TOZDAN KADIN Dinlenme tesisine yanaşan beyaz otobüsün otomatik kapısı açılır açılmaz ilk o indi. Sıcaktan erimiş asfalta ayağını basar basmaz yere düşen gölgesi silinip...
KAPAK KIZI, AYFER TUNÇ / İNCELEME
Kitap Kapak Kızı[1], Yeşil peri Gecesi ve Osman üçlemesinin ilk kitabıdır. Kitap 1992 yılında yayımlanmış fakat daha sonra yazar tarafından 2004 yılında düzenlenerek yeniden yayınlanmıştır. Yazar bu durumu yeniden yazım olmadığını, özün aynı kaldığını, yeniden yazsaydı çok daha farklı olacağını belirtir. Kitap tren yolculuğunda geçer. Birbiri ile yabancı olan garson Bünyamin, bankacı Ersin ve radyo programcısı Selda’nın bakış açılarıyla kitabı okuruz. Pergelin sabit ayağı kitaba ismini veren Kapak Kızı Şebnem’dedir. Tabii kitaba ismini veren ve bir derginin kapağında hem okurun hem de kitabın içindeki karakterlerin karşısına çıkan Şebnem’i kitabın içinde görmüyoruz. Şebnem’le, kendi anlatımıyla serinin ikinci kitabında tanışacak ve daha iyi tanıyacağız.
Kitapta diri görünen fakat içeriden çürümüş ve yıkılmaya yüz tutmuş ağaç gibi duran aileleri, ahlak timsali ve örnek insan görünen insanların, değer yargılarının arkasına sığınarak yaptığı zulümleri, akraba sözcüğünün akrep kökünden gelmesinden midir bilinmez, büyük yaraların akrabalar tarafından açıldığını göreceğiz. Toplumun ahlaki yargılarının, toplumsal baskının ve travmaların hayatımıza nasıl yön verdiğine şahit olacağız. Erkek ve kadına dayatılan rolleri ve kutsallaştırılan içi çürümüş düzenin eleştirisini okuyacak, insanın varoluş sancısını göreceğiz. “Yazarlar sıradan sandığımız insanları evirip çevirirler, başka bir gözle bakarak onlardan yeni insanlar yaratırlar. Bu yeni gözle biçimlenmiş insanlar, artık bizim için sıradan değildirler, birer kahramandırlar. Gerçek hayatta da gizli bir elin onları alıp yeniden biçimlendirmesini isteriz. Bir el, deriz, bizi de biçimlendirse, biz de kendi hayatımızın kahramanı olsak. O el kendi elimizdir oysa.”[2]
Kitap gerçekten oldukça akıcı ve yazarın dili sade. Yazar karakterleri hem geçmişe götürüyor hem de vicdan muhasebesi yapmaya itiyor. Biz okuyucular da aile kurumunu, takılan maskeleri, insanlar ne der? Düşüncesiyle atılan adımları, ziyan edilen hayatları ve aile kaynaklı travmaların çocuklara etkilerini, görülen fotoğrafla Şebnem’in zihinlerde doğuşunu zaman zaman sarsılarak okuruz.
Bazı aileler vardır, masallardaki devler gibi heybetli ve senelere inat göğe merdiven dayamış çınar ağaçları gibi ihtişamlı, aynı zamanda da mütedeyyindir. Yazar kitapta “İyi aile çocuğu olunca yanmadan öğreniyorsunuz ateşten uzak durmayı ama hiç değilse bir kere inanmak lazım.” Diyor ve bunu arka kapağa iliştiriyor. Dışarıdan bakılınca dağ gibi olan aileler vardır, heybetiyle imrenilen, şefkatiyle keşke dedirten ama içten içe çürümüştür, dışarıdan arşa yükselen ağaçlar gibi. Fakat bu ağaçlar ufak bir rüzgârda yıkılıverir birden. Dışarıdan iyi görülen ailenin görünmeyen yerlerinde altında alaz alaz ateşin yandığı kazan kaynıyordur. Kin, haset ve nefret kemiriyordur can damarlarını. Yen içinde kalmıyordur artık ya da yen içinde kalmasın herkes onun ne mal olduğunu görsün diyordur bazıları, herkes birbirini çekiştiriyordur. Kardeş kardeşe küsmüştür. Abi, abla ve fertler arasına dünya girmiştir. Çocukluk yılları dahi özlenmez olmuştur. Belki de o ailelerde acı çocuklukta başlamıştır. Dilerseniz kitabın içine biraz daha girelim. Yazının bundan sonraki kısmında spoiler olduğunu da belirtmiş olayım.
