BÜLBÜL İLE GÜL Ne zamandır yatıyor bu gül ağacının altında? Kaç gece kaç gündüz oldu? Zaman ağdalı, yapışkan bir zehir sanki; geçmek bilmiyor, aynı...
İLK TOHUM, SON NÖBET
Saat gecenin üçüdür.
İlçe Emniyet Müdürlüğü’nün arkasında, sessiz bir noktadayım.
Önümde beyaz bir sayfa,
Elimde mürekkebi parmağıma bulaşan kalemim.
Projektörün çiğ ışığı gözümü alırken,
Gecenin bu zifiri vaktinde insan en çok kendi içine yürüyor.
Kâğıdın üzerine ilk iki kelimeyi düşüyorum: Kökler ve Kimlik.
Dışarıdan sert bir rüzgâr vuruyor demir kulübeye.
Zihnim aniden buradan kopup çocukluğuma gidiyor.
Dedemin o eski, gurbet kokan hikâyelerine…
Cebinde bir avuç toprakla memleketinden göç ettiğinde,
Gencecik bir delikanlıymış dedem.
Gelirken, doğduğu topraklardan bir çınar tohumu getirmiş.
Evin bahçesine dikmiş sessizce.
Her zaman derdi bana: “İnsan kuş misalidir.
Kanatları onu her yere götürür.
Fakat kalbi her zaman köklerinin beslendiği yerdedir.”
Kalemi bastırıyorum kâğıda,
Mürekkep ilk düştüğü ân dağılıyor.
Tıpkı bir ağacın kökleri gibi, ince yollar çiziyor beyazlıkta.
O ân anlıyorum; kimlik dediğin şey sadece doğduğun ev,
Ya da cüzdanındaki resmî soyadı değilmiş.
Kimlik; o geçmişten sızan güçle, bugün burada ne inşa ettiğinmiş.
Evden, yuvadan yüzlerce kilometre uzakta,
Bu sınır hattında, çelik yelekle beklerken insan,
Bazen kendini rüzgârda savrulan yalnız bir yaprak sanıyor.
Fakat yalan…
Eğer gecenin üçünde, bu soğuk polis noktasında,
Elinde kalemle geçmişin sesini duyabiliyorsan,
O kökler hâlâ hayatta demektir.
O kökler seni burada, bu zorlu menzilde ayakta tutuyor…
Mürekkep kâğıtta kururken, anonsa giriyorum:
“… Merkez, son durum normal!”
Kalemi masaya bırakıyorum.
Kâğıt artık boş değil;
Üzerinde geçmişin izleri, buradaki uykusuzluğum…
Andolsun ki; bu vatan toprağındaki sarsılmaz duruşum parlıyor.
Köküm de burada artık, kimliğim de.
Ve nöbet devam ediyor…
Ozân Ebedî
