0

Meryem yere düşen kalemini dikkatlice yerden aldı. Fakat hemen yazmaya başlamadı. Önce kalemi bir an gözleriyle tarttı, sonra ona dik dik bakar gibi yaparak fısıldadı: “Kendini yere attın. Bir süre kullanmayacağım seni. Ceza olarak.” Anlık bir sessizlik çöktü. Ardından kalemini defterin üstüne bırakırken ekledi: “Umarım dersini alırsın. Ama ilk hatanda seni tamamen yok ederim, bunu unutma.”

Kalem sustu. Zaten eşyaların hiçbirinin söyleyecek sözü kalmamıştı. Meryem on üç yaşındaydı. Ama cümleleri yaşından büyük, gözleri ise neredeyse hiç çocuk olmamış bir insanın gözleriydi. Hayatla dalga geçen o çocuk, kendisiyle alay edeni cezalandırıyordu. Kimi zaman açık kalan çantasının fermuarına bakıp ona ceza verirdi: “Bugün hiç kapanmayacaksın,” derdi. “Haddini bil!” Sıradan bir çocuk değildi. Çok zekiydi; insanları, sessizlikleri okurdu. Ancak zekâsı kutlanmamıştı. Ailesi için o sadece büyük ablaydı; kardeşlere bakan, yemek hazırlayan, çiftlik işlerini üstlenen biri. Sevgi görmemişti, onun için karşılığı eksik kalmıştı. Her şeyi eksiksiz yaparsa sevilmeye hak kazanacağını sanıyordu. Ödülün hep acının ardından geldiğine inanmıştı, çünkü sevgiye dair başka bir örnek hiç yaşamamıştı. Meryem ne zaman kendine zarar verse, gözlerini kapattığında hep aynı rüyayı görürdü: Bir uçurumun kenarındaydı. Aşağısı sonsuz bir boşluktu ama o korkmazdı. Aksine, o anlarda bir hafiflik hissederdi. Sanki dünya artık onu tutmuyordu, sanki sonunda ait olduğu yere varacaktı. Hayat zaten bir boşluktu onun için; anlamını yitirmiş, sesi kısılmış bir oyundu. Kendini aşağı bırakmak, en azından dürüst olmaktı. Uçurumun kenarında yürümeye alışkındı ve çoğu zaman düşmek fikri ona huzur verirdi. Karanlık çekici geliyordu; çünkü karanlıkta kimse ondan bir şey beklemiyordu. Ailesi bir at çiftliğinde çalışıyordu. Ahırın kokusu, samanın hışırtısı, nal izlerinin yankısı onun gündelik masalıydı. Okuldan döner dönmez çizmelerini giyer, hayvanlara su verir, eyerleri kontrol eder, yavru taylarla ilgilenirdi. Ve cumartesileri… Saat 14:00’te, her hafta aynı vakitte Asil gelirdi. Duru bir yüz, uzun boy, güçlü duruş. Zengin bir hayattan inip tozlu çiftliğe adım atar, çizmeleri bile kirlenmezdi. Meryem’in aksine görünür olmayı bilenlerdendi. Meryem ise her cumartesi kalbini avucunda taşırdı. Bu üç yıldır böyle devam ediyordu.

Asil, ilk kez üç yıl önce gülmüştü ona. Bir gün Meryem, düşen kuş tüyünü şapkasına takmıştı. Sebepsiz, içinden gelen bir savrulmaydı. Asil onu uzaktan izlemişti, sonra yanına gelip kulağına fısıldamıştı: “Şimdi saçmalıyorsun. Bunun için sana bir ödül vereceğim.” Cebinden çıkardığı çikolatayı avucuna bırakmıştı. İşte o gün başladı her şey: O “oyun.” Başta basitti: Küçük hatalar, küçük ödüller. Meryem masumca yanlış yapmaya başladı; çünkü “ödül” demek, Asil’in gülümsemesi demekti. Fakat zamanla oyun karanlık bir yola saptı. Bir gün bileğini jiletle çizdi Meryem. Kimseye göstermedi, sadece Asil’e dudağını ısırarak uzattı. Asil baktı, sonra yanağına bir öpücük kondurdu: “Cesaretin için bir ödül.” Başka bir gün karın boşluğuna iğneyle minik bir delik açtı. Bu kez Asil, sol eline bir papatya koydu: “Güzellik için acı gerekir.” Her cumartesi artık bir testti. Acı, sevginin diline dönüşmüştü. Meryem bunu kural sandı. Çantasını gün boyu açık bıraktı. Bir tutam saçını kesip “öğretmen ceza verdi,” dedi. Göz altlarındaki morlukları kapatmayı öğrendi. Ama o sadece “seviliyor,” sanıyordu. Oysa Asil başka bir oyun oynuyordu. Meryem’in zaafını, tıpkı atına davrandığı gibi kullanıyordu. Emirler yağdırıyor, küçük sınavlar koyuyor, bazen de kırbacını savuruyordu. Bir gün atın yavaşlamasına sinirlenip öfkeyle kırbacı savurdu; ucunda Meryem’in sırtı vardı. İzi kaldı. Ve bir gün bu iz fark edilir oldu.

