0

KENT VE BİREY BAĞLAMINDA SELAMİ KARABULUT ŞİİRİ

 “toprağın işleyen saatin ve kentlerin körlüğü adına konuşanlar okuyamazsa kim bilecek yazgımı”

Her kent, insanın kendi yalnızlığından kaçmasından doğar. Tekil kişinin çoğul kişiye olan gereksinimidir kentlerin oluşumuna ve kalabalıklaşmasına yol açan en güçlü neden. Kentin doğasında, zamana ilişkin üç hâlin; geçmiş, şu an ve geleceğin bileşkesini sağlama yetisi de vardır. İnsan kentlileşerek varoluşsal konumunu sağlamlaştırma içgüdüsünü yerine getirmiş de olur.  Kentler yalnızca içinde yaşayan bireyleri anlatmaz, öte yandan tarihsel ve coğrafi çevreyi de biçimlendirir ve anlatır. Uygarlıkla eşgüdümlüdür kentlerin türeyiş ve gelişim öyküleri. Selami Karabulut’un şiirlerinde kentle bireyin kavgası, birlikteliği, birbirlerini beselemeleri, tüketmeleri, çok az arındırıp fazlasıyla kirletmeleri baskın bir içerik öğesi olarak kendisini gösterir.

21.yüzyılın çağ yangınları ile savrulan Türkiye’sinin seksen sonrasında yetişmiş bireylerindendir Selami Karabulut. Ülkesinin ve ülke insanının panoraması üzerine düşünceler üretmiştir. Okurun gözlerinin önüne serdiği gerçeklik; sanayileşme, dolayısıyla demokratikleşme konusunda gelişimini yeterince tamamlayamamış bir ülkenin gerçekliğidir. Kentli olmak ve feodal kalmak arasında kalmışlığımızın da üzerinde durur: “Sanayileşmesini ve demokratikleşmesini tamamlayamamış, bir yanıyla feodal, bir yanıyla da ‘kentli’ olan ülkemizde toplumun bütün katmanları, henüz farkına varamadıkları bu hızlı değişime ayak uyduramamanın da ötesinde, teslim olmuş görünüyor. Belleksiz ve geleceksiz bir “şimdiyi” öne çıkaran bu felaketin, bütün dünyada olduğu gibi ülkemizde de özellikle gençliğin üzerinde çok etkili olduğu gerçeği ayan beyan” (Aşkın Poetikası, s. 19) Onun şiirindeki zaman zaman yılgınlığa giden duygu durumu kentlileşme sürecimizdeki acıların izdüşümüdür.

Toplumsal hayatın içinde sormak zorunda olduğu sorulardan uzaklaşanları eleştirir Selami Karabulut. Kentin keşmekeşi içinde yaşamanın anlamını yitirmek en dehşetli tehlikedir kent insanları için: “Kişi “niçin yaşıyorum?”, “nasıl yaşamalıyım?”, “yaşam benim için ne anlama geliyor?” ve “ne zamandır buradayım?” sorularını sorduğu sürece kendini toplumsal bir varlık olarak görebilir. Aksi takdirde Nâzım Hikmet’in, “gocuklu celep kaldırınca sopasını sürüye katılı verirsin hemen,” dediği gibi, koyundan ne farkı olur ki insanın? Evet, bu soruları sormaktan uzak, telaş içinde yaşayan kent insanları, çağımızın en büyük ve en acımasız hastalığı olan “kendine yabancılaşma”yı en derin şekilde yaşıyor. Karl Marx içinde bulunduğumuz durumu, “1844 El Yazmaları”nda, “İnsanların üretim ilişkisi içinde bir yanılsama ortamında yaşadıkları bir toplum oluşturur. Böyle bir toplumda insanlar, zamanla kendilerine ve kendi gerçeklerine yabancılaşmaktadır. Bu yabancılaşma, kapitalist unsurun işleyen çarklarından birisi hâline getirir bireyleri” diyerek tarif eder. (Aşkın Poetikası, s. 93)