Hikâye Bünyamin, Ersin ve Selda’dan oluşan üç koldan başlar. Üç karakteri sırayla tanırız. TCDD şef garson olan Bünyamin baktığı derginin kapağında “Ayın Kızı Şebnem’i” görür. Gözleridir onu etkileyen, kucağına başını koymak ister. Zihni gözlerini onun çıplak bedenine değil, gözlerine dikkat kesilmesinin emrini verir. O esnada aklına annesi ve karısı Cennet düşer. Karısının onu komşusu Garo’yla aldatma ihtimali içi içini kemirirken, Şebnem zihninin bir kenarında durur. Karlı bir günde Yola çıkar tren Ankara’dan. Trende Bünyamin dışında Şebnem’le bağı olan ve yemekli vagonda Bünyamin’le yolu kesişecek, Şebnem’in fotoğrafını gören iki beden daha vardır.
Selda radyo programcısıdır. Ankara’ya toplantı için gelir ve ailesinin dışladığı Hülya Hala dediği akrabasının kızı Şebnem’in fotoğrafını dergi kapağında görünce beyninden kaynar sular dökülür. Hülya kocası Cahit ile üvey de olsa akraba evliliği yapmıştır ve onu hiç kimse istememiştir. Hatta aile Hülya’yı istenmeyen ilan etmiştir. Mutlu ve mesut yaşamlarına devam ederken Cahit kaza geçirir ve kolunu kaybeder. Kitap bu bölümde birazcık Türk filmine bağlar. Cahit karısını kendisinden soğutmak, uzaklaştırmak ve yalnız kalmak için Hülya’yı döver. Kendisini alkole verir ve çalışmaz. Hülya’ya, siz yolunuza bakın, der. En sonunda Hülya dayanamaz ve kızını alıp gider. İnsanlar gitse de gittiği yerde uzaklaşmak istediği şeyleri görür. “Bütün şehirlerde ucuz inşaat malzemesi ile yapılmış akıl almaz çirkinlikteki apartmanlardan, çağdaş ve modern görünsün istenen ama şehrin geleneksel ticari mantığını sürdüren mağazalardan, büyük şehirlere özenen zavallı kafelerden, sürüyle otomobillerden ve kenar mahallelerde ağır yoksulluktan başka bir şey yoktu. Gittiği her şehirde etkileyici bir yabancılık bulacağını zannederken, kendisinin de istemeden dahil olduğu bir sıradanlık, neredeyse aynılık bulmuştu. Sanki bilmediği bir şehrin sakinleri ile değil, ailesinin alt seviyedeki uzak akrabalarıyla tanışıyor, onlara tahammül ediyordu.”[3] Tanıştığı bir doktorla evlenir. Dedikodular arşa çıkar. Burada doğrunun ne olduğunun önemi kalmaz. Aile içinde Hülya’nın yeni kocasından da boşandığı, aslında onunla evlenmediği, Almanya’ya başka bir erkekle gittiği gibi dedikodular dolaşır fakat aslını kimse bilmez. Hülya arada kendini gösterir. Duruşuyla bak hala güzelim hala kızımla ayakta dimdik duruyorum der. “… Selda annesine dinlemeye devam ediyordu. İnsanlar hakkında konuşmanın çekici bir tarafı vardı, kötülük kurcalandıkça zevk veriyor gibiydi. Kendisi için başkalarını sıkıntıya sokmaktan çekinmeyen, kardeşi hakkında babası da atıp tuttu biraz, illallah demişti, bu ne bencillik böyle?”[4]Şebnem de annesi Hülya gibi güzeldi. Bir cumartesi günü yapılan akraba ziyaretinde Şebnem hayatına girer ve aynı gün çıkar. Büyüklerin kendi aralarına ördükleri kalın, yüksek ve aşılmaz duvarları çocuklar arasına da inşa ediyorlardı. Onlar arasında da böyle bir duvar vardı. Hala kızının onu unuttuğundan emindi. “…oysa Selda hiçbir şeyi ciddiye almadığını sandığı bu uzak hala kızının o karlı Cumartesi’yi de kendisini de çoktan unutmuş olduğundan emindi.”[5] Fakat Şebnem onu unutmamış ve bir ay önce radyoyu aramış, televizyona nasıl çıkabilirim demiş, sonra da şaka şaka deyip telefonu kapatmıştır. Güzelliği ile aklında kalan halasının kızı erkek dergisindeki fotoğrafıyla onda iz bırakmış ve onu geçmişe götürmüştür.
