BİR ŞAİR, YAZAR OLARAK SELAMİ KARABULUT Karabulut’ta ilk saptadığım olgu, onun özgür ve kendine özgü bir yazar olmasıdır. Önce onun şiirlerinden dikkat çekici dizelerden...
UNUTULMUŞ SESLERİN BAYRAMI
Ayla, yeni taşındığı sokağa yabancı bir gözle baktı. Mahallede alışılmadık bir dilsizlik hüküm sürüyordu. Kapı önleri boş, balkonlar rüzgârın sürüklediği tozlarla kimsesizdi. Sanki her ev kendi içine çekilmiş, dış dünyaya kepenklerini indirmişti. Birkaç gün, sokağın canlanmasını bekledi; bir “merhaba” ya da bir çocuk neşesi duymak umuduyla. Ancak sessizlik, sokağın üzerine ağır bir örtü gibi serilmişti.
İçinde büyüyen o huzursuz boşluğu bastırmak için bayram sabahını seçti. Çocukluğunun o kalabalık, şeker kokulu bayramlarını anımsadı. “Bir kapıdan başlamalı,” dedi kendi kendine. Elinde bir tabak tatlıyla, sokağın ilk eşiğinden adımını attı.
Girişteki o sessiz kapıyı çaldığında, karşısında zarif bir kadın buldu. Evin içine süzülen klasik müzik, odaların boşluğunu dolduruyordu. Kadın nazikçe gülümsedi, elinde buğusu tüten bir bitki çayı tutuyordu. Ayla’yı içeri davet etti. Masanın üzerindeki mumlar ve her yana dağılmış sanat dergileri arasında bir süre oturdular. Kadın, notaların insan ruhunu nasıl tek başına iyileştirdiğinden, yalnızlığın bazen en asil sığınak olduğundan bahsetti. Ayla dinledi ama hissettiği o hafif ürpertiyi atamadı; bu kadar kusursuz bir yalnızlık ona biraz ağır gelmişti.
Yan komşuya geçtiğinde ise tam tersi bir dünya karşıladı onu. Kapı açılır açılmaz yükselen kahkahalar, televizyondan taşan halay sesleri ve mutfaktan gelen dolma kokusu etrafını sardı. Onu hemen sofraya çektiler, “Yabancı değilsin, geç otur!” dediler. Bir süre bu coşkuya ortak oldu, gülümsedi ama kısa süre sonra o gürültülü kalabalığın içinde de kendini yalnız hissettiğini fark etti. Müsaade isteyip sessizce ayrıldı.
Sokağın orta yerindeki evde, kitapların kokusu karşıladı onu. Tavana kadar yükselen raflar arasında dolaştı gözleri, sevdiği şairin bir kitabını gördü masanın üstünde. Ev sahibiyle göz göze geldiklerinde, konuşmadan anlaştılar. “Her dizesi içimden geçer,” dedi adam. O an Ayla, iki insanın sadece bir dizede bile nasıl buluşabileceğini fark etti. Bu ne ilk evin soğuk yalnızlığına ne de ikincinin yorucu kalabalıklığına benziyordu.
Bir sonraki durakta ise parmakların mucizesine şahit oldu. Her köşede bir heykel, duvarda bir el işi tablo vardı. Ev sahibi, kanadı kırılmış ve sonradan onarılmış seramik bir kuşu avucunda tutuyordu. “Kırık yerlerinden daha güçlüdür artık,” dedi kadın. Ayla kuşa dokunurken kendi içindeki kırıklıkları düşündü; herkesin biraz yaralı ama onarılmaya değer olduğunu anladı.
Sokağın en sonundaki kapı, diğerlerinden daha zor, daha yavaş aralandı. Karşısında duran yaşlı kadının gözleri bulutlanmış, elleri belli belirsiz titriyordu. Evin içi karanlık ve soğuktu. “Beni burada kimse sevmez kızım,” diye fısıldadı yaşlı kadın. “Selam vermezler, yüzüme bakmazlar. Adım hırsıza çıktı bir kere.”
Ayla’nın kalbi sıkıştı. Kadın, eski bir ressam olduğunu ama unutkanlığın pençesine düştüğünden beri hayatının karardığını anlattı. Bir gün komşusunun kaybolan bir eşyasını yanlışlıkla kendi evine getirmiş ve o günden sonra mahalleli ona kapılarını kapatmıştı. “Ben sadece anımsamıyorum,” dedi kadın hıçkırarak. “Kötü biri değilim, sadece eşyaların yerini şaşırıyorum bazen.”
Günler geçtikçe Ayla, bu unutulmuş eve daha sık uğrar oldu. Birlikte resimlerin tozunu aldılar, dertleştiler. Ancak bir öğleden sonra, sehpanın üzerinde duran imzalı bir kitap Ayla’nın nefesini kesti. O kitap, yıllar önce en yakın arkadaşının Ayla’ya hediye ettiği ve içine kendi ismini yazdığı o kitaptı. Fincan elinden kayıp halıya düştü.
Yaşlı kadın donup kalmıştı. “Ben… anımsamıyorum,” dedi sesi titreyerek. “Belki sokakta buldum, belki yanlışlıkla aldım.” Ayla o an bir öfke hissetmedi. Sadece bir insanın, küçük bir unutkanlık yüzünden tüm hayatı boyunca nasıl dışlanabildiğini, o ağır yükün bir ruhu nasıl ezdiğini gördü. Kadının titreyen elini tuttu. “Önemli değil,” dedi yumuşakça. “Gerçekten önemli değil.”
O günden sonra sokağın çehresi değişmeye başladı. Ayla, bir köprü oldu; ressam kadının evinde minik bir sergi düzenledi. Kitapları seven adamı, klasik müzik dinleyen kadını, neşeli komşuları bir araya getirdi. Seramik kuşun kırık kanadı mahallenin yeni simgesi oldu.
O akşam mahallede ışıklar her zamankinden çok daha geç söndü. Perdeler artık ardına kadar açıktı.
Nurdan Aladağ