Kente ilişkin olarak, “yıllardır alışamadığım kentin yabancısıyım ben/ onun da keşfetmeye değer bulduğunu sanmam” der Selami Karabulut (Sessiz Çağrı, s. 27). Şaire göre kent insanı zamanla seri üretimi yapılan eşyalara dönüşmektedir. İnsanın birey olma özgürlüğünü koruması çevresindeki insan kalabalığını seyreltmek ve sıkıştırılmış yaşam alanını genişletmekle olacaktır. Hayal gücüne sığınmayı, geleceğe güzellemeler kurmayı öneriyor yitip gitmemek için: “Kent yaşamının dayattığı boğucu dünyanın içinde bir kalıba dökülerek seri üretimi yapılan nesnelere benziyoruz hızla. Sıkışan yaşam alanları insanın ufkunu daraltıp duyarlılıkları törpülediği için artık hayal gücünü korumak özel bir çaba gerektiriyor. Bu karmaşık, aynı zamanda da tekdüze olan yaşamda, nefes almak ve geleceği güzellemek için hayal dünyasına sığınmaktan daha iyi ne olabilir ki? Evet, “hayal kurmak karın doyurmaz” belki ama kendimizle diyalog kurmamızı yardımcı olur, iç dünyamızı özgürleştirir, saplanıp kaldığımız takıntılardan uzaklaştırır.” (Aşkın Poetikası, s.  92)

Köyünü olanca güzelliği, ilk aşkı ve tüm ailesiyle birlikte arkasında bırakıp kente hapsolmak zorunda kalan bir genci düşünün. Büyümeye zorlanmış bir genç… Tek başına yaşamakla karşı karşıya kaldığı kenti soğuk ve yabanıl bulacaktır kuşkusuz. Üstelik yaşı, sergilediği toplumsal roller ne olursa olsun. “kim bilir kaç yıl oldu,/ tutmadım hesabını/ sıcak döşeğinden ayrı düşeli ilk aşkın / ıslığını dişlerimin arasına hapsettiğim kent/ hiç gelmemişim gibi soğuk ve yaban/ beni ısrarla büyümeye zorluyor babam” (Kesik Ürperti, s. 21 )

Kent kavramı Selami Karabulut’ta havasıyla, suyuyla, sokaklarıyla bir bütün hâlinde ele alınır. Karmaşık, aynı zamanda iç içe sayısız katmanı içerir. Bu katmanların her biri onda içsel tepkimelere neden olur. Şair için kent sayısız ikilemi barındırmaktadır. En güzel ve en çirkin, en iyi ve en kötü, en temiz ve en kirli. Yüzlerde yalnızlıkların gizlendiği, akşamların hüznünü daha yoğun ele veren tekinsiz bir yerdir. Ateşe değince eriyecek kadar da naylonsu. Ancak düşlerde sevilebilecek kadar ele avuca sığmaz: “ter, egzoz ve yalnızlıklar dolusu yüz/ usulca sokulması sonra kalbime akşamın/ buharlaşıp uçtu ellerimden günışığı/ değince ateşe eriyen naylondandır kent/ yalnızca düşlerimde sevmem ne tuhaf” (Kesik Ürperti, s. 28)

Devlet memuru bir şairdir Selami Karabulut. Memurlar şehri Ankara’da yaşayan bir şair. Sadık ve sabırlı olmak zorunda duyumsar kendisini. Ağır havası ile boynuna asılmış taş bir binada çalışıp kentin en uzak köşelerine bile düşsel yolculuklar yapmaktadır. Olanca şair duyarlığı ile: “yılların bıkkınlığı kendime ettiğim itiraf/ biri duyacakmış gibi kovuyorum aklımdan/ sadık olduğu kadar sabırlı olmalı memur/ ağır havası boynumdan sarkan taş bina/ oh bana sabaha kadar kentin en uzak köşesi” (Kesik Ürperti, s. 28)

 Kentten En Sıkılanın Baladı… Adıyla bile ele verir şairdeki tutsaklık duygusunu. Kentte ona göre herkes sıkılmaktadır fakat en çok sıkılandır şair. Kaleme aldığı dizeler de bu sıkkınlığın baladı. Karasal iklimin ve yabancısı olduğu insanların soğukluğu ile ürperir. Yaşadığı kentte kendisini çıplak ayaklı mülteci, sığınmacı hisseder. Onun değil, onu yoranların ve sıkanların kentidir gövdesini üşüten: “bütün mankenler soyunsa/ ısıtmaz üşüyen gövdemi/ sıkılıp yoruldum kentinizden/ git gide yaşlanan kalbim/ çıplak ayaklı bir mülteci” (Kesik Ürperti, s. 41)

