KİMYASI BOZUK HAYAT Ölü doğmuştu sabaha güneş O gün ne yapılması gerekiyorsa hepsini yapmıştı Kan kusup kızılcık şerbeti içmişti Her bir ah çekiş...
KALBİN FAY KIRIKLARI
Yüzüne yağmur damlaları düşüyordu. Tanıdık bir his, diye düşündü. Küçükken balkonda yattıklarında da yüzüne değen yağmur damlalarıyla uyanırdı. Annesi babası bir telaşla yatakları ve çocukları içeri kaçırırlardı. Gözlerini sıkı sıkı kapattı, birazdan babası gelecek, kucaklayıp içeri taşıyacaktı mutlaka… Bekledi. Yağmur şiddetini arttırdı, o da iyice ıslanmaya başladı. Babasının gelmeyeceği bir yaşta olduğunu hatırlayıp gözlerini açtı.
Karanlık ama, şimşeklerin aydınlattığı bir geceye uyanmıştı. “Niye dışarda uyudum ki?.. Yoksa uyurgezer mi oldum?” dedi. Yavaşça kalkmaya çalıştı. İnsanlar koşuşuyordu. Belli bir yöne doğru değil de her yöne, bilinçsizce… Şimşek çakınca etrafını daha net gördü. Bütün binalar yıkılmış, yerle bir olmuştu. Kendi de o yıkıntılardan birinde uyanmıştı. İçini büyük bir acı kapladı. Ayağa kalkmaya çalıştı. Üstünde sadece bir havlu vardı. Koltuk altlarından itibaren vücudunu sarmış, havlunun bir köşesini, sardığı kenarın altına sıkıştırmıştı. Banyodan yeni çıkmıştı sanki. Kalkarken havlusu kaydı, memeleri açığa çıktı. Bir eliyle aceleyle kapattı, diğer eliyle havlusunu yere düşmeden yakaladı. Hemen çöktü, yeniden örttü kendini. Hiç kimse ona bakmamıştı, rahatladı. “Kimse görmemiştir inşallah.” dedi. Biraz sonra yürümeye çalıştı. Ayakları çıplaktı. Vıcık vıcık çamura bastı. Havlusu yine düştü, yine aceleyle kapattı kendini. Utanarak baktı insanlara. Kimse ilgilenmiyordu. Omuzlarının ve kollarının üşüdüğünü fark etti. Titremeye başladı. Titrerken ağlıyor ve inliyordu da…
-Hişt hişt… Uyan.
Eşinin dürtmesiyle uyandı.
– Hı?.. N’oluyor?
– Rüya gördün, ağlıyordun.
Gözlerini açtı, yatağındaydı. Üstünde en sevdiği pijaması vardı.
-Oh, çok şükür rüyaymış… Kolum dışarda kalınca üşümüşüm.
-Sorunlarınla yatıyorsun, onlar da rüyayla karşına çıkıyor, dedi.
-Allah Allah… Neden acaba?
Adam sustu, arkasını döndü.
Daha geçen hafta, otuz yıllık evliliklerinin yıldönümüydü ve o zamana kadar yaşanmış en büyük kavgalarını etmişlerdi. Adam gözlerini ayıra ayıra, “Mezarım senin mezarından ayrı olsun, seni ölünce bile yanımda istemiyom!” diye bağırmıştı.
Kadını için için yiyip bitiren, “Niye ki? Madem bu kadar kötü bir kadınım benimle niye evli ki boşasaydı, n’olacaktı ki… Ölmemizi ve ayrı mezarlara gömülmemizi bekleyeceğine yaşarken ayrılırdık… Bu sözleri de duymazdım.” diye düşünüyordu. Çocuklarının babasına, otuz yıllık hayat yoldaşına bu sözler yakışmış mıydı şimdi?
*****
O sabah erken kalktılar. Kızları, en çok istediği hayaline kavuşmuştu. Japonya’ya gidecekti. Evde hüzün ve gurur karışımı bir duygu vardı. Kız önce İstanbul’a, oradan da Tokyo’ya uçacaktı. Küçüklüğünden beri Japon teknolojisine, Japon çizgi filmlerine hayrandı. Ve şimdi de o ülkeden iş teklifi almıştı. Seve isteye, adeta uça uça kabul etmişti.
Birlikte havaalanına gittiler. Geçen hafta da oğullarını yolcu etmişlerdi.
Ayrılma saati geldiğinde sarılıp öptü, kokladı kızını.
