0

BÜLBÜL İLE GÜL

Ne zamandır yatıyor bu gül ağacının altında? Kaç gece kaç gündüz oldu? Zaman ağdalı, yapışkan bir zehir sanki; geçmek bilmiyor, aynı anda yuvarlanıp duruyor zihni. Su gibi akan kısacık günlerin intikamını alıyor bu bedenden. İncecik ayaklarımla dikenlerle dolu dala sımsıkı tutunup tüm acıma rağmen eğiliyorum üstüne. Kara yuvarlak gözlerimi intikamların söndürüldüğü bedende gezdiriyorum. Sesim çıksa bağırır feryat ederdim, binlerce yıl önce kulaklarıma çalınmış bir ezgi çıkardı dilimden, en azından bir yası olurdu şu zavallıcık bedenin. Kanatlarımı öfkeyle çırparak bir çırpıda kalbinin üstüne kondum. Atıyor mu? Hayır…En azından acıların tükendi. Baksana bana, aynı acılarla kaç bin yıldır yaşıyorum, unuttum. Zaman bana işlemiyor.

Oysa bir zamanlar ben de senin gibi güzel, taze, masum bir kızdım; Atina Prensesi güzeller güzeli Filomela…Belime kadar dalga dalga dökülen gür ve kara saçlarımın saçtığı ışık, beyaz ve pürüzsüz tenim, dolgun kalçalarım ve bacaklarım sağlık ve mutluluğun sembolüydü Atina’da. Kız kardeşim Procne çoktan evlenip gitmişti ve bu diyarın tek sahibi benmişim gibi hisseder, gururlandırdım. Zaman dediğim şey su gibi, bir nehir gibi akar gider, tutamazdın o zamanlar. Zamanın üstümden kalkmayan bir karabasana dönüşmesi kız kardeşimin beni görmek istemesiyle başladı. Atina kralı babam I. Pandion, Tereus’a güvenerek bu uzun yolculuk için beni ona emanet etmişti. Nasıl kızabilirim? Tereus, kız kardeşimin kocasıydı. “Biraz dinlenelim. Ormanın içinde harika bir yer var, kız kardeşin de çok sever.” Ya öyle mi? Neden inanmayayım ki? O Atina Kralı tarafından güvenilir addedilmişti. Kulübedeki küfün, nemli tahtaların ve üstüme çöken o pisliğin hayvani kokusunu duyumsuyorum hâlâ. Sonra akan kanın kesif kokusu. Kalbin atıyor olsaydı anlatır mıydın sen de bana? Tanıdığın hem de hiç beklemediğin biriydi değil mi? Niyetini anladığın an çaresizlikle kaskatı kalmış olmalısın, benim gibi. Çırpındın mı? Yok, önce sen de yalvarmışsındır, benim gibi. “Merhamet et Tereus!” Sana merhamet etmediğini vücudunun her bir parçasına baktığımda görüyorum. Keşke o pislik dilimi kökünden keserken gözlerimi de dağlasaydı. Binlerce yıldır yağmalanmış kadın bedenlerinin peşinde gidiyor kanatlarım. Hiçbirini kurtaramıyorum, geldiğimde ya bedeni ya da aklı çoktan kaçıp gitmiş oluyor başka bir dünyaya. O dünya zalimlerin ve hükümranların olmadığı bir kaçış rampası. Yas tutanları olmayan kadınların yasını tutuyorum sessizliğimle. Her bir yenisinde yeniden duyuyorum küf kokusunu, dilimin acısını ve atılıp gittiğim kara ormanın vahşi seslerini. “Sus!” demişti benimle işi bittiğinde. Niyeti bu saklı sapık şehvetini sürdürmekti belli ki. “Susmayacağım, Procne bilecek! Tanrıların şahitliğinde yemin ederim!” demiştim bağırarak.

“Anlatacağım olanları, utanmayı bir yana atarak

Gücüm yettiğince bütün insanlara, hepsini

Bir bir açıklayacağım olanları

Ormanlarda kapalı kalsam bile çığlıklarla dolduracağım ortalığı”[1]

Sen de mi susmayacağım demiştin? O yüzden mi böyle dilim dilim doğradı bedenini acımadan? Yoksa iştah kabartan güzelliğine doyunca, azgın susuzluğu geçince korkup hoyratça kurtulmaya mı çalıştı senden? Çok da güzelmişsin, gözlerin açık, bak ağzıma, dilim yok işte, sesim yok. Ama ellerim vardı, yeminimi tutacaktım. Günlerce dokuma tezgahının başında uyuklayarak dokudum o cübbeyi. Ormanın görmezden gelişini, şahitlerin sessizliğini dokudum. Kesilen dilimin bir yaban hayvanının önüne atılışını, altımdan ve ağzımdan akan zapt edilemez kanı dokudum. Küfün, tozun, ıslaklığın, toprağın, yabanlığın, çaresizliğin iplerini geçirdim tek tek tezgâha. Parmaklarımın kanı, Styx Nehri’nin[2] dokunmuş karanlık sularına damladı her bir ilmekte yeminimi hatırlatmak için.