 “Mecbur insan” der Yaşar Kemal Anadolu insanı için. Bu nedenle sık sık yazgıdan söz ederiz her birimiz. Gizlenmiş bir yazgıdır yaşanan. Selami Karabulut yazgısını yalnızca kentlerin körlüğü ve toprağın işleyen saatinin adına konuşanların okuyabileceğini söyler. Kendilerinden başkalarına karşı umursamaz olan kalabalıkları imleyerek: “toprağın işleyen saatin ve kentlerin körlüğü adına konuşanlar okuyamazsa kim bilecek yazgımı” (Kesik Ürperti, s. 78)

Kente ilişkin birçok benzetmede bulunur şair. Bu benzetmelerin önemli bir kısmı karamsar ve kederli simgelerle kuruludur. Basamakları çürük bir merdiven boşluğu bu benzetmelerden yalnızca birisi. Kentin şairde uyandırdığı tekinsizlik duygusunu betimler. Cevrede cinnet davulları vurulurken, zifiri karanlıktan göz gözü görmezken: “seçilmiyor, seçemiyorum gözlerini yine mi zifir/ basamakları çürümüş bir merdiven boşluğu bu kent/ vurulurken cinnet davullarının tokmağı, nereye/ nereye götürüyor seni karanlığına sürükleyen o el” (Kesik Ürperti, s. 165)

Bir yanı kır hayatına bağlı olan şair zaman zaman çocukluğunun ve ilk gençliğinin geçtiği topraklara gider. Doğduğu topraklarda da içine bir huzursuzluk ve aidiyetsizlik gelir yerleşir. Oralı değil, bir gezgin görür kendisini. Öyle ki otlar ve gevenler de olmasa kaybolacak gibidir: “burada, doğduğum topraklarda yolunu yitirmiş kentli bir gezginim. yönünü otlara ve gevenlere sora sora bulan… elim yüzüm salt uyku. unutuyorum adımlarımı bazen, iyiden iyiye duruldu mu ne!” (Kesik Ürperti, s. 197)

Evlerin dışı kadar içleri de bazen dıştan içe doğru, bazen içten dışa doğru uzanan sıkıntıların mekânıdır. Şair balkonları evlerin soluk alıp vermeleri olarak değerlendirir. Hüzün ve sevincin karmaşası ile yoğrulmuşlardır; hüzne bahçe, sevince panayır olarak… Ülkedeki kaos, kentin sıkıntısı, iş stresi, bankalar, seçim… derken insanı yoran ne varsa bir sandalye atımına muhtaçtır. Balkonda duyumsanan barak avazı, dağlar ve kuşlar oradan değil ötelerdendir: “soluk alıp verişi evlerin balkonlar. hüznün durağı ve bahçesi, sevincin nabzının attığı panayır. sıkıldım kentin dilinden. şuraya bir sandalye yeter iş stresinden, bankalardan, seçim sonrası ülkeyi bekleyen kaostan… kaçmalıyım… biraz da kendimden; soyunacakmış gibi gövdemden, dağılıp kat kat… ki bu aylarda bir barak avazıdır rüzgâr: yalın ve sahi. dağların komşusu olur kalbim, kuşların konuğu. şuraya bir minder …” (Kesik Ürperti,S. 213 )

Eskiden umacılarla korkutulurdu çocuklar. Masallarda, yaşanmış ya da kurgulanmış öykülerde periler, başka dünyalardan varlıklar sarıverirdi etrafımızı. Selami Karabulut şöyle bir kendisine bakar, kentin umacılarından birine dönüşmüş bulur gördüğünü. Esrik ve yoksun sıfatları ile tanımlar, sahaflarda dolaşan yalvaç şairi. Kent öylesine tekdüzedir ki evine her gün farklı sokaklardan dönmekte bulur çareyi: “kentin umacılarından biriyim, esrik ve yoksun/ geçmişini sahaflarda arayan yalvaç/ her gün başka bir sokaktan dönerim evime” (Kesik Ürperti, s. 219)

