SENDE BAŞLIYOR Akşam oluyor, sende başlıyor bir sabah Pencerende ışık ve yaz. Eski filmler, eski aşklar ve bir masa Yorgunsun, öyle yorgun ki ta...
İSTASYONDA KALAN GECE
Seksenli yılların sonu… Üniversite yılları… O tarihlerde okullar tatil olduğu zaman pek çok kez Doğu Ekspresiyle memlekete gider gelirdim. Bu yıl da dönem boyunca uğraşılan derslerin sınavları sona ermiş; birkaç haftalığına Erzurum’dan memlekete gitmek için hazırlığımı yapmıştım.
Öğlene doğru Erzurum–Kars–Ankara hattındaki Doğu Ekspresi olanca hızıyla Erzurum’a yaklaşırken ben de gar büfesinde yol azığı için haşlanmış yumurta, bir kuru soğan, bir paket üçgen peynir ve somun ekmeği, biraz da çerez almıştım.
Seksenli yıllar, dizel trenlerin saltanatının yeni başladığı yıllardı… O zamanlar trenlerde yolcular altı kişilik kompartımanlarda karşılıklı oturarak yolculuk ederlerdi. Yolculuğu benzersiz kılan bir özellik de yolcuların karşılıklı ve yüz yüze deri koltuklarda oturmalarıydı.
Tren Erzurum’dan kalktığından yolcu vagonları pek kalabalık olmazdı. Erzurum’un o dondurucu soğuklarını geride bırakıp beyaz bir krallığın içinden ilerliyorduk. Pencereden kalınlığı birkaç metreyi bulan karın ovadaki şekillenişini seyrederken her şey bir masal tadındaydı. Doğu Ekspresi, soğuk havada 10 saat süren yolculuk boyunca en güzel manzaraları gözler önüne seriyordu.
Tren, demir raylar üzerinden salına salına akıp giderken tünellere dalar, dağları aşar ve bizi muhteşem kanyon ve manzaralarla baş başa bırakırdı. Raylardan gelen o sarsıntılı sesle ben de kendi âlemime dalardım.
Tren yolculuklarında yanıma birkaç gazete, dergi veya sürükleyici klasik roman bulundurursam değmeyin keyfime. Son zamanlarda bunlara bir de küçük bir radyo eklendi. Radyoda kısa dalga kanallarını arar, güzel vakit geçirmeye çalışırdım.
Bu tür yolculukları bazen arkadaş gruplarıyla da yapardık. Bunlar tren yolculuklarını seven hemşeri grupları olurdu. Ben yine de trende yalnız seyahat etmeyi tercih ederdim.
Yol uzun olduğundan yolcular arasında sohbet gittikçe koyulaşır ve yolculuk keyifli bir hâl alırdı.
İlerleyen saatlerde yemek zamanı geldiğinde yolluklar açılmaya başlar. Yolcular kompartıman masalarını açıp üzerinde yol azıklarını yemeye başladılar. Genellikle kuru köfte, onun dışında haşlanmış yumurta ve çeşit çeşit börekler, poğaçalar…
Ben de otogarda almış olduğum yol azığımı çıkarıp yemeğe başladım. Kompartıman yolcuları birbirlerine yiyeceklerini ikram ederken ben de çerezlerden ikram ettim. Yemekten sonra bir gevşeme oluyor. Trenin penceresinden bakıyorum; uçsuz bucaksız karın altında dağların, vadilerin ve akarsuların görüntüsü… Manzaranın etkisi, trenin hafif sarsıntısı ve içerinin sıcaklığı kelimenin tam anlamıyla uykumuzu getiriyor.
Tren, demir rayların üzerinden kıvrıla kıvrıla devam ediyor yoluna; kimi zaman küçük bir köy istasyonunda, kimi zaman büyük kasabalarda yolcu indirip bindirerek varmaya çalışıyordu son istasyona.
Tren yolculuğu oldukça keyifli geçmişti. Akşam hava karardığında Sivas’ın Çetinkaya İstasyonu’na varmıştık. Burada bekleyip Sivas yönünden gelip Malatya yönüne gidecek olan trene binecektim.
Çetinkaya İstasyonu, 1936 yılında inşa edilerek hizmete girmiş tarihî bir yapı olup ilçeden yaklaşık iki kilometre kadar uzaklıktadır. İstasyon bizim zamanımızda yerin ve göğün küstüğü bir mekân iken şimdilerde turistlerin ilgi odağı olmuş, diyorlar.
Trenden inince önce keskin, buz gibi bir hava ile karşılaştım. Elimdeki valizle bekleme salonuna doğru hızlı hızlı yürüdüm. Üzerinde “Bekleme Salonu” yazan küçük bir salona girip valizi bir kenara bıraktım.
Bekleme salonunun içerisi pek de sıcak değildi. İçeride boğucu bir hava ortalığı kaplamış ve ter kokuyordu. Birkaç yolcu banklarda büzüşmüş uyuyordu. Gözlerim sobayı arıyor, sobaya usulca sokularak durumunu kontrol ediyorum. İçinde sönmeye yüz tutmuş köz bulunan sobanın metalik yüzü ise hemen hemen soğumak üzereydi.
“Bu kadar insan bu soğukta böyle kalamaz; birazdan görevli memur gelip sobaya bir şeyler atar.” diye içimden geçiriyordum ki tren geldikçe rahatsız edilmiş bir suratla ortaya çıkan istasyon memuru işi biter bitmez çıkıp gitti.
