AĞAÇTAKİ GİZEM Elindeki gazeteye göz gezdiriyordu. Başlığı ilgisini çekmişti. Çocukluğundan beri gazetenin kokusunu içine çeker, sonra okurdu. İlk telefonunu babası gazete kuponlarıyla almıştı. Gazeteyle...
KAPININ ARDINDAKİ GÖZLER
Benim annem, bazı şeyleri anlatırken sesini hafif kısar, sanki kelimelerin içinden biri çıkıp onu duyacakmış gibi temkinli konuşur. O gün de öyleydi, sabah kahvaltıdan sonra bana döndü:
“Oğlum,” dedi, “senin arabayla Türktepe’ye bir uğrayalım. Selma Hanım’ı ziyarete gideceğim.”
Selma teyze… Adını çok duymuştum. Maliyeden yeni emekli olmuş, hiç evlenmemiş, tek başına babasından kalma taş bir evde yaşıyordu. Annemle eskiden maliyede beraber aynı dairede çalıştıklarını hatırlıyorum.
“Tamam,” dedim. “Ben bırakırım seni.” Kahvaltı edildi, giyinip kuşanıldı, yola çıktık.
Antep’in sıcağı yakıyordu. Asfalt dalgalanıyor, arabaya her defasında bindiğimizde sanki fırına giriyorduk. Türktepe, Antep’in en eski mahallelerinden biriydi, yokuşu bol bir tepeye kurulu. Önceden alt sokaklarında Ermeniler, Yahudiler otururdu. Şimdilerde ise yerel halktan insanlar kendi hâlinde işte…
Mahalleye doğru tırmanırken annem suskundu. Gözlüğünü düzeltip bir iki kez derin nefes aldı. Ben radyoda türkü aradım ama nedense o an hiçbir şey dinlemek istemedim. Sokağın başına gelince annem, “Beni şurada indir,” dedi.
“Niye? Eve kadar bırakırım seni işte.”
“Yok yok,” dedi, “şuradan yürürüm. Sen şimdilik git, işimiz uzun sürmez zaten, ararım seni, tamam mı?”
Bir anlam veremedim ama üstelemedim de. Arabayı kenara çektim. Annem torbasını aldı, başörtüsünü düzeltti, dar sokağa doğru yürüdü. Güneş taş duvarlara vurdukça duvarlar bile terliyordu.
Vitesi geriye aldım, sokaktan çıkıyormuş gibi yalandan manevra yaptım. Bir köşeye çekildim. Sonra da aracın içinde biraz oturdum. Sokağın içinden, taş evlerin arasından bir serinlik geliyordu ama o serinlikte bile bir gariplik vardı. Annemin, neden evin önünde inmediğini, niye böyle gizli gizli davrandığını düşünüyordum. Bir süre sonra dayanamadım. Motoru kapatıp indim, gölgeye sığındım. Sokağın sonundaki evi hatırladım: Mavi boyalı, kartal dövmeli kapı, önünde saksılarda fesleğen, duvarlarında sarmaşık. Çocukken bir kere kapısından bakmıştım oranın, içeride taş bir avlu vardı, ortasında da küçük bir tandır. Adımlarımı yavaşlattım, duvarın köşesinden baktım. Annem çoktan içeri girmişti. Evin kapısı kapalıydı. İçeride bir ses yoktu, sadece damlardan uçuşan güvercinlerin kanat sesi duyuluyordu. Bekledim. On beş dakika, yirmi dakika… Derken kapı gıcırdadı. Selma teyze çıktı. Onu hemen tanıdım. Emekli olmadan önce bilgisayarına oturur, oyun arardım, gazoz söylerdi kardeşimle bana. “Dur hele oğlum, bu bilgisayarlarda oyun olmaz,” derdi. İnanmazdım. Şimdi daha zayıf, yüzü daha çizgiliydi ama o dik duruş hâlâ duruyordu. Beni görünce kaşlarını çattı.
“Oğlum,” dedi, “sen ne bekliyorsun burada?”
“Selma teyze ben… annemi bıraktım. Arabayı şuraya çektim.”
“Biliyorum,” dedi, “gördüm seni. Ama bak, ben seni buyur edemem şimdi, kusuruma bakma.”
