BİR ŞAİR, YAZAR OLARAK SELAMİ KARABULUT Karabulut’ta ilk saptadığım olgu, onun özgür ve kendine özgü bir yazar olmasıdır. Önce onun şiirlerinden dikkat çekici dizelerden...
ŞİİR DİLİN BÜYÜLÜ BAHÇESİDİR: SELAMİ KARABULUT’LA SÖYLEŞİ
-Aktör isimli şiirinizin şu dizelerinden yola çıkacak olursak “Kimseler ummaz tanıdık bile değilim babama / düzenbaz ve hilekâr gizli bir deliyim aslında’’ bizlere şiirdeki Selami Karabulut’u nasıl tanıtırdınız?
-Şiir, verili gerçeği değil bilinmeyeni, yok sayılıp inkâr edileni, silinerek buharlaştırılmak isteneni görünür kılar. Has şiire ulaşmayı hedefleyenler, işlek bir caddede çırılçıplak kalmayı göze alan biri gibi cesur olmalı. Kendine ne kadar derinden bakarsa o kadar herkesin kalbine dokunan bir şiir dili oluşturabilir. “Kendine,” diyorum, şairin kendinden ve kaleminden başka malzemesi yok. Ben de kendimle didiştim durdum bir ömür. İçimdeki kör noktalara şiirin açtığı izden inmeyi göze aldım, ideolojik söylemlerin arkasına sığınmadan, cilalı sözlerden uzak durup varoluşun diplerinde denedim kulaçlarımı. Yarım asrı geride bırakmış biri olarak sadece hiçten ibaret olduğumu şiir sayesinde anladım. Şiir, bana hiçliğin sunduğu bir ödül. Kendime bile itiraf edemeyeceğim tutkularımla, yalpalamalarımla, zaaflarımla hesaplaşmalarımı şiirle yaptım. İnsan görünenin ötesinde bir varlıktır, aslında babasına değil kendine bile tanıdık gelmez çoğu zaman. Arada, sosyal fobiler var, öğretilmiş çaresizlikler, üstü hiç açılmaması gerektiği tembihlenen sakınımlar. Bu nedenle herkese göstermek istediğimiz yüzümüzle gezeriz, içimizdeki “benle,” hasbihal ederiz.
-Şiir yazma isteğinizde sizi ilk etkileyen olgu neydi?
-Metin Atıok’un “yani benim bunca gördüklerim / benimle toprak mı olacak.” dizelerini okuduğum bir kış akşamı dışarı çakarak saatlerce gezdim. Yaşamın içinden geçip gittikten sonra bir toz yığınına dönüşmek bana çok zalimce gelmişti. En azından “beni ben eden,” kimi şeyleri kayıt altına almalıydım. Yok oluşa doğru akan zamanı durdurmaya gücüm yetmese de bir flaş patlaması kadar poz verebilirim sonsuzluğa karşı diye düşündüm.
-Şiirde özgürlüğünüzün kısıtlandığını düşünüyor musunuz? Toplumsal değerlerin, örf ve adetlerin yönetim şeklinin, inançların bunların üzerindeki etkisi nedir? Ya da diğer çekinceler konusunda bizleri aydınlatabilir misiniz?
-Mutlak özgürlüğün olduğunu düşünmüyorum. Bu güzel bir ütopya. İnsan toplumsal bir varlık olmak için çaba sarf eder, aynı zamanda da birey olmak için toplumla ve erkle sürekli çatışma halindedir. Ne kadar çelişkili görünüyor değil mi? İnsanın diğer canlılardan en keskin farkı da budur. Hem genele ait olup hem de bir öze yani bir kimliğe sahip olmak durumunda. “Ben,” olabilmek sancılı bir süreç, oldukça da zorlu bir çaba gerektiriyor. Şiir de tam bu mücadele zamanında filizlenir. Toplumun kalıplarına ve yargılarına rağmen birey kimliğini kazanabilenlerin özgün şiirler yazabileceği kanısındayım. Bunu başaramayanlar sadece genelin ruhunu okşayan ama içinde kendi ruhu olmayan şiirlerle oyalanır. Sorunuzun başlangıcında ifade ettiğiniz “şiirde özgürlüğünüzün kısıtlandığını düşünüyor muşunuz?” sorusuna gelince kendi iç dünyamda rahat davrandığımı düşünüyorum. Romanımda halk içinde rahatlıkla edilen küfürleri kahramanların ağzından yazdığım için eleştirenler oldu. Onlara “çevrenizde böyle konuşmayanlar var mı?” diye sorduğumda net bir “Hayır,” cevabı alamadım. Aslında şairler ve yazarlar estetik kaygı iddiasıyla toplumdan daha geri düşebiliyor. Yazdıklarından dolayı ayıplanacağı korkusuna kapılıyor. Mutlak özgürlük yoktur ama özgürlüğün sınırlarını genişletmek de şairlerin görevi olmalı.