Birazdan gelip sobaya bir şeyler atar fikrine şimdi şüphe ile bakmaya başladım. En iyisi kasaba yolu üzerindeki bir kahvehaneye gidip ısınmak; bu arada çay içmek, belki ben dönünceye kadar buradaki yolcuların ısrarı ile bu soba da yanmış olurdu. Tren henüz kalkmamıştı. İnenlerin ve yeni binenlerin telaşı hâlâ sürüyordu. Derken trenin o kendine özgü gurbet kokusu… Her şeyi arkada bırakarak hareket etti. Bir süre sonra tren karanlığın içindeki büyülü yoluna projektörünü yaka yaka giderken Çetinkaya İstasyonu da yalnızlığına ve ıssızlığına geri döndü.
Bekleme salonuna yeniden döndüm. İçerisi hem sıcak değildi hem de oturacak bir yer yoktu. Çula çaputa bürünmüş şişman bir kadın kötü kötü öksürüyor, bir başka yolcu horuldayarak uyuyordu.
Bir süre sonra dışarı çıkıp bir sigara yaktım. Garın önünde bir süre volta attım. Dışarısı yağan karlarla buz tutmuştu. İstasyonun ilerisindeki çeşmenin küçük havuzu buz tutmuştu. İstasyondan kasabaya doğru giden yokuşlu yolun ilerisinde bir kahvehane olduğunu duymuştum. En iyisi oraya gidip beklemekti. Zaten tren 5–6 saatten önce gelmezdi. Cılız sokak lambalarının aydınlattığı karanlık yolun ilerisinde bir kahvehanenin ışığı görünüyordu. Toprak yol, yağan karlarla diz boyu kar olmuştu.
Kahvehaneye vardığımda içerisi camlardaki buzdan mı yoksa içerideki dumandan mı pek seçilemiyordu. İçeri girdiğimde sigara dumanı adeta bir sis tabakası gibi sarmıştı her yanı. Kasabada herkes sanki oradaydı. Kendime ancak kapı kenarında tahta bir sandalyede yer bulup oturdum. Tahta sandalye hiç rahat olmasa da sanki koltukta oturuyor hissi veriyordu. İlk işim soba ile aramızdaki mesafenin beni tatmin edip etmeyeceğini düşünmek oldu. Sobanın etrafına tünemiş insanlara hasetle bakıyordum.
Burası da tipik bir Anadolu kahvehanesiydi. Konuşmalar, bağrışmalar, çekişmeler, koşuşmalar hep aynıydı. Bütün kahvehanelerde olduğu gibi burada da çeşitli oyunlar oynanıyordu. Adlarını çoğu zaman duyduğum ama bir türlü öğrenemediğim bu oyunlar Anadolu insanının vakit geçirme, eğlenme meşgalesiydi.
Bazen böyle ıssız bir yerde bir kahvehanenin olmaması burayı kim bilir nasıl sıkıcı yapardı. Hadi ben gelgeç bir yolcuydum; bugün varım, yarın yokum. Burada yaşayan bunca insan kim bilir nasıl sıkıntıya düşerlerdi. Böyle bir yerde ancak iki insan yüzü görüyorlardı.
Buralara sadece eğlence yeri demek de yanlış olacaktı; aynı zamanda bir iş merkeziydi. Hani ticaretin koyusu buralarda yapılırdı. Çaycı, nice el kol hareketlerimden sonra çay istediğimi anlıyor. Birazdan süzgeçsiz bir çay masama bırakıyor. Benimle aynı masada oturan iki kişinin konuşmalarından kasabaya yabancı olduklarını anlıyorum. Muhtemelen Sivas’tan gelecek treni bekliyorlardı. “Schap Lorenz” marka televizyon başköşede harıl harıl çalışıyordu.
Bu tür durumlarda cebimdeki not defterimi çıkarıp notlar alırım. Duvarda büyük resimli bir halı asılıydı; üzerinde Napolyon dönemini andıran kadın ve erkek figürleri vardı. Gece yarısına doğru kahvehanenin müşterileri çoktan dağılıp gitmişti. Kahvehaneci bize:
— Gençler, artık kapatıyoruz, uyarısı üzerine biz de tekrar çaresiz istasyon garına geri döndük.
Yolcunun içinde bulunduğu ya da bulunabileceği bu zor durumlardan olsa gerek; Peygamber Efendimiz (s.a.v.), yolcunun duasını kesinlikle kabul olunan üç duadan biri olarak tarif eder. Dini ne olursa olsun zulme uğrayan mazlumun duası gibi, babanın evladına duası gibi yolcunun duası da Allah (c.c.) katında makbuldür, buyuruyor. Bu yüzden yolcunun duasını almaya çalışmalı, bedduasından da kaçınmalıyız.
Saat sabahın beşi… Yaklaşık on saattir bekliyoruz. Tren hâlâ gelmemişti ve dışarısı buz gibi, eksi bilmem kaçlarda. Bekleme salonunun içerisi hâlâ soğuk ve oturacak yer yoktu. Mecburen gecenin karanlığında Sivas’tan gelecek treni bekliyorduk. Başka da yapabileceğim bir şey yoktu.
Hatıra defterimde yer alan bu istasyona 30-40 yıldan bu tarafa yolum düşmedi. Şimdilerde bu istasyona gelsem tanıyabilir miyim bilmiyorum.
Remzi Kokargül