Meryem sabah giyinirken annesi odada belirdi. Karnındaki solgun morluğu gördü, sırtındaki çizikleri fark etti. Aslında annesi çok daha önce sezmişti Meryem’in bakışlarındaki boşluğu, kahvaltıda birden irkilmesini, omuzlarını hep yukarıda taşımasını fark etmişti. Ama susmuştu. Çünkü susmak, yıllar önce kendi ruhuna kazınmış bir alışkanlıktı. Ona susmayı öğreten, Meryem’in babasıydı. Aniden parlayan, sonra sessizleşen bir öfkeyle büyütmüştü onları. Anne susarak hayatta kalmayı öğrenmişti. Ve fark etmeden bunu Meryem’e öğretmişti. Annelik bazen istemeden bulaşan bir suskunluk mirasıydı. Sesini titreyerek çıkardı: “Meryem?” Meryem gözlerini yere indirdi. “Düştüm,” diye fısıldadı. Annesi yutkundu, sonra alçak bir tonla: “Düşen kız, düşmenin yerini bilir.” Yanına yaklaştı, saçlarını okşadı: “Ben yıllarca sustum. Baban susardı, sonra sen susardın. Ama sen susarsan, bu evdeki sessizlik hepimizden büyük olur.” Meryem’in gözleri doldu, ama anne suskun kaldı. Bazı acılar, kelimelerle anlatılamayacak kadar ağırdı.

O akşam Meryem annesine anlatmadı. Babasına ise hiç söylemedi. Çünkü onun duyguları vardı mıydı ondan bile emin değildi. Herhangi bir şeye sevindiğini ya da üzüldüğünü hiç görmemişti ki. Atlar, yem, su… Önemli olan hep onlar olmuştu. Meryem’in annesi günlerdir bir şeylerin ters olduğunu sezmişti ama doğru zamanın gelmesini bekliyordu. Çiftlikte Asil’in atının huysuzluğu bahanesi oldu. Asil’e hedefini saklamadan yaklaştı: “Atın huyu bozulmuş,” dedi sessizce. Asil bakışlarını kaçırmadan yanıtladı: “Huy, sahibine benzer.” Anne gözlerini Asil’in gözlerine dikip fısıldadı: “Kızımla ne oynadığını biliyorum.” Asil omuz silkti: “Oynamıyorum.” Anne daha da yaklaştı: “Senin oynadığın oyunların adı yok, ama izleri var: Etinde, gözlerinde, gece uykusunda… Meryem susarak beni uyardı. Ben de sustum. Geç kaldım.” Asil kelimelere yanıt veremedi. Kadının sesi soğudu. O anda at çifte attı. Anne yere yığıldı, başını sert zemine çarptı. Sessizlik tüm çiftlikte yankılandı. Ambulans geldi ama geç kalındı. Herkes “şanssızlık” dedi; polis soruşturdu ama görgü tanığı yoktu. Annesi en iyi yaptığı şeyi yaptı ve sonsuza kadar sustu: ‘’Bazen bir annenin susması, çığlıklarından daha gürültülüdür.’’

Meryem sabaha kadar gözyaşı döktü. Ertesi sabah sürekli Asil’in ona yapması gerekenleri yazdığı deftere bu sefer Meryem bir not bıraktı: “Son oyun. Ahırda. Saat 14:00.” Asil geldiğinde Meryem’in elleri titriyordu, cebinde küçük bir bıçak vardı. Asil yaklaştı. “Asil,” dedi Meryem, “beni eğittin; kalem gibi, çanta gibi. Ama ben bir eşya sanılırken senin de yalnız biri olduğunu sandım.” Asil gülümsedi, anlamadı. Meryem fısıldadı: “Sen de eğitilmiştin. Babandan öğrendiğin sertlikle. Ama sen acıya alışmışsın. Ben sadece sevmeyi denedim.” Ve sonra hızla bıçağı önce kendi bileğine, ardından Asil’in boğazına uzattı. Çok kan oldu. Çok sessizlik. Sabah çiftlikte sadece rüzgâr vardı; saman yığınlarının arasında iki cansız beden. Birinin cebinde küçük bir papatya, diğerinin yanında düşmüş bir kalem.

Son not:

Ben Meryem, artık uçurumda yaşamayı öğrendim. Düşmekten korkmayan biriyim artık. Çünkü hayat, zaten hep boşlukta yürümeye çalıştığım bir ipti. Ve bazen, o boşlukta süzülmek özgürlüktür. Çünkü uçurumlar öğretir; tutunmayı değil, düşerken bağırmayı.

Gülay Gürel

Leave a Comment

İlgili İçerikler