TOZDAN KADIN Dinlenme tesisine yanaşan beyaz otobüsün otomatik kapısı açılır açılmaz ilk o indi. Sıcaktan erimiş asfalta ayağını basar basmaz yere düşen gölgesi silinip...
KARAKUM VE KIZILKUM ÇÖLLERİNDE
Buhara’nın geniş caddelerinin seyrek trafiğini Hiva’ya gitmek amacıyla geride bırakmak üzereyiz. Kent’ten çıkmadan önce mavi-beyaz UzTelecom’un önünde tam boy bir heykel. Sol elinin baş başmağını bir kiratın arasına koymuş, sarıklı, cübbeli İbn Sina. Kaidesinde “Abu Ali İbn Sino, Avicenna, 980–1037” yazı ve tarihleri. Kiril harfleriyle ve Arap rakamlarıyla. Avicenna, İbn Sina’nın Avrupa dillerindeki karşılığıdır.
Yolun iki yanında ağaçlar, büyükbaş-küçükbaş hayvanlar, ekili topraklar ve seralar. Buranın koyunu, keçisi kara renkli mi diyecekken beyazlara da rastladım. Mısır tarlası henüz başak vermemiş. Belki ikinci üründür. Buralarda yaban domuzu yaşıyor mu acaba? Balkan köylerinde mısır çok ekilir ve insanlar domuzların talanlarıyla uğraşırlar.
Buğday hasadı tamamlanmış. Biçilenleri destelemişler. Götürecek taşıt bekleniyor. Su kütlelerinde pirinç mi ekili? Özbekistan’da pirinç üretiliyor.
Solumuzda beyaz çiçekleriyle pamuk tarlası. Türkiye’nin Şanlıurfa, Adana, Aydın ve başka onca ili dururken, bir pamuk kozasını bitkisinde avucuma almak ilk kez Buhara-Hiva yolunda kısmet oldu. Kozanın arasında küçük çekirdekler (çiğit) görüyorum. Bir saat kadar sonra ekili alanlar bitti. Artık bodur bitki örtüsü arasındayız.
Özbekistan topraklarının (tuproqq) yüzde 46’sı yaylalardan ve bozkırlardan, yüzde 41’i çöllerden ve diğer toprak tiplerinden oluşuyormuş. Toprakların yüzde 3’ü orman ve koruluk, yüzde 10’u tarım alanıymış. Bir de iyi haber: Ekilebilir toprakların yaklaşık yüzde 95’i sulanabiliyor. (ticaret.gov.tr).
Karakum Çölü’ndeyiz. 350,000 km² yüzölçümündeki Karakum’un ana parçası, neredeyse dörtte üçünü kapladığı Türkmenistan’da. Özbekistan’a girmediği de söyleniyor ama ben çölün rengine bakarak öyle diyorum. Kızılkum’la Karakum arasında geçişler olduğu kanısındayım. Bir çölden öbür çöle yolculuk algısı da ayrıca çekici geldi. Karakum üstünde kısa bir yürüyüş ve gözlem arası veriyoruz.
Karakum, yalnızca kumdan oluşmuyor. Hemen ufalansa da toprak bile sayılır. Üstünde bitki örtüsü. Çöl denebilir mi? Çölden çok bozkır görünümünde gibi geldi bana ya da öyle sanmak istedim.
Toprağın bitkileri arasında rüzgârların yerleşimlere toz taşımalarını engellemek amacıyla yönetimce dikilenler de varmış. Onlar da bodurlar. Yer yer set oluşturacak biçimde sıralanmışlar.
Kızılkum çölündeyiz. Toprağın sararmaya başlamasından anlıyoruz. Yüzölçümü yaklaşık 300.00 kilometrekare. Seyhun ve Ceyhun arasında uzanan, sınır aşan bir çöl. En geniş bölümü Özbekistan’da. Kazakistan’ın ve Türkmenistan’ın da bir bölümünü içine alıyor. Köylerde kasabalarda evler bir katlı, iki katlı. Türkiye’de çatılara da oda örmek alışkanlığı var. Bence rezillik. Orası kısa zamanda bir kata, bir daireye dönüştürülüyor. Nazar değdi derler ya, yoluma çatısına kat çıkılmış bir ev denk geldi. Çift şeritli bölünmüş yolun tam arasında kırmızı çubuklu bir polis. Yolun iki yanında birer polis aracı maketi. Bir derenin ya da geniş bir kanalın üstünden geçiyoruz; Ceyhun’un doğal ya da yapay bir kolu olabilir.