Procne’yi gözümün önüne getirebiliyorum. Atina’dan gelen sandığı heyecanla açmış, hevesle üstüne geçirmiştir kan, acı ve uykusuzlukla dokunmuş cüppeyi. Daha aynada kendine bakar bakmaz anlamıştır olanları. Yeminimi tuttum, sesimi çıkarabildim bak! Tüm bu acılara rağmen gökyüzündeki dağda oturan tanrılar benimle olmalı diye düşünmüştüm onların zalimliklerini unutarak. Alkmene[3], Leda[4], Nemesis[5]…Zeus kaç kadının bedenine zorla sahip olmuştu? Zor-la sa-hip ol-mak. Bedenimin bana bile ait olmadığı o anda o nasıl sahip olabilirdi ki ya da artık o sahip olduğu için mi artık bana ait hissetmiyordum? Geriye kalan günahkâr damlacıkların tohumlanmak için debelendiği bir kan ve et çukuru. Ne kadarın sana kaldı?

Benden bana yalnızca hiç dinmeyen aklım kaldı. Bir de Itys’in[6] acıları. Bu tanrıların cezasıydı. Benim bir suçum yoktu oysa, sadece susmuş ve anlaşmayı kabul etmiştim. “Merak etme kardeşim, onu kendi oğlunun etinin tadıyla cezalandıracağız.” Itys’in eti zalim Tereus’un kanına karışırken ne hissetmiştim? İntikamın hissettirdikleri çabuk unutuluyor. Zihnimiz bizi yücelten şeyleri hak etmiyormuşuz gibi en karanlık köşelerine itiveriyorken, acıları gece öğünü gibi sunup oturtuyor içimize, kusmak istiyorum. Kusmak istiyordum. Ben de. Tereus gibi. Zalim peşimizdeydi, koşuyorduk. Yalpalayarak koşan Procne’ye sesleniyordum zihnimden: “Yalvarırım düşme, seni yakalayacak!” sessiz haykırışım yakarışlarıma karışıyor, tanrıların bizi kurtarması için dua ediyordum. Sonra bir şey oldu ve kovalamaca bitti. Tanrılar bizi başka bir şeye dönüştürdü. Üçümüz de günahkârdık.  Kanatlarımdan hâlâ Itys’in kanı damlarken beceriksizce uçup gittim.

**

Hayır, ölmedim. Dikkatle dinlersen kalbimin zayıf atışlarını duyacaksın. Hikâyeni duyuyorum, küçük kanatlarının hafif rüzgârını hissediyorum tenimde. Adım Gül ve sen bülbül, evet sen bana bir adım olduğunu hatırlattın. Ölmeden önce tek hatırlamam gereken; adım. Gittiğimde bana adımı soracaklar. Çünkü yüzümü ve bedenimi tanıyamayacaklar. Eğer yapabilirsen şu tepemdeki ağaçtan bir gül koparıp koyar mısın göğsüme? Kokusu yaşamı hatırlatıyor, nefes almayı, özgür olmayı. Hiç yaşamadım doyasıya, hiç heyecanlanmadım, yüreğim yalnızca korkunun gölgesiyle hızlandı. Ne çocukluk ne genç kızlık; bedenimdeki değişimler bedenime aitti, ben ise o bedene kapatılmış bir hiçtim. Bu köle bedene yön veren, onun acılarına ve hastalıklarına katlanan görünmez bir düşünceydim belki. Görünmüyordum, evet kimse beni görmüyordu. Ama o dişiliğe daha yeni bürünmüş bedenimin kokusunu alan avcı bir hayvan gibi fark etti beni. Belki de kimsesiz olmam çekmişti dikkatini. Kolay av, görünmez ve sessiz.

Bu bedeni onun hayvani ellerinden kurtarmaya çalışırken düşünce değildim artık, bu bedenin sahibiydim. “Beni seviyor musun?” Hayır, hayır! Çiğ et gibi iğrenç bir kokun var, canımın içini acıtıyorsun. “Birine söylersen gebertirler seni.” Tamam. Söylesem ne olacak? Beni öldürseler ne olacak, kim düşecek ardıma? Kim? Hiçbir kalemle yazılmamış adım, yalnız adım Gül, işte bu kadar. Kimse bilmiyor beni, Yaradan tanır mı dersin?

