nun yanında staj yapacağım. İşte o staja başvurmak için çektirdiğim fotoğraftı bu. Bende bile yoktu. Bu sandıkta ne işi vardı?  Aceleyle bir iz bulmak umuduyla diğer fotoğraflara da baktım. Aynı kadının farklı zamanlarda, genellikle aynı insanlarla çektirdiği sıradan fotoğraflar… Sandıktaki kitaba gözüm ilişti. ‘Kıskanmak, ‘yazarı ‘Nahit Sırrı Örik.’ Yıpranmış kitabı elime aldım. Bu kitabı okuduğumu hatırlıyorum. Pek de popüler olmayan bu romanın fotoğraflarla birlikte saklanacak kadar ne önemi olabilir ki? İlk sayfasında “Ayşe İlseven’e sevgilerle, Nuri Özdemir, 31Aralık 73” yazıyor. Kitabı ben imzalayıp vermişim. Ama Ayşe İlseven ismi bana bir şey hatırlatmıyor. Acaba bu ad fotoğrafların sahibi mi? Kitabın sayfalarını karıştırırken masaya bir kâğıt düşüveriyor. Bir kalp çizilmiş. İkiye bölünen kalbin bir tarafında Ayşe, diğer tarafında Nuri yazıyor. Yani benim adım. Altında “Seni çok seviyorum Nuri,” yazısına bir papatya eşlik ediyor.

Hafızamı zorluyorum. Ayşe diye bir flörtüm hiç olmamıştı. Fatoş, Nehir, Perihan, Gülay ve sonunda Meliha… Hızla okulu, çalıştığım iş yerlerini düşünüyorum. Bir iki Ayşe geçiyor gözümün önünden. Ama hiçbirinin bu soluk yüzlü kızla ilgisi yok gibi. Saffet Usta’ya sandığı nereden aldığını soruyorum. İki sokak ileride Tuna apartmanının kapıcısı daha bir saat önce getirmiş. Üçüncü kattaki dairenin sahibi ölmüş. Yalnız yaşayan bir kadınmış. Çoluğu çocuğu da yokmuş.

Kapıcıdan daha fazla bilgi alabilirdim. Kafamda bin bir düşünceyle dükkândan çıktım. Tuna apartmanını bulmam zor olmadı. Şişli’nin gözde olduğu dönemlerden kalma görkemli bir yapıydı. Kapıcı ferforje kapıyı silmekle uğraşıyordu. Kapıcıya Ayşe İlseven’in eski bir iş arkadaşım olduğunu, eskicide fotoğraflarını görünce yakınlarına başsağlığı dilemek istediğimi söyledim. Kapıcı şüpheyle baksa da 200 lirayı cebine sıkıştırınca hemen anlatmaya başladı. Elime de bir kâğıt tutuşturuverdi.

“Ayşe Hanım’ın yeğeninin telefonu. Başsağlığı dileyeceksiniz ya. Başka yakını yok.”

Cep telefonumdan kâğıtta yazılı numarayı aradım. Kapıdan bir iki adım uzaklaştım. İfadesiz bir ses “Alo, alo” diye seslendi. Birkaç saniye ne diyeceğimi bilemeden bekledim. Sonra yavaşça cevap verdim. Adı Birsen’miş. Kendimi tanıttım. Başsağlığı dilemek için aradığımı söyledim.

Telefondaki ses hem çok şaşırmış hem de çok sevinmişti.

“Halam için tek arayan siz oldunuz. Çok üzgünüm. Pandemiden dolayı bu yıl Türkiye’ye gelememiştim. Oysa her Nisan ayında on günlüğüne gelir, Teyzemle tatile çıkardık. Bu sene onu görmek nasip olmadı.”

Birsen’e teselli edecek birkaç cümle söyledim. Türkiye’ye dönmeyi düşünmüyormuş. O yüzden evi satacakmış. İlgilenip ilgilenemeyeceğimi sordu. İstanbul’da pek tanıdığı yokmuş. Ne kadar istediğini sordum. O semt için çok uygun bir fiyat söyledi. Bir anda kendimi hesap yaparken buldum. Bankadaki birikim, bir de benim emektarı satarsam parayı denkleştirebilirdim. Bir şeyler söylüyordu ama hiçbirini duymamıştım.

“Bana biraz zaman verebilirseniz evi ben almak isterim. Yabancıya gitmesine gönlüm razı değil.”