Uyku sıkıntılı bir günün en tatlı ilacıdır. Günü kısaltıverse de yalnızlığa ve can sıkıntısına iyi gelir. Kent bilinmezliği haykırıp duran gürültüsüyle, acının kendinden emin sözleriyle kuşatır kent insanını. Sabretmek eylemini işler durur şair, hayat çoğunlukla katlanmak değil midir zaten: “bilinmezin gürültüsüdür kent, acının toksözü/ rüzgarsa hiçbir yerde olmamanın esenliği/ sabırla karılır öğle saatleri uykunun harcı” (Kesik Ürperti, s. 230)

Kentlerde yaşayan her insan sürgün hissetmez kendisini. Bazıları bu duyguya kapılırlar. Onlardan biridir Selami Karabulut. Kentliler için “Sürgün kentlerin sürgün insanları” der.  Kapalı anlatıma sahip şiirlere benzetir onları. Çalakalem yazılmış yanlış yazgılaradır başkaldırısı. Yalnız değildir sitem ettiği yazgısının karşısında. Dağ üveyiklerinin kanatlarında gezen düşleri ve işte o dağ üveyikleridir zaman ve mekândaşları: “sözü yüreğinde gizli şiirlere benzer/ sürgün kentlerin sürgün insanları/ kendi topraklarında bir ılgım üvey su/ akar çalakalem, yanlış yazgının inadına// çağırır geceleri beni/ kanadında düşlerimi gezdiren/ dağ üveyikleri” (Kesik Ürperti, s. 295)

Sahte ve yalancı kalabalıklar yalnızlığımızı maskelemekten başka bir işe yaramazlar. Kentler büyüdükçe ve yaşadığımız odalar küçüldükçe: “yalnızlığımızı maskelemeden ibaret/ büyüdükçe kentler daralıyor odalar” (Kesik Ürperti, s. 321) Kırlangıçlar sonbaharla birlikte çekip gidecekler. Arkalarında kalan kentin ölü sessizliği olacaktır, dört yana savrulan insan yığınlarına ve onca gürültüye rağmen: “kısacık bu zaman içinde kırlangıçlar/ terk edip gidecek onlar da bu kenti/ bırakarak arkalarında ölü bir sessizliği”(Kesik Ürperti, s. 335 )

Selami Karabulut Sessiz Çağrı’ya bir alıntı ile başlar. İçindeki ve dışındaki yıkılmış kentlere atıfta bulunarak. Gece, gecenin karanlığına inat beyaz kalan kuşlar karamsarlıkla ve bunalımlarla savaşan umudun simgeleridir ve hep kıyıda kalmış olsalar da: “Beyaz kuşlar uçuşur kıyısında gecenin/ Yıkılan çelik/ Kentler üzerinde” George Trakıl (Sessiz Çağrı, s. 5)

Bütün gün yorulan kent insanını akşamlar, özellikle ilkyaz akşamları günaha çağırır. Şairin bu çağrıyı “günah” olarak değerlendirmesi gelenekten ve geleneğin bir parçası olan inanç sisteminden gelen bir söylemdir. Günaha çağrı alkol kokmaktadır. Güzel fakat sonradan bir parça pişmanlık uyandıran bir kokudur duyumsadığı koku. Kenti alıcı bir kuşa benzetir, kocaman ve ürkütücü kanatları olan bir alıcı kuşa. Kent kanatlarını açtığında diplere dalar, neyse ki tez çıkar: “güzeldir akşam olduğunda günahın çağrısı/ ilkyazın ılık soluğunu taşır alkolün kokusu/ tez olsa da dönüşüm dalıp giderim diplere/ alıcı bir kuş gibi açıldığında kentin kanatları” (Sessiz Çağrı, s. 10)