Trendeki sonuncu kahraman Şebnem’in amcasının oğlu, bankacılık yapan Ersin’dir. Ersin mesleğini bırakmak isteyen, hayatından sıkılmış, Şebnem’e âşık olan ve bir şeyleri yarım bıraktığına inanan bir adamdır. Kapaktaki Şebnem’i görünce içinde fırtınalar kopar. Kimi zaman tepeden bakar, kimi zaman onu kınar, kimi zamansa onu yalnız bıraktığı için kendini suçlar ve Şebnem’i düşmüş görür.
Karlı bir günde yola çıkan bu tren yolda kalır ve yemekli vagonda karakterler bir araya gelir. Birbirini tanımayan Ersin ve Selda karşı karşıya oturup konuşurken, garson Bünyamin onlara eşlik eder. Önce havadan sudan konuşurlar sonra Selda’ya gelir muhabbet. Sırlar dökülür ortaya. Bünyamin hamile olan karısının çocuğunun başkasından olma ihtimalini sineye çeker ve benden o çocuk der. Ersin, masada duran ve gözlerinin önünden gitmeyen Şebnem’in fotoğrafını görünce çorbayı döküp elini yakar. Uzun uzun konuşulur. Tren İstanbul’a gelir. Takside Ersin Şebnem’i arayıp bulabiliriz deyince, Selda, onu ezmek için mi? der. Doğru diyebilir Ersin. İnsanlar iyi niyet maskesi takarak, çoğu zaman muhatabının eksikleri ve hataları yüzlerine vurmak için karşısına çıkmıyor muydu? Ersin’in, o zaman unutalım, cümlesine Selda, unutamayız ki ancak unutmuş gibi yapabiliriz, yanıtını verir. Tıpkı aileler içindeki mış gibiler, olmamış, yaşanmamış, yokmuş gibi davranmalar gibi.
Kitapta üç yabancı fotoğrafı görmüş, etkilenmiş, kendisini ve yaşananları sorgulamıştır. Kitapta arzulanan ya da yadırganan Şebnem’in hikayesini serinin ikinci kitabı yeşil peri gecesinde okuyacağız diyerek kitaptan bir alıntıyla noktayı koymuş olalım. “Hayatın tek doğrusu yoktu, hayatım birkaç ya da birçok doğrusu da yoktu, hayatın sayısız doğrusu, sayısız yanlışı vardı, her hayat tekti, benzersizdi.”
Serkan Uslu
[1] Kapak kızı Ayfer Tunç Can Yayınları 10 baskı 2019 İstanbul
[2] Ayfer Tunç, Kapak Kızı, Syf.109
[3] Ayfer Tunç, Kapak Kızı, Syf.129
[4] Ayfer Tunç, Kapak Kızı, Syf.175
[5] Ayfer Tunç, Kapak Kızı, Syf.106