-Türk şiirinde ve dünya şiirinde esinlendiğiniz şairler kimlerdir, onlardan bahsedebilir misiniz?
-O kadar çok var ki, birini desem öbürüne haksızlık etmiş olurum. Buluştuğum bütün şairlerin şiirime mutlaka bir katkısı olmuştur. Bir okur olarak ömrümce onların dünyasında dolaştım. Önüme açtıkları izden yürüyerek kendimi oluşturmaya çalıştım. Bir şair kendinden öncekilerin oluşturduğu zemin üstünden yükselir. Bir pentatlon sahasında olmak gibidir şiirde kendini var edebilmek. Şairler birbirinin rakibi değildir ama en iyisini yazmak için hem kendisiyle yarışırlar hem de yazılmış şiirlerle. Değişen koşullarla birlikte yaşam biçimi de değişiyor verili dil de. Gelişmelere ayak uyduran bir zihinle yetinmemeli daha ötelerden seslenmenin yollarını aramalı. Esinlendiğim şairler okur olarak her zaman yanı başımda ama şair olarak onların koyduğu çıtanın öbür tarafına aşmayı hedefledim her zaman.
-Şu şiirim benim için çok farkı bir yerdedir diyebileceğiniz bir şiiriniz var mı? Bizlere bu şiirinizin sizdeki etkisinden bahsedebilir misiniz?
-“Kendine Kırgın,” kitabımdaki “Kolye,” şiirini severim. Çağımız imitasyon çağı. Bugünden yarına kalıcı bir nesne üretilmiyor artık, tüketip atılacak ürünler dayatılıyor. Çünkü yenisinin satılması için bir öncekinin gözden çıkarılması gerek. Aksi durumda kapitalizmin dişlileri arasında para akışının sürekliliği sağlanmazsa sistem çöker. Bu nedenle kıymetli bir nesneden daha albenilisini işporta tezgâhlarda her an görmek olası. Her şeyin taklidinin üretildiği çağımızda duygular da güvenden yoksun ve geçerlilik ömrü kısa. Bu yakıcı olguyu, sevgiliye hediye edilen bir imitasyon kolyenin kişilikleştirerek anlatmaya çalışmıştım. Bir de “Uzaklara Söz” kitabımdaki “Hiçbir Yerde Olmayanın Baladı’nı” severim. Artık gurbetin neresi sılanın ne tarafta olduğu belli olmayan, her yere yabancılaştığımız bir zamanın içinden geçiyoruz. Tek yurdumuz terk ettiğimiz halde kopamadığımız çocukluğumuz. İşte bu kaosun içinden kedime baktığım o şiirimi, ne zaman okusam kalbimin bir çağlayan gibi sözcüklere dökülmüş hâlini gördüğüm hissederim.
-Şiirde dil konusunu ele alırsak dille ilgili bizlere neler söylenilirsiniz? Işık gördüğünüz gençlere neleri önerirdiniz?
Dil canlı bir organizma gibidir. Sürekli değişip zenginleşir. Bunu başaramazsa ölür. Dünyada yok olmuş dillerin sayısı yaşayanlardan kat kat fazla. Genç şairler bunun bilincinde olmalı. Dilin sadece anlamdan ibaret bir iletişim aracı olmadığını bilmeli. Şiir, dilin büyülü bahçesidir. Bu nedenle hem dolaşımda olmayan ölü hem de şiirsel kodları oluşmamış uydurma ve yapay sözcüklerden uzak durmalı. Sözcük işçiliği çok önemli. Titizlik yetmez sözcüklere tutkuyla bağlanmak gerek.
-Şiirinizde aşk temasını, acıyla, coşkulu bir dille işlediğinizi görüyoruz. Nitekim şiirlerinizde bu etkinin tesiri okuyucuda kalıcı oluyor. Acıyla aşkı böylesi coşkuyla işlerken şiiri arabeskleşmekten dokunuşları yumuşatarak lirik bir dille buluşturuyorsunuz okuru. Bunları yaparken özellikle neye ya da nelere dikkat ediyorsunuz?