-Anne koklayıp içine alacaksın nerdeyse…
-Alırım tabii bir daha ne zaman görecem seni…
Babası da kızını alnından öptü veda ederken. Oğullarını da Özbekistan’a uğurlamışlardı. İki çocuklarının da talihleri yurt dışından açılmıştı.
Son defa el sallayıp, hiç konuşmadan arabaya döndüler.
O büyük kavgaları da geçen haftaki geri dönüş yolunda başlamıştı:
– Ellerin çocukları işe girer, sonra evlenir. Bizim çocuklar, okul bitince de yurt dışına çıkıyor.
– Biz temellerini attık, binanın üstü onların, kendileri bilir.
– Ne bilecekler… Ne zaman ev bark alacak bunlar?.. Bu yaşlar geri gelmez.
– Hayaller Senn Nehri, gerçekler Asi kalsın, öyle mi?
– Bizde o da yoktu.
– 21. Yüzyıl bizimkine benzemiyor. Kabul edecez, başka çare yok. Çocuklar küresel olmak zorunda. İş nerede olursa oraya gidecekler. Japonya olur, Amerika olur, Türk cumhuriyetleri olur, Dubai olur, Avustralya, Afrika…
– Ben anlamam. Hadi oğlan gitti, o da kardeş ülkeye gitti tamam da kızın başka ülkede işi yok.
– Neden? Çok sevdiğin, özlediğin için mi, kız olduğu için mi?
– Kız olduğu için… Gidecekse de ancak evlenir, gider…
– Yok yaa… Ne farkın kaldı kızlarını okutmayan babalardan?
– Aynı şey mi? Ben okuttum kızımı.
– Okudu, evinde otursun çocuklarına baksın. Gitmesin bir yere diye mi okuttun?
– Kültürlü, eğitimli bir anne olur işte.
-Önce kocasının, sonra erkek çocuklarının hayallerine destek olur. Kızını da kocası için yetiştirir. Öyle mi?
– Ne var bunda? Sen de öyle yapmadın mı?
– Maalesef… Ben bir gün işime döneceğim sanarak, yedi yıl bekledim, onca senem boşa geçti. Sonra da işe dönemedim zaten. Aynı şeyi kızım da mı yaşasın? Bu mudur senin baba olarak kızına vereceğin imkân?..
– İhtiyacın mı var? Ne istedin de alamadın, neyin hasretini çekiyorsun?
– Kariyerimden dolayı saygı görmeye ihtiyacım var. Beni dinleyen, ağzımdan ne çıkacak diye bekleyen meraklı dinleyicilere ihtiyacım var. Birkaç tane sonradan görme, ukala beyinsizin beni yok sayması karşısında, arkamda duracak güçlü dostlara ihtiyacım var…
– Evlendiğine pişmansın yani.
-Yoo… Ben evlendiğime pişman değilim. Sağlıklıyız, hayırlı evlatlarımız var, yokluk çekmiyoruz, kocamın içkisi kumarı yok, evine ailesine bağlı… Daha ne olsun… Sadece takdir etmeyi, teşekkür etmeyi, hatası karşısında özür dilemeyi bilmiyor o kadar. Bu evlilikte pişman olan sensin. Okumuş kadınla evlenmekten pişmansın. Bir türlü benim hayat görüşümü yıkıp geçemedin.
-Evet, ben pişmanım. Seninle evlendiğime pişmanım. Ne zaman eve gelsem, seni görsem bu pişmanlığım devam ediyor. Keşke ölsen de kurtulsam.
– Ölmemi niye bekliyorsun ki… Direkt ayrılalım, herkes yoluna gitsin…
– Hee… Bu yaştan sonra bir de sana nafaka mı verecem?
– Zamanında mesleğimi bırakmasaydım ne iyi olurdu de mi? Ama evet… Evlerden birkaçını, nafakayı vereceksin, ölmemi beklemeyeceksin işte… Bir de bu zamana kadar edindiğin mal varlığını paylaşmak iyi olacak.
– Allahsıız!
-Ben mi?.. Bu zamana kadarki emeklerimi, fedakârlıklarımı hiçe sayıp ölmemi isteyen sensin, ben mi Allahsız oluyorum? Ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu? Karşında otuz yıllık karın var.
– Karım marım değilsin benim…Sus da haddini bil.
Yol boyu bağırmalar devam etmiş, evde de bitmemişti.
