0

GÖĞÜN ALTINDA, KESİK BİR ÜRPERTİ; SELAMİ KARABULUT’UN ŞİİR TUFANI

Selami Karabulut, İz ve Kaçak (2003), Kendine Kırgın (2007), Yarım Kalan (2010), Başka Tufan (2011), Kar Ateşi (2012), Göğün Altında (2014), Uzaklara Söz (2015), Sessiz Çağrı (2021), Yaş Düğümü (2023) adlı şiir kitapları ile kendi göğünü yaratan, kendi sözlüğüne çalışan ve şiirimizde kendine yol açan şairlerimizden biri. Bunların ilk yedisini topladığı toplu şiirleri Kesik Ürperti (2021) yanında şairin romanı olan Yol Boyu Gölgesiz (2014) ve hikâyeleri Geçti Rüzgârı Mevsimin (2022), söyleşilerini topladığı Şiir Aşk ve Ötesi (2013), çok özel denemelerden oluşan Aşkın Poetikası (2018) şiirden farklı yazı disiplinlerinde de ürün veren istikrarlı bir şekilde çalışan bir edebiyat insanı yapıyor onu. Çabalarının bir sonucu olarak çıkarttığı kitaplar, Behçet Aysan, Ceyhun Atuf Kansu, Sunullah Arısoy gibi önemli şairlerin yolu ile de kesişmiş ve ödüllendirilmiş. Yazmayı bir yaşam biçimi olarak benimseyen, sokağa şair olarak çıkan, yazdığına inanan ve sözü önemseyen, dünyayı anlama çabasına katkı koyan, ağırbaşlı ve alçakgönüllü tavrıyla kendine has bir şiir dünyası yaratan Selami Karabulut’un şiirleri üstünde biraz duracağız bu yazımızda.

İlk şiirlerinden itibaren, özgün bir üslup oluşturur Selami Karabulut. Dili evirip çevirip yan yana gelince kıvılcım çıkartan sözcüklerle kurar şiirini. Bildiğimiz sözcükler yeni dünyalar edinir bu kullanımlarla. Şiirin gereksindiği mecaz ve eğretilemeler doğallıkla anlatılan şeyin seçikleşmesine yardımcı olur. Hep bir sis içinde duran, ortaya çıkması güç olan duygular, şaşkınlıklar, gerilimler adım adım dilin soyut dünyasından çıkartılıp şiirin etki merkezine çevrilir.  Çok kelimeli bağdaştırmalar yapmayı sever şair. Böylece kanıksanmış kelimeleri kıvrak bir şekilde yeniden farklı bir anlam üretir duruma getirir. Bunu da rastlantısal değil bilinçli bir şekilde yapar. Şu satırlar bu çabanın ifadesidir: “Zamanı mıydı, anlamı aşınmış imgelerden /Sesimin dalgınlığına yeni bir ahenk bulmanın

Bilmem” (s.319)

Bu sözleri yalnızlık teması üstünden takip edelim: Kaldırıma düşen gölgem kadar yalnızım” (s.319) Hem kendisi hem gölgesi için kullanarak yalnızlığın karesini alır bu dizede. Benzetmeleri kullanırken en çok uz benzetmeyi tercih eder. “Gözlerim yağmurlu bir günün ikindisi” derken okurun çağrışım dünyasını harekete geçirerek kendi gözlemlerinden oluşan imgelemlerini uyarır, kendi tasarımlarını yaratmaya ayarlar.

