SES Bu sokak Sadece Ölmek için bir yol sunuyordu Kalp sıkışmış sokak Bayat ekmek ve küf kokusuyla Sonsuz gece Dört duvar arasında kaybolmuş...
ZEMHERİ
Ustamı son yolculuğuna ben hazırladım. Kahverengi gözlerini, “Ben dünyadan bütün hevesimi aldım.” der gibi kapatmıştı. Oysa mutlu olmak için attığı her adımda çelme takan birisi olmuş ve sonunda kabuğuna çekilmişti ustam. Kimisi ölüden korkar, ben hiç korkmadım. Gassal ile gasilhaneye girip teneşire ustamı yatırıp ilk olarak elbiseleri makasla kestim. Gassal kefeni hazırlarken ustamın çıplak, soğuk, yüzünde her zaman o tatlı tebessüm olan bedenini ılık su ile “Gufraneke ya Rahman!” diyerek yıkadım. Ustamı gassal ile beraber kefenledik. Yüzünü sevdim onun. Ekmek teknem, kolum kanadım, gölgem, sırdaşım… Bir zamanlar babamın yaptığı gibi beni şimdi bu kurtlar sofrasında yalnız bıraktın, demedim. Ustama son görevimi de elimden geldiği kadar iyi yerine getirdim.
Öğle namazından sonra kıldığımız cenaze namazını müteakip mezarlığa giderken tabutu taşımak ya da onu mezara koyup tahtalarını yerleştirmek, üzerine kara toprağı atmak hiç tuhafıma gitmedi. İyi biriydi ustam… bedeni zayıf, ruhu hafifti. Onunla bundan sonra nasıl bir ilişkimiz olacak, bilmiyorum. Bazı günler mezarına gelip bir Fatiha ve üç İhlas okuyup gidecek miyim, ya da o beni her daim koruyup kollayacak mı?
O kirli ajandasına, eski Mısır lahitlerindeki yazıtlar gibi dokuduğu harfleriyle; hayatı gibi karışık, anlaşılması zor günlüğüne bir şeyler karaladıktan sonra öldü ustam. Beraber kahvaltı yaparız umuduyla dükkâna gelip ona kendimce bir şeyler anlatırken bana hiç cevap vermediğini fark etmem uzun zaman aldı. Ketum biriydi ustam. Onun derdini anlattığı, içini döktüğü tek şey kirli elleriyle yazdığı güncesiydi.
Hayat denen savaşın tam ortasında, zırhı olmayan asker gibi çaresiz kaldığımda sekiz yaşındaydım. Yine böyle bir zemheri gecesi babamı kaybettiğimde… Herkes bana çocuk muamelesi yapsa da anlamıştım. Annem, hayatını bana adamak yerine yeniden evlenmeyi tercih edip kısa bir zaman sonra da evi terk edip sokaklara düştüğümde şaşırmadım. Oysa ben babamın vefat etmesinden daha kötü bir olay olmaz sanıyordum. Onu da cuma günleri Allah’ın evinin kapısında, kullarına karnımı doyurmak için el açtığımda öğrendim. Babamdan sonra elimden tutan, hayatın azgın dalgalarından beni koruyan tek kişi ustamdı. Çalıştığı demirci atölyesinde beni işe aldığı gün onun kalbini görebilmiştim.
Her sabah evinde kahvaltı yaptıktan sonra dükkâna gelen ustamın, o karlı kış sabahı benden önce işe gelip; eskidiği için yanarken ‘puh puh’ diye ses çıkaran sobayı yakmış, fırından taze poğaça ve simit almış, çayı da demlemiş hâlde görünce anladım: Hayatımda bir şeyler artık değişecek, belki de iyi şeyler olacaktı. “Gel!” dedi ustam, “Otur şöyle.”. Siyah montumun ve başımdaki berenin üzerinde yama gibi duran karları silkeleyip duvardaki askıya astıktan sonra sandalyeye oturdum. Ustam ve ben, şu köhne demirci dükkânında; kendi yağıyla kavrulan, hayattan çok da beklentisi olmayan iki fukaraydık. Ustamın hiç süslü kelimelerden örülmüş cümleleri yoktu, dilinin döndüğü kadar konuşur; sonra dükkân, demir, çekiç ve makine seslerinin altında sessizliğe bulanırdı.