-Ben aşkı doğanın insana sunduğu en büyük hediye olarak görüyorum. Aşk, insanı yaşama daha bir tutkuyla bağlar. Aşk olmasaydı her sabah kimse yollara düşüp hoşlanmadığı işlerle baş etmeye çalışmazdı. Çocukların gece uykularını zehretmesine kim katlanır, onların geleceği için mülk edinip rahat yaşamaları için çırpınırdı. Bu bizim insan olmaktan gelen bir meziyetimiz değil sadece, genlerimizde de var. Genlerimiz gelecek kuşaklara aktarılmak için başka bir genle bütünleşmek ister. Biz de onun amacına tutkuyla hizmet ederiz. Bu doyumsuz bir tutku, aynı zamanda varoluşsal bir özlemdir. İnsan deneyimlerini aktararak yaşayan bir varlık. Ama aşk hariç. Aşk, her şeyden muaf, aynı zamanda her yanıyla bağlayıcı gerekçelerin, kayıtsız kurallar silsilesi içinde yaşanır. Bunun kontrolü kaçınca hayatın anlamı hastalıklı bir hâl alır ve gök kubbe altında soluk almak zehir olur. İşte bu hastalıklı hâli, besleyen ve kışkırtan arabesk dile şiddetle karşıyım. Aşk şiirinde yaşam coşkusu ve geleceğin esenliği olmalı.
-Şiirlerinizde düşünce yönünün oldukça yoğun olduğunu görüyoruz. Anlatım olağanüstü bir yoğunlukta ve yalın. Okuru çok yönlü bir düşünceye sürükleniyor ve şiire çok açıdan bakarak şiirin içine giriyor. Bizlere tam da burada şiirin felsefedeki ve düşünce sanatındaki yerini nasıl anlatırdınız?
-Felsefe, düşünme etkinliklerinin sonucunda ortaya çıkmış bir disiplindir. Aynı zamanda yaşam duyuşudur. Bu nedenle herkes kendi yaşamı içinde bir parça filozoftur. Gidin herhangi bir dağ başında çobanla konuşun, hemen dünya meşakkati içinde hayata bakışını estetize ederek size detaylandırmaya başlar. Ben çocukluğumun geçtiği köye gittiğimde dilsiz bir şaşkına dönüyorum. O ıssızlığa hapsolmuş dağların arasında yapılan sohbetlerin güzelliği kentin yapay dilini öyle bir anlamsız kılıyor ki işte hayatın özü bu diyorum. Felsefe de hayatın özünü aramanın bir yolu değil midir aynı zamanda? İnsanın olduğu ve hayatın aktığı her yerde felsefe olduğuna göre şiirde olmaması düşünülemez. Hatta en çok da şiire yakışır. Ancak şiir felsefe yapmanın bir aracı olamaz. Didaktik bir dil, şiirin düşmanıdır. Aforizma söylemleri, şiirin kanatlarını kırıp uçma yeteneğini kaybetmiş kuşa döndürür. Şiir, şairin düşüncelerini haykırdığı bir kürsü değil, bir ima sanatıdır. Okur onun niyetini dizeler arasında keşfeder.
-Şiirlerinizdeki imgeleri ele aldığımızda her birinin bir roman derinliğinde öykülemelerin olduğunu görüyoruz. Öykülemelerle ilgili şiirde hedeflemek istediğiniz durum ve olguyla ilgili bizlere ne söylemek isterdiniz?
-Her şiirin altında usul usul akan bir öykü vardır. Bu bazılarında belirgindir, bazılarını da okur kendi kurgular. Şiirin arkasında akan öyküleme şiirin izliğine yön verirken okuru da içine katar. Kıvamı iyi tutturmak gerek, tutturulamazsa yazılan şiir değil şiirsel bir metin olur. İmgenin önemi bu durumda daha bir belirginleşiyor. İmge, şiiri hem düzyazıdan kurtarır hem de çok katmanlı okumalara olanak sağlıyor. Hayatın inişli çıkışlı bir karmaşada ilerlemesi gibi öykünün içindeki savrulmalar da olur ama ana izlek alttan alta akan bir ırmak gibi devam eder. Çorbanın içindeki tuz ve baharat kıvamı ne kadar önemliyse şiirde de imgeyle anlatımın yani öykülemenin ölçüsü o kadar kıymetlidir.
-İmgelerin şairin psikolojik yapısı iç dünyası hakkında bizlere ipuçları verdiğini söyleyebilir misiniz?
-İmge benim iç dünyamın izdüşümleridir, ben onları hayatın anlamını sorgularken kendimi de sürekli yenilemiş oluyorum. Şiirin içinde şairin özü ışıldamazsa kâğıttaki izdüşümler yapay bir çiçek gibidir. Ne kadar albenili olursa olsun yapma bir çiçek gerçeğin yerini tutar mı?