Günlük hayatın akıp giden telaşı içinde bir anlık durgunlukla bu telaşa bakar sık sık. Çağımız insanının hissettiği o sıkıntıyı sık sık duyarız şiirlerden havalanan kuşların kanat sesleri gibi. Şiirlerin ana ekseninde yabancılaşma vardır. Bir söyleşisinde bu konuyu şöyle açıklıyor: “Birey, kuşatılmışlık altında kendine yabancı, mekanik bir yaşamın kucağında oyalanıp duruyor. Çağımızın bütün sorunlarının en çetrefili de bu olsa gerek. Kendi iç sesimize kulak verecek zamanımız, bir yerlere yetişme telaşı içinde akıp giderken onu algılayacak sezgilerimiz de yoksullaşıyor hızla. Bütün bu olumsuzluklara direnmenin ve karşı koymanın tek yolu sanattır bence. iyi ki, şiir yazıyorum. “(Damar, Şubat 2007) Günümüz insanını anlatırken yabancılaşmayı atlamak olamazdı. Özne “Kesik Ürperti” anlarında bunu fark eder: Örerken kozamızı için için /Hep bir tuğla daha koyarak yaşıyoruz /Kendimizle benzerlerimiz arasına /Yaşadığımız odaların / Gölge gibi sığındığımız balkonlarında (s.321)

Yabancılaşmanın beraberinde getirdiği en baskın duygu yalnızlıktır. Hayatı kavrama anları bulanıktır. Bazen anlaşılmaz bir şekilde sıkıcı olur hayat ve bireyin duygularını öldürdüğü yaşamasız bir hal alır. Belki bir duvarın öte yüzünde unutulmuş / Eskiden de anlam yükleyemediğin yabancılık” (s.315)

Bu yabancılaşmayı, sözcüklerin cephesinde de kuruyor Selami Karabulut, kullandığı bağdaştırmalarda sözcükler bildiğimiz yerlerinden çok uzak beklenmedik bir şekilde yan yana geliyor. Nesnelerden, yan yana gelen kavramlardan, duygu üretmeyi biliyor Selami Karabulut, bunu da kurduğu üslubun en baskın özelliği olarak kullanıyor. Bunu her şiirinde, dizesinde görmemiz mümkün.

“Gidiyorsun, dudaklarında ürperten bulanıklıkla /Korlaşan tortulardan soru imleri bırakarak

Çiğnenmiş bir mevsimin gücenik göğüne “ (s.321)

“Ürperten bulanıklık”, “korlaşan tortu”, “çiğnenmiş mevsim”, “gücenik gök” tamlamaları bu üç dizede söylediklerimizi en iyi biçimde örneklemekte: Tepelerin uzayan gölgesiyle kararan /Bir ovanın kederli yalnızlığıyım (s.105)

Dizelerinin tamamı tek bir tamlamadır. “Ovanın yalnızlığı” sıfatlarla genişletilmiş, nitelendirilmiştir. Anlamı örmeyi, şiiri bütün olarak kurgulamayı, söyleyeceği sözü açık bir şekilde iletmeyi amaçlar Selami Karabulut. Ama bunun için ilk başvurduğu öğe biçimdir. Sıkı bir biçim verir şiirlerine. Dize, bölüm ve şiirin tamamında, sonrasında kitapta yer alan diğer şiirlerle benzer biçimler tasarlar. Önce biçimi tasarlayıp sonra yazmaya başladığını söyleyebiliriz onun. Biçimi kurduğunda rahatça özü işler. Biçim de bir anlam üretir çünkü. Şiiri şiir yapan biçimidir. Bu konuda titizdir. Dizelerin kurgusu, sesi, ahengi şiirin bütün yönleriyle tamamlanmasını sağlar. Söyleyeceği, anlatacağı konuya uygun bir biçim oluşturmak çıkış noktası olur. Biçim konusunda katıdır. Dolayısıyla şiirlerinde gevşek bir yapıya rastlanmaz. Bir tür mükemmeliyetçilik ile yazar. Şiire duyulan sevgi ve saygıdır bu da.