Bugün de derin sessizlik içinde o günü hatırlıyorlardı. İkisinin de paylaşmadığı kozları vardı. Kadının boğazı yırtılır gibi ağrıyordu. Söylenmemiş sözleri birikmiş, onu boğmaya başlamıştı bile. Camı açtı. Serin hava yüzüne çarpınca gözleri yaşardı. Dışardan bakan herhangi biri, çocuklarını uzak memleketlere gönderen annenin gözyaşları olduğunu düşünürdü.
Sessizliği yine adam bozdu:
-Ağla ağla… Önce kızı gönder tee cehennemin dibine sonra ağla…
– Kızım, dünyanın teknolojisine yön veren ülkeye, en iyi programların, yazılımların merkezine gitti. Cehennemin dibine değil.
– Al da başına çal kızını… İyi yetiştirememişsin ki anaya babaya karşı gelip çekti gitti.
– Ne diyorsun sen be?.. Nasıl yetiştirememişim. Dünyanın en iyi üniversitelerinden birine gitti. Gurur duy kızınla…
– Anası ney de kızı ne olacak…
– Pişman olacağın şeyler söyleme…
– Yeter, yeter bıktım senden. Ölsen kurtulsam… Mezarın da benimkiyle yan yana olmiicek… Bunu da bil…
– Dikkate alırım bu isteğini merak etme. Seni saray bahçelerine gömerim… Üstüne türbe de yaptırırım. Mutlu mesut çürürsün orada…
– Senin yanında olmasın da her yere razıyım.
– Tamam. Mezarcılarına söylerim. Allah yıkamalı, kefenlemeli, cenaze nasip etsin de… Bir çukur buluruz ne de olsa…
– Bilmem işte…
****
Yağmur damlaları yüzüne art arda değince sıçradı. Gözlerini açtı. Karanlık bir geceye uyanmıştı. Bir uğultu vardı kulağında. Etrafta koşuşan insanlar… Yerinden kalkmadan önce bir eliyle üstünü yokladı. Vücudunu örten bir havlu vardı sadece. Kalkmaya çalışırken havlu kaydı. Üstü açılmasın diye panikle, havluya yeniden sarındı. Dikkatlice kalktı, yıkıntıların üstünde durup koşuşan insanlara baktı. Çocukları neredeydi acaba, kendi evi de yıkılmış mıydı, niye ikidir dışarda uyanıyordu… Yine üşümeye başladı. Soğuktan titriyor, ağlıyor, inliyordu.
– Hişt hişt… Uyan.
– Hı?..
– Ağlıyorsun da… Yine rüya mı gördün?
– Ayy… Çok şükür rüyaymış… Gerçek gibiydi. Çıplaktım, üstümde sadece havlu vardı, o da ikide bir düşüyordu. Deprem de olmuş… Ay korkunçtu. Hayırdır inşallah…
– …
– İnsanın kalbinde fay kırıkları oldukça, deprem rüyası kaçınılmaz oluyor. E… Artçımız yanımızda yatıyor ne de olsa… ölünce mezarı ayrı yerde olacaksa da…
-…
Midesi bulandı. Ağır sinir harplerinden sonra olduğu gibi… Kalktı, banyoya koştu. Lavaboda elini yüzünü yıkarken ani mide kramplarına da dayanmaya çalışıyordu. Bir ara başını kaldırıp aynaya baktı. Kocasının asık suratlı yansımasını gördü. Adam birden kadının saçlarına asıldı, bileğine doladı başını lavaboya çarptı. Kadın boş bulunmuştu ama beklediği bir saldırıydı. Geriye doğru, adamın karnına bir tekme indirdi.
Adam, elindeki saç tutamıyla birlikte, koridora doğru yuvarlandı. Kadın kapıyı kilitledi. Canı yanan adam, kallavi bir küfür savurdu. Kadın aynı hızla cevap verdi:
-Karın marın değilsem neyinim? Ne istiyorsun benden?
Aynaya baktı. Alnında büyük bir morluk vardı, dişi kırılmış, dudağı patlamıştı. Gözünün beyazına kan oturmuştu. En çok da saç dipleri zonkluyordu. Elini saçlı deriye, korka korka değdirdi. Bir tutam saç, kökünden sökülmüştü.
-Ellerin kopsun be adam! Ellerin kopsun!..
Ağrılarından kurtulmanın bir yolu vardı. Duşu açtı, soğuk suyun altına girdi.
-Zatürreden gebereyim de kurtul benden!