Kumun üstünde tutunan çalılar, küçük bitkiler yer yer set gibi sıralanmışlar. Ceyhun’un suyu buraların hepten kurumasını önlüyor. Çöl canlıdan da yoksun değil; saksağan, serçe sürüleri…
Polis yolun bir noktasında kırmıza çubuğuyla araçları durdurup dinlenmelerini sağlıyor. Çölün yeknesaklığı karşısında yararlı bir yöntem. Kaçanlarla ilgilenmiyor. Onlar için kameralar var.
Polisin güneşten ve yağıştan korunması için yolun orta boşluğunda bir alanın üstü tenteyle kapatılmış, dinlenmesi için de iki sandalye konulmuş. Ancak araç geçişi oturabileceği denli seyrek değil.
Durduğumuz alanda bekleyen Özbekistan Cumhuriyeti İçişleri Bakanlığı’nın siyah plakalı aracında bir yazı: “Bir mamlakat bir maksad”. Bir girişimci lokanta (Zahratun Restaurant) açmış ve lokantasının yanına dileyenlerin yemek yiyebilecekleri büyükçe iki çadır kurmuş. Kumların üstüne kuyu, yüklü bir deve ve değnekli bir tüccar yerleştirmiş.
Çadır bize havasız geldiğinden yemeğimizi lokantada yiyoruz. Şişlik (şiş kebabı) ve samsa yedik. Siyah çay? Elbette.
Kızılkum üstünde yürüyoruz. Karakum’a oranla çok daha çöl. Üstünde bitki barınsa da çoğunlukla kum. Tam çöl kumu. Hava epeyce rüzgârlı. Yine de biraz kum savurduk. İkimizden birisi kumula uzandı. Acaba hangimiz!
Her dinlence biter. Yoldayız. Sağımızda uzanan demiryolu tek hatlı. Önümüz tıkandı; biz de durmak zorunda kalıyoruz. Trenin geçişini bekliyormuşuz. Araçtan inip gezinerek oyalanıyoruz.
Otoyolun kıyısında kara bir köpek uzanmış dinleniyor. Ortalıkta yerleşim yeri görünmüyor. Buraya nasıl ve neden geldi? Özbekistan’da dışarıda kedi, köpek pek bırakılmamış. Belki kendini buraya atarak kurtarmıştır canını.
Demiryolu köprüsünde geçiş tek yönlü. Tren geçtikten sonra o yüzden de oyalanıyoruz. Karşı şeride girerek ileride araya sızmaya çalışan yüzsüzler burada da göründüler. Altımızda geniş yataklı bir ırmak. Sanırım Ceyhun’dur. Hiva’ya varmadan çöl görüntüsü bitti. Ağaçlıklar ve tarım alanları başladı. Altımızda geniş yataklı bir ırmak. Sanırım Ceyhun’dur. Gaz (Metan) istasyonundayız. Çok yoğun. Dolum makinesi çok da çalışan az. Birine pompayı takıp diğer makinedeki araca koşuyor. Ücretleri tek gişe (operatör) alıyor.
Özbekistan’da sıklıkla denk geldiğimiz otomobil ve minibüs araç markası Chevrolet. Çünkü Andican kentinde üretiliyorlar. 1996 yılında kurulan otomobil fabrikasında Daewoo marka araçlar üretilirken, 2008 yılından sonra Chevrolet marka araç üretimine geçildi. Otomobil şirketinin bugünkü adı UzAuto Motors.
Sağımızda kümbet yapılar görüyorum. Evler mi, mezarlar mı?
Ufukta renk devinimi…
Gök kızıllaşırken girdik Hiva’ya.
“Kızıl havaları seyret ki akşam olmakta…” dizesini içeren Merdiven şiirinin şairi Ahmet Haşim’i selâmlıyorum.
Erdal Noyan