Kent şairin imgeleminde uçtan uca ölüler tarafından kuşatılmıştır. Böylesi bir duyguya kent akşamının kızıllığına tanık olduğunda kapılır. Köyden kente göç etmiş bir ihtiyar uyuklarken. Ondaki sayıklamalar yüzlerce ayrıntının eşliğinde zarif bir şiirin şah dizesi/ mısrayı bercestesi kadar etkileyicidir: “çok seyirlik bir oyun akşamın kızaran lekesi / aşk duasına çıkmış bütün kızlar ve arsızlar / kıyamet böyleyse tanrının işi zor/ kenti bir uçtan bir uca ölüler kuşatmış// bastonuna sarılmış gibi uyuyor bir ihtiyar/ köyden geldiği günü görüyor olmalı rüyasında/ sayıklamaları zarif bir şiirin şah dizesi/ aşktan geçmediği için bitirememiş hayat okulunu” (Sessiz Çağrı, s. 11) Kentin karmaşası içinde, bir ağacın altında uyuklarken görmüş olmalı o ihtiyarı. Gördüğü manzara onu coşkulandırır tanrısına içtenlikle seslenecek kadar.  Ağaç ve ihtiyar bir olup şairi doğanın bilgisine çağırmışlardır. O bilgi ki insan doğanın/ ıssızlığın ortasında var olmadan öncelere dayanmaktadır: “kenti şenlendiren bunca kargaşanın içinde/ ne güzel bir oyunun içindeyim tanrım/ ağaçla ihtiyarın bir olmuş gövdeleri/ beni de davet ediyorlar doğanın bilgisine” (Sessiz Çağrı, s. 12)

Kent kibarlıktan hoşlanır, şair bu hoşlanmayı sağlıksız bulur “kibarlık sevicisi” ifadesiyle belli eder kentteki, gerçekte kent insanındaki sağlıksız eğilimi. Sonra da üç sıfatla pekiştirir tuhaflıkla betimlediği kibarlık seviciliğini; süslülük, yavanlık ve riyakarlık/ ikiyüzlülük: “tuhaf bir kibarlık sevicisidir kentin ağzı/ süslü ve yavan, üstelik çokça riya” (Sessiz Çağrı, s. 29) Töre antik çağda bile bir canavara benzetilmiştir. Çekiştiren, tek tipleştirmeye çalışan, aykırıyı tehlikeli bulan öyleyse yok edilmesi gerektiğini düşünen, boğan, sıkan, öldüren… Şair kentin töresini işte bu canavar tarafından boynuna takılmış ipek kadar yumuşak ve görmekte zorlandığımız fakat ağır ve keskin bir ipe benzetir. Üstelik ne de haklıdır: “ah nasıl da ağır ve keskin kentin töresi/ gün boyu ip gibi boğdu beni önyargının ipeği” (Sessiz Çağrı, s. 29)

Yine umacılar, yine umacılar… Ve kendisini çocukluğunda korktuğu umacılara benzeten bir şair… Umacılar tekinsiz, bir o kadar da yalnızdır. Yalnızlığa sabrederler, bilinmedik belki de hiç gerçekleşmeyecek bir şeyleri beklerken de sabırlıdır onlar. Selami Karabulut da yalnızlık duygusuna kapılır çoğu kez, umacılar kadar sabırlıdır üstelik. Yalnızca bir kişi vardır ki “o”, üçüncü tekil kişiye seslenmek için yaşar; kentte, dünyada ve varlığın ortasında: “avazı çıktığı kadar bağıran bir umacının/ bitmek bilmeyen sabrı var bende/ akşamları kalbine yürüdüğüm kentte/ yalnızca ona seslenmek için yaşıyorum” (Sessiz Çağrı, s. 92)

Selami Karabulut, kentte yaşamaktan hem şikayetçi hem de memnundur. Kentler şairleri daha çok şair kıldığındandır bu hem şikâyet hem de memnuniyet hali. Sokaklarıyla, karmaşasıyla, sıkıntısıyla, bunalımlarıyla, bazen anaç bir kadın gibi cömert bazen septik ve doyumsuz bir kadın kadar bencildir kent. Ve şair çocukluğu kırlarda geçse de kentli bir şairdir. Kentin çilesini, hüznünü, kaotikliğini çektiğinden. Çoğu kez kirli bulsa da onun göğsünde dinlenip beslendiğinden. Bu yüzden onun dizeleri de kentin ve bireyin dizeleridir.

Hatice Eğilmez Kaya

 

Kaynakça:

Karabulut Selami, Kesik Ürperti, 1. Baskı, Klaros Yayınları, Ankara, Şubat 2021.

Karabulut Selami, Sessiz Çağrı,1. Baskı, İmgenin Çocukları, Ankara, Nisan 2021.

Karabulut Selami, Aşkın Poetikası, 1. Basım, Klaros Yayınları, Ankara, 2020.

 

 

İlgili İçerikler