Bir an durdu, konuşmadı. Önce iç çekişi geldi kulağıma. Sanki duyguları da dalgalara tutunmuş cep telefonuyla bana ulaşmıştı.

“Çok sevinirim.” dedi. Gözünden iki damla yaş geldiğine emindim.

“Para konusunu dert etmeyin! Ancak iki ay sonra İstanbul’a gelebilirim. İşlemleri yaparız.”

“Toparladığınız kadarını verirsiniz. Kalanı hallettiğinizde hesaba yatırırsınız. Bana şimdi Dursun’u verebilir misiniz?”

Dursun, şu bizim uyanık kapıcı olmalıydı. Kulakları bende, eli kapının aynı yerini silmekte olan kapıcıya seslendim.

“Dursun Bey, Birsen Hanım sizi istiyor.”

Dursun telefonda “Tabi Efendim, olur efendim,” gibi cevaplarla karşılık verdi. Telefonu kapayınca biraz bozulduğunu hissettim. Kim bilir evden ne çıkarı olacaktı? Ya evi kendi pazarlayıp komisyon alacak, ya da antika olduğunu düşündüğü eşyalardan para kaldıracaktı. İstemeye istemeye merdivenlere yöneldi.

“Size evi göstereyim. Asansör için bakıma gelecekler. Sık sık bozuluyor. Ne de olsa eski.”

Merdivenin yanındaki zarif asansör kabinine baktım. Ferforje kapısı, sokak kapısıyla aynı muhteşem işçilikle yapılmıştı. Cam kabin oymalı demirlerin arasından eskimiş güzelliğini sunuyordu. Dursun merdivenleri hızlı hızlı çıkmıştı. Nefes nefese üçüncü kata ulaştım. Dursun kapıyı açmış bekliyordu. Son basamakta biraz dinlendim. Kalbimin çarpıntısı azalmak yerine daha çok artmıştı. Yıllardır böyle bir heyecan yaşamamıştım. Dursun içeri geçmem için geri çekildi. Yavaşça içeri girdim. Kalbim gitgide hızlanıyordu. Salonda kahve tonları ağırlıktaydı. Koltuk döşemelerinde kırmızı ince çizgiler kahvenin ağırlığını kırmaya yetmemişti. Duvara dayalı konsolun üstündeki fotoğraflar, krem rengi duvar kağıtları, parkelerin büyük bir bölümünü örten kahve tonlarındaki geniş halı salona kasvetli bir hava veriyordu. Dursun sıkılmış vaziyette girişte dikilmişti.

“Birsen Hanım anahtarı size vermemi söyledi. Ama isterseniz bende kalsın.”

Eliyle eşyaları işaret etti.

“Eşyaları boşaltayım.”

Hışımla ayağa kalktım. Elinden anahtarı çekip aldım.

“Gerek yok. Bir çöpüne bile dokunma!”

Tavrıma şaşırmıştı. Bir şey demeden kapıyı kapattı. Salon kapısının yanındaki kitaplığa yöneldim. En üstte Meydan Larousse ciltleri, onun altında Rus klasikleri, orta rafta aşk romanları, alt rafta dergiler sıralanmıştı. Kitaplığın en alttaki kapalı bölümünü açtım. Pembeli, yeşilli kaplarıyla çeşitli boyutlarda defterler sıralanmıştı. Tam sekiz defter. Kitaplığın önünde yere oturdum. Bu kasvetli evdeki tek renkler, bu defterler olmalıydı. Defterlerin ilk sayfaları numaralanmıştı. Birinci defteri okumaya başladım.

Defterlerde ne yazdığını merak ediyorsunuz biliyorum. Tahmin ettiğiniz gibi günlüktü bu defterler. Sadece günlük değil, kimi zaman şiir, kimi zaman yemek- pasta tarifi, birkaç telefon numarası, bir iki adres, kitap, yazar isimleri, örgü-tığ motifi açıklamaları gibi hayatta gereken her şey vardı. Defterleri okudukça yorgun beynimde hatıralar canlanmaya başladı. Ayşe İlseven staj yaptığım büroda telefona bakan sekreterlerden biriydi. Silik, sessiz, göze batmayan bir kızdı. O yüzden hatırlayamamıştım. Beynim onu önemsiz görüp silmişti. Oysa ben onun için ne kadar önemliymişim. O sene, yeni yılı büroda kutlamıştık. Herkes birer hediye getirip süslediğimiz ağacın altına bırakmıştı. Kıskanmak da benim hediye olarak getirdiğim kitaptı. O günü düşününce Ayşe’nin kırmızı elbisesini hatırladım. Yazdığına göre elbisenin çok yakıştığını, çok güzel olduğunu söylemişim.