Akşam, bizi ve tüm ekmek derdinde olan esnafı selamlayıp, “Hadi, evinize gidin artık.” derken kepengi kapatır; ustamın abdest alıp kirli ceketini sırtına atmasını bekler, ona iyi bir akşamı olmayacağını bildiğim hâlde bu cümleyi söylerdim. Sakat çocuğundan ve demirci esnafı kocasından hep şikâyetçi olan kadın, aslında kendisinin de gidecek bir yeri olmadığı gerçeğini bilse de iğneli sözlerini ustamın hem yüzüne söyler hem de arkasından hayıflanırdı. Zavallı ustam… Bu gam seni öldürecekti. Oysa bazı insanlar dünyada daha fazla yaşamalı, en azından ben öyle düşünüyorum. Ne yazık ki hayattan istediğimiz ve beklediğimiz çoğu şeyse sanki inatla gerçekleşmemek için direniyor.
Herkesin, “İşte böyle olsaydı, şu zaman şöyle yapsaydım… İşte önüme bir zamanlar fırsat çıktı da değerlendiremedim.” dediğini ve iç çekerek pişman olduğunu gördüğümüz olmuştur. Bense hayatı, genelde ustamın anlattıklarından anladığım ve şu vefasız veresiyeci müşterilerin davranışlarından gördüğüm kadar biliyorum. Ustamın iyi niyetini ufak tefek menfaatlerine kurban eden ve sözlerinde asla durmayan bu adamlar beni yaşamaktan korkutuyor. Oysa mutlu olmak için yapmamız gereken şeyler bunlar değil. Sevmek ve sonunu getirmek için uğraş vermek, işte tam da bu… Yarım bıraktığımız her şey, mutluluğumuza engel olmak için bir el gibi bizi çukura çeken gölge olabiliyor.
Ben ne zaman bu cümleyi kursam aklıma ustamın bir sefer anlattığı, hayatı boyunca unutmadığı; benim de unutmayacağım o hikâyesi gelir:
Ustam ve Şennur… Bıyıkları yeni terleyen ustam ve yeni yeni düğünlere babasından izin alarak gidip bir köşede sessizce bekleyen Şennur… Berber Ekrem’in düğününde, zümrüt gözlerine, temiz olsa da eski olduğu belli olan fistanın içinde gene de bir kuğu gibi duran Şennur’u gören ustam… Tabii ki kızın yanına gidip konuşacak cesareti kendinde bulamamış, derdine çare olarak ise eve gidince ilk işi mektup yazmak; başka bir düğünde dört gözle beklediği Şennur’a mektubu verip cevap alıncaya kadar beklemek olmuş.
Dünyaya hep zümrüt gözlerinin masumiyetiyle bakan Şennur, ustamın komşu köyünde yaşayan; hayatında annesi, babası, ablası ve kardeşi Yusuf’tan başkası olmayan biriydi. Zaman mefhumu olmayan bu evde herkes babadan korkar, onun sözünü dinler ve her akşam o gün ne yaptığının özetini geçerdi. Akşam yemeğinden sonra çay ya da kahve içip sohbet etmek gibi şeyleri sadece oradan buradan duyan çocuklar, bu duruma hayret ederlerdi. Yusuf babasıyla pazara gider, pazarın olmadığı günler Şennur ablasıyla çobanlık ederse ona ilçede neler gördüğünü abartarak anlatırdı. Şennur belki de bu yüzden evlenme çağı gelince hep ilçeye gelin gitmeyi isterdi. Babası yaşlanıp daha da çekilmez bir adam hâline gelince, Şennur sadece evlenmeyi hayal eder oldu.