“Niye ki teyze?”
“Evi gözetleyip duruyorsun,” dedi, sesi sertleşti. “Şimdi git, annenle işimiz bitince gel.”
“Yok teyze,” dedim, gülümsemeye çalışarak. “Sorun değil, burada beklerim.”
“Bekleme oğlum,” dedi, “şimdi olmadı, sonra gel işte.”
“Ben gidersem annem nasıl dönecek? Onu bekleyeyim şurada, iki iş olmasın.”
Kadının yüzü bir anda gerildi.
“El âlem çocuğu ısrarcı olurmuş ha,” dedi alayla ama içinde bir korku da vardı. “Git diyorsam, bil ki bir bildiğim var, a be oğul!”
Anlamadım, hiçbir şey anlamıyordum. Deli gibiydi. Tam konuşacakken evin içinden tuhaf bir ses geldi. Sanki taşın üstünde bir şey sürünüyordu. Hafif, ritmik bir hışırtı. Selma teyze birden sustu, gözleri kapının eşiğine kaydı. Elini havaya kaldırdı. “Kımıldama,” dedi bana, fısıltıyla.
Evin yan tarafındaki taş duvardan bir baş uzandı. Kara, parlak, kalın bir yılan. Güneş ışığı pullarına vurdukça karartılar yeşil yeşil parlıyordu. Yavaşça başını kaldırdı, gözlerimin içine baktı. Tüylerim diken diken oldu. Adım atamadım, sesim çıkmadı. Selma teyze, sanki birine seslenir gibi, alçak sesle konuştu:
“Dur, korkutma oğlanı.”
Yılan, başını geri çekti, taşın arasına süzülüp kayboldu. Nefesimi tuttuğumu fark ettim. Kalbim göğsümde gümbür gümbür atıyordu. Selma teyze ellerini dizlerine vurup derin bir nefes aldı.
“Bak işte, gördün mü oğlum?” dedi, sesi hem titrek hem de tuhaf bir güvenle doluydu.
“Ne bu şimdi?” dedim. “Gerçek mi o? Yani… az önce, bir yılan mıydı o?”
“Ne sandın?” dedi. “Oyuncak mı zannettin? Gerçek tabii.”
Gözleri kıvrılmış sokaklarda, taş duvarlarda dolaştı. “Bunlar buraların sahipleri oğlum. Benim de payıma düşen ikisi.”
Bir kahkaha atmak istedim ama ağzımdan ses çıkmadı. “Payına düşen mi?” dedim.
“He ya. Biri Azazil, diğeri Şahmeran soyundan. Beni korurlar. Erkek görünce kudururlar. Sen de bir saattir burada dikilip duruyorsun, boşuna mı huzursuzlandılar sanıyorsun?”
Yutkundum. “Ama… nasıl yani? Niye seni korusunlar ki? Yılan bu, ne anlar insandan?”
Kadın gözlerini kıstı, sesi yavaşladı.
“Âşıklar işte oğlum, anlasana,” dedi. “Ben onlara alıştım, onlar bana. Artık birbirimizden başka kimsemiz yok.”
Ben ne diyeceğimi bilemedim. Güneşin altında terim sırtımdan aşağı süzülüyordu ama içimden buz gibi bir ürperti geçiyordu. Sokağın ortasında, sessizliğin içinde bir hışırtı daha duyuldu. Selma teyze hafifçe eğildi, sanki bir çocukla konuşur gibi yumuşak sesle fısıldadı:
“Tamam, geçti. Misafir gider şimdi.”
“Yok yok, ben gitmem,” dedim refleksle. “Annem içeride, bekleyeceğim burada.”
Kadın iyice doğrulup bana baktı.
“Sen anlamadın galiba oğlum,” dedi, gözleriyle sokağın başını süzerek. “Onlar seni hissediyor. Erkek kokusuna dayanamazlar. Şimdi sen git, işimiz bitsin gelirsin sokağın başına.”
Ben istemsizce geri adım attım. Kapı aralandı, annem çıktı.
“Yav oğlum!” dedi. “Ben sana burada bekleme demedim mi?”