Buz gibi suyu hissetmedi bile.
Başının zonklaması kısmen geçti, banyodan çıktı. Havluya büründü. Koltuk altından itibaren sardı kendini, bir köşesini göğüs hizasında sıkıştırdı. Saçlarını da başka bir havluya sardı. Üşüyüp üşümediğini anlayacak durumda değildi. Salona doğru yürüdü. Baktı başı ağrıyacak, bir ağrı kesici içti. Bu arada havlusu düştü. “Ah rüyamdaki gibi…” dedi. Hemen toparlandı. Kocası da olsa, hiç kimseye, böyle görünmek istemezdi.
Kızının odasına geçti, dolaplarına baktı. Kendine uygun bir kıyafet yoktu. Bordo renkli, üstü sim işlemeli bir kadife eşofman buldu. Önce, kızının kokusunu duymaya çalıştı. Derin derin kokladı. İçi burularak giydi. Tekrar salona geçti, bir koltuğa attı kendini.
Bulabildiği yastıkları üst üste yığdı, başını dayadı. Ayaklarını karnına çekti, bir cenin gibi kıvrıldı. Gözlerini kapatmadan önce saate baktı. Dördü çeyrek geçiyordu.
Çok geçmeden yattığı koltuk sallanmaya başladı. Gözlerini açmaya çalıştı, masanın üstünde ne varsa yere düşüyordu. Duvarlar art arda çatlıyor, yarılıyordu. Kalkıp yatak odasına koşmak, kocasını uyandırmak istedi. Ayağa kalkamadı, yere yuvarlandı. Yere düşer düşmez duvar, koltuğun üstüne yıkıldı. Düştüğü yerde, halının üstünde, alt katların yıkıldığını hissediyor, bütün çatırtıları duyuyordu.
-Sefaaa!! Sefa uyan deprem oluyor! Sefaaa!
Gücünün yettiği en son sesle bağırıyordu ama o gürültünün, derin uğultunun içinde sesini kendi de duyamıyordu.
Duvar, vitrin, çatı… art arda yıkıldı. Kadın, koltukla masa arasında, küçücük bir alanda kalmıştı…
-Allahım… Allahım… Allahım…
Saatler gibi gelen sarsıntıdan sonra yüzüne yağmur damlaları düşerken açtı gözlerini. Karanlık bir geceydi. Arada şimşekler çakıyor, etrafını öyle görebiliyordu. Kızının ve oğlunun evde olmadığını hatırlayınca sevindi. Şimdi kocasını aramalıydı.
Olduğu yerden, açıklığa doğru emekledi.
Yatak odasının olduğunu tahmin ettiği yere doğru gitmeye çalıştı. Hiçbir şeyi tanıyamıyordu.
-Sefa… Sefa… Geldim. Beni duyuyor musun? Sefa… Ses ver. Çaresizce, elleriyle bir şeyler kaldırmaya çalıştı. Yatak odasının fırlayıp dışarı fışkıran perdesini buldu. O perdeden içeri doğru uzandı. El yordamıyla, bulduğu şeyleri çekip çekip atıyordu. Yatağın battaniyesine ulaştı. “Eğer, kendini yere attıysa kurtulmuştur.” diye düşünüyordu.
Birden minicik bir umutla karşılaştı. Yumuşak bir tene dokundu. Dikkatlice baktı, bu bir eldi. Kolundaki saatten tanıdı, kocasının eliydi.
-Buldum, buldum seni. Dayan, çıkaracağım. Elini buldum, sabret…
Kendi elleriyle, elin olduğu yeri kazımaya, temizlemeye çalıştı. Kola doğru yer açabiliyordu. Fakat bir noktadan sonrasını kazamadı. Etrafına bakındı:
-Yardım edin, imdat! Kocamı buldum, çıkaramıyorum, yardım edin lütfen!
Çağrısına kimse cevap vermiyordu. Herkes kendi yakınını arıyordu, çaresizce çırpınıyorlardı. Kocasının elini biraz daha açığa çıkarmaya çalıştı. Elleriyle, ellerinin yetmediği yerde ayaklarıyla itmeye, kaldırmaya çalışıyordu ağır mobilya parçalarını, beton blokları…
Biraz sonra el, omuzdan kopmuş bir kol olarak kadının kucağına düştü.
Kadın bir çığlık attı…Herkes durdu, dünya durdu, kâinat durdu… Sadece yağmur devam ediyordu.
Nurcan Ören