Bak, senin inandıkların seni o zalimin eline bırakmamış da bedenini bir bülbülün içine yerleştirip uçuruvermiş. Keşke, keşke ben de kuş olup uçsaydım. Evimin damına konsaydım, köylüler beni gördükçe kovalasalardı uğursuz diye. Bildiklerinin, sustuklarının hıncını avuçlarında tartıp ardımdan attıkları taşla çıkarsalardı. Ben uçup gitseydim, kaçabilseydim, başka diyarları görebilseydim, tadabilseydim özgürlüğün şerbetli tadını. Beni doğdum doğasıya görmeyen anam karnım büyüdüğünde de görmeseydi. Bir bebeğin tatlı kokusunu duyabilseydim… Hepsi biliyordu ne olduğunu, hepsi de biliyordu kimin beni bu hâle koyduğunu. Kaçıyordum. Ayaklarımda lastik ayakkabılarım, sanki yeryüzünün tüm taşları ayağımın altında ufalanıyor. Tüfek sesi geliyor. Biliyorum çok uzakta değil. O hayvanın kudurmuş sesi. Failimdi hem de katilim olacak şimdi. Ona ne olacak ki? Vermişler tüfeğini eline, pisliğini temizle. Kim düşecek peşine kim? O suçlu değil ki, öyle ya benim suçlu.  Bir hiçtim ben, şimdi birinin kirlettiği bir pisliğim temizlenmesi gereken. Koşuyorum. Örtümü düşürdüm bir yerde, saçlarım darmadağın oldu. Sanki saçımın her bir teli zehirli bir yılana döndü de dikiliyor havaya.[7] Kıvrım kıvrım kıvranıyorlar, zehirli dillerini uzatıyorlar hiç aklıma bile getirmediğim öfkemin askerleri gibi. Dizlerimin üzerine düşüyorum sürüklenerek. Gücüm tükenmiş. Benim suçum yok! Her şey onun yüzünden öyleyse neden yılanlar benim başımda? O yaşayacak ben ise çürüyeceğim. Evet, düşünce değilim yalnızca, hiç değilim, pislik değilim, yaşaması gereken bu bedenin sahibiyim. Oturmuşlar, emir vermişler ne yaparsın? Siz, Yaradan mısınız ki benim canıma hüküm kurarsınız? Ayak sesleri kulağımda güp güp sonra sırtımda tüfeğinin titreyen namlusu. “Dön!” dedi, bir emir daha, “Çıkar üstünü!” Ne olur öldür beni. Öldür de sonra soğumadan ne yapacaksan yap ama ben öleyim. Son bir kez. Son. Çabalamıyorum artık, kıpırdamıyorum. Gökyüzüne bakıyorum, uçan kuşları sayıyorum, göğe uzanan dalların yüceliğine kapılıyorum, ellerimle ıslak toprağı avuçluyorum, gülün kokusunu duyuyorum. Bana yaşamayı hatırlatıyor. Tüm duyularımla son bir kez sokulmak istiyorum hayata. Biraz sonra öleceğim. Tek bir kurşunla bile layık değilim, lime lime edileceğim.

Yoruldum. Kollarımı kaldırıp uçmak istiyorum göğe şimdi senin uçup gittiğin gibi üstümden. Adım Gül. Biliyorum binlercesini gördün, ama yine de beni unutma bülbül.

Pervin Bahar Göçer

[1] Publius Ovidius Naso -Dönüşümler VI. Bölümden Filomela’nın karşı koyuşunu anlatan kısımdan alıntılanmıştır.

[2] Styx Nehri, Yunan mitolojisinde yeraltı dünyasının beş nehrinden biri olan efsanevi bir nehirdir. Tanrılar ve ölümlüler arasındaki yeminlerin en kutsalı bu nehir üzerine edilirdi; bu nedenle Styx, ilahi yemin ve ruhların geçişiyle özdeşleşmiştir.

 

[3] Zeus, yeni evlenmiş ve kocası bir savaş yüzünden yola çıkmış olan Alkmene’yi baştan çıkarmak için onun kocasının biçimine girerek Alkmene ile birlikte olur.

[4] Zeus’un, bir kuğu kılığına girerek Leda’yla zorla birlikte olduğu düşünülmektedir.

 

[5] Bibliotheca’nın yazarı Apollodorus’a göre Zeus’tan kaçmak için kaz kılığına giren Nemesis, Zeus da buna karşılık kuğu kılığına girince Zeus tarafından tecavüze uğrayarak hamile kalmıştır.

[6] Mitolojiye göre Procne, kardeşine tecavüz eden kocası Tereus’u cezalandırmak için oğulları Itys’i öldürür ve kocasına yemek olarak sunar.

[7] Pdonosei tarafından Athena Tapınağı içinde tecavüze maruz kalan ve sonrasında mağdur olmasına rağmen Athena tarafından cezalandırılarak canavara dönüştürülen Medusa’ya atıf yapılmıştır.

İlgili İçerikler