SENDE BAŞLIYOR Akşam oluyor, sende başlıyor bir sabah Pencerende ışık ve yaz. Eski filmler, eski aşklar ve bir masa Yorgunsun, öyle yorgun ki ta...
BİR ROMAN KAHRAMANININ PALTOSU
Gece yarısını çoktan geçmişti. Gölgelik Köyü civarındaki sınır hattında rüzgâr, kuru otları birbirine sürtüyor, karanlık sessizliği ince ince hışırdatıyordu. Aziz, karısı Meryem ve küçük kızları Lina’yla birlikte ağır adımlarla yürüyordu. Üçü de nefeslerini içlerine gömmeye çabalıyor gibiydi. Çünkü gecenin içinde en küçük bir ses bile yakalanmalarına sebep olabilirdi.
Lina korkudan, annesinin eteklerine sıkıca tutunuyordu. Sanki dünyadaki bütün kötülüklerden o eteğin altında korunabileceğine inanıyordu. Aziz, sürekli arkasına dönüp bakıyor, Meryem ise elini kızının boynuna dolayarak onu kendine çekiyordu. Kadının eteğinden çıkan en ufak hışırtıda bile üçü birden ürkekleşiyor, adımlarını yavaşlatıyordu.
Geceyi özellikle beklemişlerdi. Karanlığın onları saklayacağını düşünmüşlerdi. Bir umutla sınırı geçebileceklerine inanmışlardı.
Aziz’in ayağındaki eski püskü ayakkabılar, yürüdükçe toprağa gömülüyor, yorgun bedenini taşımakta zorlanıyordu. Ayakkabıları bile sahibinin kaderine üzülüyor gibiydi. Lina, elindeki küçük çantayı sıkıca tutuyor, ne olduğunu anlamaya çalışarak etrafına bakıyordu. Meryem’in ise korkundan dudakları titriyordu.
Tam sınıra yaklaşmışlardı ki uzaktan gelen sert bir ses geceyi yardı. Ardından ışıklar, üzerlerine tutuldu. Güvenlik görevlileri onları fark etmişti.
Aziz, bir an olduğu yerde kaldı. Sanki bütün yorgunluğu aynı anda omuzlarına çökmüştü.
Görevliler yaklaşırken Aziz’in yıpranmış siyah paltosu rüzgârda hafifçe sallanıyordu. İç cebinden çıkarılan eski bir fotoğrafta Meryem’le Lina el ele gülümsüyordu. Fotoğrafın kenarları aşınmıştı; belli ki uzun zamandır cepte taşınıyordu. Aynı cebinde yarım kalmış bir tütün tabakasıyla eski bir muhtar çakmağı vardı. Sağ dış cebinden yaylı bir çakı çıktı. Yanındaki çuvaldaysa birkaç neçek, kumaş elbise, biraz ekmek ve bir poşet tütün bulunuyordu.
Aziz başını kaldırmadan konuşmaya başladı:
“Gece boyunca eşim Meryem’le içimizde yüreğimizi sıkıştıran gri bir korku vardı. Rüzgâr da sanki o kokuyu taşıyor, durmadan hışırdıyordu. Yağmurun hafiften ıslattığı toprağın kokusu geliyordu. Yürürken ellerimiz, ayaklarımız titriyordu. Uzaktan düdük ve köpek sesleri duyuluyordu. Karanlık hepsini içine alıyordu. Eşyalarımızı paltomun altına gizleyip sınıra doğru yürüdük. Ama tam yaklaşmışken bizi gördünüz.”
Aziz konuşurken Meryem başını hafifçe öne eğerek onu onaylıyordu. Lina hâlâ annesinin eteğine tutunuyordu.
Kalabalığın içindeki adamlardan birinin sesi çatallandı. Kelimeler ağzında ağır ağır döküldü:
“İnsan yine de memleketini bırakmak istemez,” dedi. “Ben olsam kalır, sonuna kadar savaşırdım galiba.”
Orada bulunan başka biri ise duyulur bir sesle:
“Ben bu aileyi tanıyorum. Aziz savaşta iki kardeşini, iki oğlunu kaybetti. Ama sonunda karısıyla kızını koruyabilmek için gitmeye karar verdi.”
Bir başkası da karanlığa bakarak Aziz’in omzuna dokunuyor gibi mırıldandı:
“Kimse kimsenin derdini bilmez. Konuşmak kolaydır. Ne yaşandığını bir Allah bilir, bir de yaşayan.”
Aziz susuyordu artık. Sadece kızının başına dokunuyordu. Görevlilerden biri onun paltosuna uzun uzun baktı.
“Bir roman kahramanının paltosuna benziyor,” dedi.
Palto hâlâ sıcaktı. Hafifçe ekmek kokuyordu. Aziz ve ailesi, yağlı boyası birbirine karışmış bir ressam tablosu gibi gecenin ortasında durmuştu. Yorgun, dağılmış ve sessiz…
Kanunlara göre suçluydular.
Ama o gece gökyüzü bile sessizdi. İnce bir rüzgâr toprağın üstünde dolaşıyor, sanki bütün sınırın üzerine derin bir hüzün bırakıyordu.
Abdulkadir Taş