“Şiir, sözcüklerle mi, dizeyle mi, kurguyla mı, imgeyle mi, simgeyle mi, metaforla mı yazılır tartışması hep yapılmıştır, yapılacaktır da (…) Ortaya konulan savların hepsinin de doğruluk payı var. Ancak, bu tartışmalarda konu edilen, bütünü oluşturan gövdenin en küçük yapı taşının ne olduğuna dairdir. Yani, bir organizmayı oluşturan zincirleme sistemin halkaları üzerinedir. Bu parçaları bir araya getiren şair, sezgileriyle hareket ederek kendi varoluş trajedisinden çıkarır şiiri. Varoluş sıkıntısını içinde taşımayan, şiir yazamaz bence” (Damar, Şubat 2007) diyen Selami Karabulut’un “Kronik huzursuzluğu” onu diğerlerinden ayırır. Bir sevinç anını bile ikircikli karşılar. Bu huzursuzluğa sebep olan algı, detaylarla buluşturur onu. Hep ele geçirildiğinde kaçırılan bir duygu, olumsuzluk, sanki doğuştan bulaşmış bir uğursuzlukla geldiği hayatı yorumlar, elinde böyle bakmak için de birçok kanıt vardır. Haklı bir karamsarlıktır onun duyduğu. Şiirin itici gücü de bu yoğun duyarlılığın ele geçirilme, anlatılma isteği ve gerekliliğidir. “Kendine Kırgın ”da şöyle açıklar bunu: “Bana kendimden başka mezar sormayın” (s.247) “Öyle bir kalbim var ki oradan bilirim cehennemi” (s.248)

Aynı “göğün altında” yaşayan onca insandan ayrılırken onun gibi olan onlarcasıyla da buluşur belki. Şiirlerde kendini kazan ve bulduklarını iri madenler olarak ışığa çıkaran özne hep bir irkilme anını kaydetmeyi amaçlar. Bu irkilme anı öznenin kendi gerçekliğini bulduğu andır. “Hiçbir kilide uymaz anahtarım” (s.267) “Anlamadınız mı yaramla avundum bütün yaz” (s.267)

Gök, gölge ve ayna irkilmenin anahtar sözcükleridir. Ölüm, hiçlik, intihar yaşamın anlamını ararken öznenin uğradığı diğer kapılardır. “Kim fark etti kadavra gibi yaşadımsa kendimi” (s.273) “Hiçim; yanardağın kıyısında uyuklayan pars / Durdum; ölüme göz kırpan korkuluktu gölgem” (s273)

Selami Karabulut’un şiirinin mekânı şehir değildir. Yaşadığı şehri reddeder, yadsır. Onun bireye yüklediği karamsarlığı anlatmayı yeğler. Kenti olumsuzlar: Bir ören yerinde gibiyim gezerken caddeleri / sayısız iş hanlarını, yaz güneşini, işportacıları (s.161)

Şehirdeyken bile, dağları, kırları, ağaçları, kuşları anlatır ve anımsar. Çocukluğunda gözlemlediği sınırsız doğa hep onunladır. Kır onun hem yuvası hem de her türlü olumsuzluktan kaçtığı biricik yurdudur. Şehirde bile keşmekeşi, trafiği, yolu, kalabalığı değil; kedileri, kuşları, baharda çiçeklenen bir ağacı, saksıda yetiştirdiği çamı yazmayı yeğler. “Yarım Kalan” kitabında, dört mevsim ve ondan geride kalan yaşantıyı, hayatın mevsimlere bölünüp yeniden yeniden tekrarlanmasını ama tamamlanamayan şeyleri yazar. “Yarım Kalan” pastoral bir senfoni gibidir. Mevsimlerin insan duygularını tetikleyen fırtınasında şaşkınlığıdır insan olmanın.

“Başka Tufan” da ise, aşkı iki boyutu ile ele alır, ilk günlerinde, mutluluk, güç, güven veren aşk; bitişiyle birçok çelişik duyguyu açığa çıkartır. Aşkın alabildiğine coşkulu, insanı yenileyen, gönendiren her şeyi değiştirebilecek gücü, insana uyanış veren hali, lirik dizelerde can bulur. Bütün geçmiş yeniden yazılır, temizlenir, hayata bakış değişir, zaman zaman geleceğe dair kuşkular gölge etse de yaşam sonsuz bir sevinç ve enerji ile kuşatılır.