“Anne, bir dakika,” dedim, hâlâ şaşkın. “Bu evde gerçekten yılan mı yaşıyor?”
Annem bana baktı, sonra Selma’ya döndü. Selma başını öne eğdi, “Gördü artık,” dedi. “Saklamanın anlamı yok.”
Annem elinde tuttuğu dua kitabını Selma teyzeye uzattı.
“Senin merakın da başımıza iş açacak illa,” dedi bana. “Hadi arabanın yanında, bekle.”
“Yok,” dedim, “gitmem.”
Tam o sırada, taş duvarın üstünden bir hareket daha oldu. İkinci yılan başını uzattı. Bu seferkinin pulları daha parlaktı, gözleri cam gibi. Kıvrıla kıvrıla duvarın kenarına geldi, başını kaldırıp bana baktı. İnsan gibi bakıyordu. Nefesim kesildi. Selma teyze ellerini yukarı kaldırdı, dua eder gibi bir hâli vardı.
“Dur, dur,” dedi yine. “O bizim oğlan, misafir.”
Yılan başını sağa sola oynattı, sanki tartıyormuş gibi. Sonra birden duvarın arasına süzülüp kayboldu. Selma teyze bana döndü.
“Bu neyin nesi teyze?” dedim.
Selma teyze hafifçe gülümsedi. “Uzun hikâye oğlum,” dedi. “Babam öldüğünden beri bu ev boş kalmadı. Onlar geldi, yerleşti. Başta ben de korktum. Cincilere, üfürükçülere gittim. Kimisi ‘bunlar senin âşıkların’ dedi, kimisi ‘lanet’ dedi. Ne tüpçüleri koydular kapıya ne sucuları… Ama zamanla öğrendim. Kimseye zararları yok. Peşimde gezip duruyorlar.”
Annem araya girdi. “Sen hâlâ anlatıyorsun Selma,” dedi, “oğlanın aklını karıştırma.”
“Ne var Hatice,” dedi Selma, “duysun. Bu memlekette herkesin bir sırrı var. Benimkini de o duymuş olsun.”
Annem derin bir nefes aldı, başını iki yana salladı.
“Gel oğlum,” dedi bana. “Selma’nın evinde yalnızlık ses yapıyor, biz karışmayalım.”
Bir sessizlik oldu. Güneş duvarın tepesinden çekildi, gölgeler uzadı. Yalnız taşların arasından hâlâ bir hışırtı geliyordu. Selma teyze eğilip yerden bir taş aldı, duvarın dibine koydu.
“Bak,” dedi, “bunlar bazen böyle işaret bırakır. Bilirim, gece dışarı çıkacaklar. Suya gidecekler. Her akşam dönerler. Ben de kapıyı açık bırakırım.”
Annem kısık sesle “Kapat bari kapıyı bu gece,” dedi.
“Kapatmam,” dedi Selma. “Alıştılar. Ben de alıştım. Artık evin içinde nefesleriyle uyuyorum. Onlar varsa huzur var.”
O an ne diyeceğimi bilemedim. Bir yandan tüylerim diken diken, bir yandan içimde garip bir saygı vardı. Belki delilikti bu, belki de Selma teyzenin yalnızlığının başka bir şekliydi. Arabaya bindiğimizde annem suskundu.
“Anne,” dedim, “yılanlar gerçekten…?”
“Elini direksiyona koy,” dedi. “Gidelim oğlum.”
Bir süre sonra arka sokaktan dönerken aynadan baktım. Selma teyze hâlâ kapının önündeydi. Elinde bir su testisi, taş basamakta oturmuş, gözleri sokağın ucunda bir yere dalmıştı. Göz göze geldik sanki. O anda, taş duvarın arkasından bir gölge kıvrıldı. Yine bir hışırtı, sonra sessizlik. Türktepe yokuşları geride kalırken içimden bir ses geçti: Belki de aşk dediğimiz şey, bedenden bedene başka şekle bürünüyordur.
Yılan olur, bekler.
Taş olur, susar.
Kadın olur, inanır.
Sen, anlamadığın hâlde, o inanca saygı duymak zorunda kalırsın.
Eyüp Erhun Köse