İşte böyle bir zamanda aldığı mektup, mahpushanede kader mahkûmu olan birine beraat gelmesi gibi bir şey oldu. Yusuf’un veresiye defterinden bir sayfa koparan ve tükenmez kalem alıp o kötü yazısıyla, yine kendi dilinin döndüğü kadar bir şeyler karalayan Şennur, bir kurtuluş olarak gördüğü ve hiç tanımadığı ustama cevap yazdı. Aslında kendi kaderine inat bir şeyler yazdı. Güneşin bile üstünkörü uğradığı bu köyde son sözü büyükler ya da silahlar söylerdi. Bir keresinde Yusuf’un ilçede arkadaşının evinde kalıp televizyonda izlediği güzel şeylerden ablasına anlatması, Şennur’da yeni hayallere sebep olmuştu. Bütün bunları, ustamın suskun hayatını biliyor, görüyor olmak; kaderin bazen insanın hayatından bir fay hattı gibi şiddetle gelip geçtiğini öğretti bana. Bu tedirgin ve korkak hâlim belki de ondan. Kimsesiz ustam, köyün muhtarı ve ileri gelenlerini aracı yapıp Şennur’u istemek için kızın baba evine üç kere gönderse de olumsuz cevap almış. Babası daha sonra Şennur’u, şehirde akrabası olan bir memur ile evlendirmiş. Birbirlerinden habersiz olan ustam ve Şennur hayata lâl olmuşlar. Ama beni en çok üzen; Şennur’un evlendikten kısa bir süre sonra trafik kazasında ölmesi haberi oldu. Bunun kadar acı olan başka bir olay da Şennur’un öldüğünü duyan ustamın, aniden mutlu olmayacağını bildiği hâlde evlenme kararı almasıdır. “Çivi çiviyi söker.” demek böyle bir şey galiba. Bu tür olayları anlamıyorum. Bildiğim bir şey varsa, hayatta ters giden işlerimizi başka olumsuz bir iş ile onarmaya çalışmak; tamir edilecek arabaya tekrar arızalı parça takarak yola çıkmaya benziyor. İleride kaza bela olacağını bilerek ilerlemek…
Ustamın hayatında bundan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı. İçinde kanayan yaraları iyileştirecek bir insan ya da bir olay olmadı. Ta ki beni tanıyıp yanında işe alana kadar. Ben ustama ne kadar iyi geldim ki, adam arada konuşur, bazen gülerdi. Ben ise ustamı anne babamın yerine çoktan koymuştum.
Sokaklarda bin bir türlü tehlikelerle yüz yüze gelmekten iyiydi elbette. Gecenin sessizliğinde fare tıkırtıları ile uyumak… Sabah ustamla, akşam öğleden kalan yemeklerle ve elime geçen mini harçlıktan şikâyetçi değildim. Ustam, “Sabret oğul.” derdi. “İşi öğren, önünde çok kapı açılır. Bakma bizim burada çürüdüğümüze… Cesur ol, hicret et, ‘Ya nasip’ de; hayat güler sana da.”.
Öyle olmadı tabii. Ustamdan sonra patron karakola gidip ona sorsan herkes için doğru olanı yaptı. Polis, karakol, mavi ışıklar, annem… Polis yerimin annemin yanı olduğunu anlatırken, annem de benden eski bir eşya gibi bahsederek, “Çocuğu kimsesizler yurduna gönderemiyor muyuz?” dedi. Kalemler yazdı, kâğıtlar imzalandı ve soluğu yurt denen soğuk ve sevgisiz yerde aldım. Umut ve umutsuzluğun, korku ve mecburiyetin olduğu dört duvar arasında.
Dışarıda insanlar kötüydü. Buna şahit olmuştum. Peki ya duvarları tek renge boyalı bu soğuk binada insanlar nasıldı? Düşünmeye gerek yoktu. Hepsi olmasa da çoğu dışarıda olduğu gibi kötüydü. İnsanları tanımadan kimseyle arkadaş olamazdım. Bu binanın en çok sessizliğinden korkuyorum. Bu kuru, yanık, bana göre sessiz olan bina ve içindeki yaralı, yaralı olduklarını sahte gülmeleriyle gizlemeye çalışan yavrular, hayatımın fetret devri oldu. Günler nasıl geçti de on sekiz yaşımı doldurup devletin kanatları altından kendi ayaklarımın üstüne bırakıldım, anlamadım. Ama iyi de oldu.
Çalışmayı elbette seviyorum. İnsanın hayatta en çok gurur duyacağı işlerden biridir, elinin helal kazandığını yemek. Çok çalışıp zaten para kazanıyorken bir de işçinin hakkından kesip daha fazla nakit kazanma hırsı, demek ki her iş yerinde var. Günümüzün nereden baksan yarısını harcadığımız iş yerinde en acı olan ise “Biz aileyiz.” gibi süslü cümlelerin sık sık kullanılması… Ben bu tür sözleri ciddiye ve diğer çalışanları pek de dikkate almıyorum. Hepsi maskeli bunların. Varsa yoksa ustam, ustam, ustam… Beni yarı yolda bırakıp gitse de çok sevdiğim ustam… Ben seni yalnız geçirdiğim geceleri, çayımı, sigaramı, kendimle konuşmalarımı senden miras kaldığı için seviyorum.
Yusuf Yılmaz