Bir bahar rüzgârı gibi başlayıp bir tufan gibi kışla biter aşk. Ardında uzun bir can çekişmesi bırakır sanki. Tutkuyu kontrol edemeyen bir ayrılık kalır sonunda: Vazgeçmeye çalıştıkça kutsal bir acıya döndü /Beni günbegün sana bağlayan tutku (s.170)

Göğün altında olmak, bir eziyettir çoğunlukla, hayatın ezdiği birey, kimsenin görmediği ayrıntıları, insan- doğa, insan –insan arasındaki çelişkileri tutanaklarcasına sunar. Karamsar ve hüzünlü ses tonunda kendisiyle durmadan uğraşan bir insanın yenilip yeniden yola koyuluşu vardır. Bazen ölüm teselli olur: Hiçbir teselli huzur vermiyor bana / Bir gün öleceğimi düşündüğüm kadar (s.137)

Hayatın sonluluğu, çekilen acıların da sonu olduğunu gösteren bir teselli olur. Uzaklara Söz’de olduğu gibi seslenişi hep uzaklaradır Selami Karabulut’un. Zaten en yakınındakinden uzaklaşır, en uzağındakini yakın hisseder: Anladım nerede değilsem orası benim yurdum. (s.24) Söze inanır Selami Karabulut, anlama bağlıdır. Dizelerini sağlam bir biçimde kursa da bunun anlamı ışıtacağını bilir: “Vurgun yemeye hevesli şairler / Sözün incisine değil sancısına inanır” (s.19)

Bu dizeler poetik olarak onu kuşatan düşünceyi gösteriyor. O büyük büyük sözler değil, sözün sancılandığı yeri anlatmayı yeğlemiştir. Sözü kurarken yaşadığı sancıyı dile dökmüştür. Bu sancı tüm şiirlerin bel kemiğidir.

“Keşkelerden ve kuruntulardan ibaret”, sevinirken ikircik duymak, buradayken başka bir yeri özlemek, insanı bekleyen sonun altında ezilmek, aslında yaşam denilen eziyeti ta içten sezdirir Selami Karabulut, her bir üzüntünün baladını yazdığı, üzgün benlikleri bir öznede buluşturduğu şiirleri ile yüzeysel değil derinliğine yaşamanın peşine düşerken,  sıra dışı olanı gösteren, birbirini tamamlayan bütün şiirleri ile; kafasını gömmüş, düşünmeden hissetmeden yaşayan günümüz insanına bir irkilme, kesik bir ürperti anı ve gerçeği görmek için bir baş kaldırış sunar. Selami Karabulut’un “niçin şiir yazdığını” açıkladığı kendi cümleleri ile bitirelim yazımızı: “Şiir yazmam için birçok nedenim var. Ama en önemli nedenim: şiirin, sadık gölgem gibi hep yanımda olması ve bu yaşam denen karmaşayı benim için daha bir katlanır hale getirmesidir.  Şiir olmasaydı nerden bilecektim huzursuzluğun önümde açtığı ufku ve insan olmaktan dolayı zavallılığımın sınırını. Eğer bugün kana susamış katil ya da dostlarını pazarlayan bir eyyamcı olarak karşınızda pişkin pişkin oturmuyorsam bunu nedeni şiirdir. Kalbim onunla daha bir serin ve daha aydın. Bazen şiirin ağır atmosferden bunalıp yorulsam da bugün hâlâ dimdik ayakta durabiliyorsam bu şiirin sayesindedir.”

Not: Yazıdaki dizeler, Selami Karabulut’un “Kesik Ürperti” adlı toplu şiirler kitabından alınmıştır.

Aslıhan Tüylüoğlu

 

 

 

İlgili İçerikler