Stajdan sonra askere, dönünce de Adalet Bakanlığında çalışmaya başlamıştım. Savcılık, hakimlik derken günler geçip gitmişti. Ama Ayşe yaşadıklarımı bir bir not etmişti. Evlenmem, çocukların doğumu. Hepsini öğrenip defterlere kaydetmişti. Bürodan ayrılıp adliyede zabıt katipliği yapmaya başlamıştı benim hakimlik yıllarımda. Adliyede çalışmaya başlayınca benim hakkımda bilgi edinmesi güç olmamıştı. Uzaktan uzağa beni izlediği çok belliydi. Kim bilir adliye koridorlarında kaç kez karşılaşmıştık. Ayşe’nin yazdıkları kendi hayatımı üçüncü bir gözden izlemek gibiydi. Beni o kadar incelemişti ki, belki de benden iyi tanıyordu. Hayatım defterlerin rehberliğinde gözümden geçiverdi. Meliha ile evlendikten, özellikle çocuklar doğduktan sonra yavaş yavaş dizginlerimi ele geçirmişlerdi. Onların isteği ile İzmir’e tayin olmuş, Meliha çocuklardan uzak kalmak istemiyor diye Urla’daki yazlığı satıp İstanbul’da ev almıştık. Çocuklar da sık gelseler bari. Ayda bir bile uğramazlar. Hep işleri bitmez. Tatil günleri de bir yerlere kaçarlar. Emekliliğimi Urla da hayal ederken Meliha ile küçücük bir evde, birbirimizden gitgide uzaklaşarak yaşamaya devam ediyorduk. Ben Ayşe İlseven’in kahramanıyken kendi hayatımın figüranı olmuştum. Son defteri elime aldım. Cam kenarındaki berjerler gözüme ilişti. Sağ taraftakinin yanında bir örgü sepeti duruyordu. Ayşe bu koltukta oturup vakit geçiriyor olmalıydı. Koltuğa oturdum. Kızıllık pencereden içeri süzülüyordu. Defterleri okurken zaman akıp geçmişti. Meliha’yı aradım. Geç kalacağımı, merak etmemesini söyledim. “Yemeğe gelmeyeceksen boşuna yemek yapmayayım,” dedi. Arkadan televizyonun sesi geliyordu. “Pilav lapa gibi olmuş, hiç beğenmedim.”

“Yapma, aç değilim” dedim. “Tamam” dedi. İçten içe sevinmiş gibiydi. Telefonu koltukların arasındaki sehpaya koydum. Son defteri okumaya başladım. Hava karardı, gözüm harfleri seçmez oldu. Gözlerimi kapattım. Uyuyakalmışım. Birinin “Nuri, Nuri” diye seslenmesiyle uyandım. Rüyamda Ayşe’yi kırmızı elbisesi ile görmüştüm. Fotoğraftaki gibi gençti. Tedirgin olmuştum. Yavaşça kalkıp etrafa bakındım. Yarı açık pencereden sızan rüzgâr perdeleri savuruyordu. Onların hareketiyle çıkan sesi “Nuri” diye duymuş olmalıydım. Defterleri topladım, bir poşete doldurdum. Eskicinin oraya yürüdüm. Emektar dükkânın önünde beni bekliyordu. Poşeti yan koltuğa koydum. Direksiyonu tuttum. “Seni ne kadar sevdiğimi biliyorsun. Çok önemli olmasaydı senden vaz geçmezdim,” dedim.

Eve geldiğimde belki Meliha uyuyordur diye kapıyı anahtarımla açtım. Salondan seslendi. “Hoş geldin Nuri!” “Hoş bulduk Meliha,” dedim garip bir sevinçle. “Hayrola! Pek neşelisin.” dedi gözünü televizyondan çevirmeden. “Kârlı bir alışveriş yaptım.” dedim. Sesini çıkarmadı. İzlediği diziye dalmıştı. Poşet elimde, biraz da aceleyle odama yöneldim.  Elimdeki poşet bana güç veriyordu. Hiç yaşamadığım bir hayatın mutluluğunu hissediyordum.

Binnur Tekinalp

Leave a Comment

İlgili İçerikler