-Şair şiirin dışında aslında kimdir? Şiirle amaçladığı şey nedir?
-Şairlere herkes, kendi beklentilerine göre kıyafetler biçiyor ve istedikleri doğrultuda hareket etmesini arzuluyorlar. Geniş kesimler derbeder, hep âşık ve aşkı arayan, hayal dünyasında kanat çırpan bir düşbaz ve ilham avcısı olarak görmesine rağmen politik çevreler bir aydın gibi hareket ederek öncü bir rol yüklenmesini istiyor. Edebiyat ve sanat çevresiyse entelektüel biri olması bekleniyor. Bunları anlamak mümkün, sonuçta şiir gibi önemli bir sanatla uğraşan birinden beklentiler elbette olacaktır. Ama ben, bir şair ne kadar sıradan yaşarsa o kadar şiirin dünyasıyla uyumlu olacağı kanısındayım. Geniş bir okuma yelpazesine sahip olmalı, dünyadaki gelişmeleri takip etmeli aynı zamanda da ülkesinin ve yaşadığı çağın sorunlarına duyarlı olmalı. Ama kendini de toplumun giydirdiği kıyafetlerle ve ideolojilerin kalıplamalarıyla sınırlandırmamalı. İnsanı insan yapan özü, iyi tanımak için kendini sözcüklerin otopsi masasında kadavra gibi kurulanarak evrensel insana ulaşmanın yollarını aramalı.
-Şiirlerinizde bu döneme ait izlerin bulunduğunu gözlemledim. Bundan dolayı gelecekte bu çağın tanığı olarak okunacağı kanısındayım. Bu benim kendimce yaptığım bir öngörü. Siz şiirin evrenselliğe ulaşması bağlamında neleri söylerdiniz?
-Şiir, bireyin iç dünyasından evrenselliğe bir köprüdür. Antikçağda yaşayan bir şairin yazdıkları, hâlâ bugünkü hayata bir karşılık buluyorsa bu şiirin gücünün göstergesidir. Kendi şiirim hakkında ne diyebilirim ki? İnsanın en uzağı kendisidir aslında. Kendini tanımaya da yaptıklarına bakmaya da taraflı hareket eder. Günümüz şiirinde yazdıklarımın ne kadar kıymeti var, bilmiyorum. Herkes şiirinin gelecekte okumayı ister elbette. Ama bu yeryüzünde ayak basılmamış bir yeri keşfetmeye adayım demek kadar uç bir ütopya. Çünkü ne ayak basılmadık yer kaldı ne de söylenmedik bir söz. Hele de artık bu klavye çağında. İnsanlar benim şiirimi okuduğunda böyle biri yaşamış, kendince bir şeyler yapmaya çalışmış, derlerse ne mutlu bana. Umarım birkaç kuşak sonra da okur bulacak bir şiirim vardır.
-Şiir acıdan beslenir diye yaygın bir kanı var. Sizin şiirinizde de acı var ama bu acı daha çok varoluşsal bir sancı olarak gösteriyor kendini. Acının şiirinizde bir ölçüsü var. Bu ölçüyü korurken nelere dikkat ediyorsunuz?
-Acı için Pavese, “Yaşama Uğraşı,” kitabında acının hiçbir şeye yaramadığını tersine insanı duyarsızlaştırdığını söyler. Acı ne yazık ki sizin de dediğiniz gibi şiirin altın izleği olarak görülüyor. Sanki bir derinlik oluşturmak için acının okyanusuna doğru okuru sürüklemek geçiyor. Acı, elbette hayatın tartışmasız gerçeklerinden biri. Ama yaşam sevinci olmasaydı insanlık tarihi binlerce yılları aşıp günümüze ulaşmazdı. Bir Karacaoğlan şiiri okuyunca içimde sayısız ışıklar yanıyor. Hiç unutmam ilk kitabım çıktığı yıllarda üniversite öğrencisi bir genç, günümüz şiirlerinde hep karanlık atmosferin olduğundan yakınarak “bu karanlığın hiç ışık sızdırmayacak kadar boğucu olduğunu söylemişti.” Ahmet Haşim de bu boğucu ve sürekli acı çeken bir ruhun yakınmalarından rahatsız olduğunu dile getirir. O gencin sözleri benim için bir dönüm noktası oldu. Şiirimi tamamen değiştirerek lirik şiirin peşine düştüm. Ama acıyı dizelerin arasından söküp atmak olanaksız.
