ŞİİR DİLİN BÜYÜLÜ BAHÇESİDİR: SELAMİ KARABULUT’LA SÖYLEŞİ -Aktör isimli şiirinizin şu dizelerinden yola çıkacak olursak “Kimseler ummaz tanıdık bile değilim babama / düzenbaz ve...
BİR ŞAİR, YAZAR OLARAK SELAMİ KARABULUT
Karabulut’ta ilk saptadığım olgu, onun özgür ve kendine özgü bir yazar olmasıdır. Önce onun şiirlerinden dikkat çekici dizelerden söz etmek istiyorum: “Sabır Taşı” şiirinden: Sonsuzluğun incisidir sabır taşı / Gündüzler onun avucunda büyür /Açlığın doyuramadığı sabır / Çok ağızlı kurdun memesi
Defalarca okunmayı hak eden dizeler. Sabır yaşamımızın kaçınılmaz işkencesi olarak imgelerle şiirsel boyut kazanıyor. Karabulut hepimize özgün bir şair olduğunu gösteriyor. “Hiçliğin Araf” şiirinden: Tüylenmeden dilim nasıl itiraf ederim cehennemi
Yaşamı önce bize verilen bir armağan olduğunu zannederiz. Ya sonra. Acılarla tüylenen dil bize cehennemde olduğumuzun en büyük kanıtıdır. Bence tüylenen dil ifadesi, öfkeyi açıklayan ilginç bir imgedir. “Sessizliğin Efsunu” şiirinden: Duymazdan gelemezdim koşuşturmasını / Uykuların aşındırdığı karanlığın / Orman uzaksa korkusu neden burada /
Gece şairin saplantısı. Varoluşun acısı gecede daha da yoğunlaşıyor. “Yol Ayrımı” şiirinden: Çakıl taşlarıyla bir olup aşarım / Bataklığın kokusunu emen kayaları
Yaşam hep varoluş sorunlarını aşmakla geçer. Varoluş bir duvardır. Onu yıktığınız zaman dağılan taşların üzerinde git gide artan yaralara katlanmak zorunda kalınır. “Ukala” şiirinden: Henüz rehin düşmemişken dogmalara / Zararım büyümekti kârım gözyaşı
Büyümek kaybetmek demektir. Gözyaşı ise çaresizliğimizdir. Bu nedenle dogmalar pusuda beklemektedir. Denize düşen yılana sarılır. “Hayat Oyunu” şiirinden: Hayat sandığım oyalandığım bir oyun / Uyurken serap sanıyorum uyanıkken rüya
Oyun, serap ve rüya. Varlık ve yokluk ikileminin dışa vurumu. “Orta Oyunu” şiirinden: Işıkların hünerleri hilesidir şehirlerin / Bütün yolların kesiştiği ortaoyunu
Şehir ışık demektir ama bu ışık güneş ışığı değildir. Karanlığın içinden çıkan bir aydınlıktır. Bu nedenle şehir ışığı karanlık korkusunu yok edemez. “Kendine Konuk” şiirinden: Her yüzde yalnızlık asma kilit / Bir ben değilim herkes kendine konuk
İnsan yalnızlığa mahkûmdur. İletişimin canlılığı geçicidir. Yalnızlık varoluşsal bir zorunluluktur. “Sır Köprüsü” şiirinden: İki uçurumun arasına gerilmiş bir köprü / Beni hiçbir yere götürmeyen ayaklarım
Yaşam süreci bir yolculuğa benzer ama başlangıcı ve bitişi trajiktir. Nereden geliyoruz, hiçbir yere götüren bu yolculuğu neden yapmak zorundayız ve bu yolculuğun ne zaman biteceği neden bizden gizleniyor? “Kendine Paravan” şiirinden: Ne desem ulaşmıyor kendime sözüm / Dünya benimle kalbimin arasında paravan
Şairin ilginç dizelerinden biri. Dünya kalbime uygun değil. Dünya beni benden uzaklaştırıyor ve bölüyor. Birey hiçbir zaman kendinin kim olduğunu bilemeyecek. “Açık Yara” şiirinden: İki kadehte çözüldü düğmesi / Çapraz sorguya alınmış kibrin / Alkollü gecede kişi diğerlerine açılıyor ve birdenbire çapraz sorguya alınıyor. Ve böylece kibrin düğmesi çözülüyor ve itiraf başlıyor. Şair bir kez daha ustalığını konuşturuyor. “Labirent” şiirinden: Bendim suçlusu fiyakalı sonumun, sahteydim / Ah, kırıldım sırça yalanımın ortasında / üzümün yarısı ölü yarısı aman dinlemez katil / Kalbim dağıtsın alnımdaki utancı / Çıkaramadım kendimi beynimin kör labirentinden
“Tünel” şiirinden: Haddimi bildim acemi sayılmam ölüme /Tenimden geçer gibi geçtim aranızdan / Yalnızlık anılardan bahtıma düşen avuntu / Yol bitti, erken düştüm gecenin koynuna / İç geçirmeme bakıp yorulduğumu sanmayın / Hiçliğin sarhoşluğudur göğsümde yanan dağlar
“Endişe” şiirinden: Kalkıp gitsem diyorum ansızın omzumda bir el / Gençliğimin gururu hiç eskimeyen endişem / Orada, adımı heceleyerek boşluğa seslenen de kim
Şairin üç şiirinden seçtiğim dizeler, şiir sanatının felsefeyle nasıl bir ilişki kurduğunu göstermesi bakımından ilginçtir. Felsefe kavramlarla yapılır, şiir imgelerle yazılır. Bu nedenle felsefi şiir olamaz. Felsefi şiir, kavram ve imge çatışması nedeniyle imkansızdır ve üstelik iticidir. Ama şiirin içinden felsefenin çıkması, olağanüstü bir doğumdur. Haz veren şiir, varlığın felsefesini imgelere dönüştüren şiirdir. Selami Karabulut bunu başaran ender şairlerimizden biridir.
Selami Karabulut’un edebiyatın her alanında eser verme tutkusu var. Onun için sanki edebiyat kendi yaşamından daha önemlidir. Öyküleri bir yönüyle özellikle kendinin yaşadığı çelişkilere odaklanmıştır. Bürokrasinin merkezi olan Ankara’nın kırsal kesimden gelen insanların kendilerine yabancılaşmaları Karabulut’un yaşadığı ve gözlemlediği çelişkilerin ana eksenini oluşturuyor. Seçtiğim üç öyküden söz etmek istiyorum.
Birinci öykü “Karpuz Kokusu” merakımızı hep canlı tutuyor. Öyküyü hızla okuyorum. Öykü bana Yunan Trajedilerini anımsattı. Yaşamın trajik özünden kurtulamayız. Yazar yaşam trajedisini monoton günlerin içine saklıyor.
İkinci öykü “Atak Zamanı” manik depresif bir kadının çılgınlıklarına odaklanıyor. Yazar kadının çok para harcamasını kendini yok etme arzusundan kaynaklandığını akıcı bir dille ortaya koyuyor.
Üçüncü öykü “Geç Alınmış Öç” köyüne giden bir bürokratın trajedisine odaklanıyor. Ankara’daki bürokratların anlaşılmaz davranışlarının kent-köy uzlaşmazlığından kaynaklandığını gösteren bir öykü. Ana tema, bürokratın yaşamının boşluğu.
Mukadder Yakupoğlu