-Şairlerin toplumlara fikir ve düşünceleriyle de yön verdiklerini ele alacak olursak, insan ve topluma dair düşüncelerinizin ana temasının varlık varoluş olduğunu görüyoruz. Ne dersiniz?
-İnsanın bilici, yaralı bir hayvanın düştüğü huzursuzluk gibidir. İçin için kendini sorgular, yaşamın anlamını, neden yaşadığını ve sonsuz bir karanlığın kapısı olan ölümü düşünür. Evet, insan yaralıdır çünkü doğada onu en üstün varlık kılan bilinç, aynı zamanda da bu soruları sürekli sordurduğu için onu zayıf hatta zavallı diyeceğimiz kadar çaresiz kılar. İnsan her ne kadar etkin bir varlık olduğu iddia edilse de zamanın geçiciliği karşında edilgendir. İşte varoluş da tam burada kendini gösterir. Bu sorgulamalar ona bir sığınak olur, çaresizliğe karşı bir tesellidir varoluş. Ben de şiirlerimi genelde varoluşun bana sunduğu olanaklar içinde oluşturmaya çalışıyorum.
-Şiirlerinizi ele aldığımızda yoğun akıcı bir anlatımla karşılaşıyoruz. Bu yoğunluk okuyucuyu ana fikirden uzaklaştırmıyor. Denizine kavuşma arzusuyla sürüklenen bir nehrin yol boyunca uğradığı coğrafyalara, yüreklere, farklı konularla, farklı dokunuşlarla uğradığını görüyoruz. Nitekim bu da bizi alışılagelmişin dışında müthiş bir bütünlükle karşılaştırıyor. Şiirlerinize farklı bakış açıları getirirken konu bütünlüğünü sağlamanızdaki teknik ve üslup hakkında bizlere neleri söylemek isterdiniz?
-Günümüzde çok güçlü imgeler ve zekice kullanışmış metaforlarla yazılan şiirler var. Ama bütünlük sorunu var genelde, izlek dağınık ve belli bir güzergâhta ilerlemiyor. Çok iyi gözlemlemişsiniz şiirimde bütünlüğü çok önemsiyorum. Benim için bir şiir, ne kadar savrulup yalpalasa da sonunda derli toplu bir atmosfer yaratmalıdır. Aksi takdirde deli saçması gibi rasgele oluşturulmuş bir metne benzer. İçinde güzel dizeler olsa da okurun zihninde bir anlam oluşturmayan bir şiirin hayatta karşılık bulması zor. Anlam oluşturmak diyorum evet, şiir hemşerim Muzaffer İlhan Erdost’un dediği gibi anlamsızlığa kadar giden bir özgürlüktür. Ama şiirin bütünü okurun zihninde bir anlam oluşturmalı.
-Şiirlerinizdeki bir diğer şaşırtıcı noktanın finalleriniz olduğunu görüyoruz. Beklenilen akışın dışında bir final bütünlüğüyle okuyucuyu vuruyorsunuz. Ve finalle de okuyucu ana temadan uzaklaşmadan yeni düşüncelere açılıyor. Açık uçsuz bucaksız denizlere doğru sürükleniyor. Bunu yaparken ‘finalle’ neyi hedefliyorsunuz?
-Dediğim gibi alttan alta akan öykünün sonu aynı zamanda da şiirin hedefi benim için. Atılacak mermiyi sona saklamıyorum ama hedeflediğim yolculuğa da ulaşmanın zaferi fişeğini ateşliyorum.
-Size rağmen yapabileceklerinize ve yüreğinize rağmen aşkın şiirlerinizdeki etkisini nasıl anlatırdınız?
“Aşkın Poetikası,” diye bir kitap yazmış biri olarak lirik şiirin, üstü örtük bir aşk iletisi olduğunu düşünüyorum. Her şey aşka hizmet eder, şiirin de mayası aşktır. Bütün edebi eserlerin başat izleği aşktır. Ama aşk anlayışı da edebiyattaki akımlar gibi değişikliğe uğrayarak günümüze kadar gelmiş, değişerek de gidecek. 19. Yüzyıldaki aşk anlayışıyla günümüzdeki aynı değil. O zamanın romantizmi ve dolayısıyla şiirleri, bugün liseli kızları bile etkilemez. Hamaset koktuğunu düşünerek bayağı bulurlar. Aşk şiiri benim için lirizmin zirvesidir, ama şiirlerimde hep aşkı anlattığımı söyleyemem hatta pek az aşk şiirim var. Ama aşkın girdabı içinde dönen bir kalbin fısıltılar içinde bir dil arayışındayım. Soluğum yettiğince de bu arayış devam edecek.
Filiz Kalkışım Çolak
